KEMALİZM
(Suna Kili'nin Devrim Tarihi
adlı kitabından alıntıdır.)
Kemalizm'de eylem ve düşün
iç içedir; birbirinin destekleyicisi ve tamamlayıcısıdır. Atatürk Devrim modelinde
"birlik" "otorite" ve "eşitlik" sorunları, özellikle
altı ilke'de düşünsel yönünü bulmuştur. Kuşkusuz ulusal kimlik sorununun
çözümü, ulus oluşturulması, ulus varlığının pekiştirilmesi ve
"birlik" saklanması için zorunluydu "Otorite" sorununun çözümü
ise devletin varlığı ve güçlülüğü için gerekliydi. "Eşitlik de
çağdaşlaşma ve yurttaşlık durumunun sağlam ve sağlıklı bir temele oturması
için çok önemli bir koşuldu.
Atatürk Devrim modeli'nin
yeterli bir değerlendirmesi onun temel döşün kaynağı olan bu altı ilkenin
incelenmesine bağlıdır.
Atatürk Devrim modeli'nin
uygulama aşamaları olan "birlik", "otorite" ve "eşitlik"
ite Atatürk ilkeleri arasında sıkı bîr bağlantı ve ilişki vardır. Bu ilkeler her
aşamanın nedenini oluşturmuş; o aşamaların uygulama sürecinde oluşmasına,
güçlenmesine olanak sağlamıştır.
Atatürk Devrim modeli'nde
aşamalarla ilkeler arasındaki bağlantıyı hangi ilkelerin hangi aşama doğrultusunda
kullanıldığı, hangi ilkenin hangi "aşama"ya yardımcı olduğu konusunda
vardığımız sonuçlan küçük bir çizemle aşağıda belirtiyoruz.
Birlik Otorite Eşitlik
Ulusçuluk Cumhuriyetçilik
Cumhuriyetçilik
Halkçılık Ulusçuluk
Ulusçuluk
Laiklik Laiklik Halkçılık
Devletçilik Devletçilik
Laiklik Devrimcilik
Görüldüğü gibi altı ilke
Atatürk Devrim modelinin "birlik", "otorite", "eşitlik"
sağlama; devleti güçlü, toplumu çağdaş düzeye ulaştırıp muttu Kılma
amaçlarına yöneliktir.
a) CUMHURİYETÇİLİK
Kemalizm siyasal yönelim
biçimi olarak "Cumhuriyet"i benimsemiştir. Türkiye için yasal olarak
tanıdığı tek
yönetim biçimi Cumhuriyettir.
Siyasal "Otorite" bu yönetim biçiminde oluşturulacak, yasallığını ulusun
kayıtsız, koşulsuz egemenliğinden, bu egemenliği uygulayabilmesinden alacaktır.
Siyasal otorite kaynağını, gücünü ulusta, halkta arayacaktır. Daha Cumhuriyet ilan
edilmeden, 13 Ağustos 1923'te, Atatürk'ün bu doğrultuda söylediği sözler anlamlı
dır: "Yeni Türkiye
Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişteki yönetim ise bir kişi
devleti, kişilerin devleti biçimindedir.”
Cumhuriyet "eşitlik"
doğrultusunda değişimi de sağlamıştır. Cumhuriyet, siyasal yönetim biçiminin
uluslaşması, halklaşmasıdır. Öyleyse gereken Cumhuriyettir. Bu yönetim biçiminin
daha çağdaş bir yapıya kavuşması us'u, bilimi ilke edinen laik düzenin kurulması
ile olanaklıdır. Laiklik doğrultusundaki devrimin atılımları, özellikte 1924
Anayasasının 1928 yılında laikleştirilmesi Cumhuriyet'in çağdaş özelliğe
kavuşmasını sağlamıştır. Siyasal "otorite" tümüyle laikleşmiştir
Cumhuriyetçilik devlet
yaşamında, yönetim, bu yönelimin işleyişinde Türk ulusunun istencinin egemen
kılınmasıdır. Günü ve geleceği için karar verme, yazgısını belirleme ve saptama
hakkı ulusundur. Ulusun, devletin, toplumun yönetimi sınıfların, ailelerin toplumsal
grupların eline, tekeline bırakılamaz. Ulusun tüm bireyleri yönetime etken olarak
katılmalıdırlar. Toplum, içme kapanık, olayların, karar oluşturma, karar verme
sürecinin dışında kapalı toplum olarak bırakılamaz, bırakılmamalıdır. Toplum
açık ve katılan
toplum olmalıdır.
Kemalizmde cumhuriyetçilik
anlayışı sıraladığımız bu yönleriyle ulusçu, demokratik, özgürlükçü,
çoğulculuğa açık bir ilkedir, Atatürk Devrim modelinde 'otorite" cumhuriyetçi,
laik ve ulusçudur. Laik, ulusçu ve eşitliğe yönelik özellikleriyle cumhuriyetçilik
Atatürk Devrim modeli'nde "otorite"nin oluşturduğu temel nitelikleri içerir
ve yansıtır.
Türk Devrim sürecinde 29 Ekim
1923'ün, Cumhuriyetin kuruluşunun özel bir yeri ve anlamı vardır.
1 Kasım 1922de Saltanat
kaldırılmış, 29 Ekim 1923 de Cumhuriyet ilan olunmuştur. Saltanatın kaldırılması
yüz yıllık yönetim biçiminin, kişisel istenç geleneğinin yasal olarak sona
erdirilişi; Cumhuriyetin ilanı da yeni yönetim ulusal istence oturtma düşüncesinin
yasallaştırılmasıdır
Anadolu ulusal eyleminin, 19
Mayıs 1919'la başlayıp gelişme süreci, bu süreç içindeki örgütleşme
evresi,kongreler, ulusal meclis dönemleri ve bu dönemlerdeki uygula ma hep ulusal
istence yönelik, ulusal istenç doğrultusunda gelişmiş ulusal istenç kişisel istence
yeğ tutulmuştur.Ana dolu, eylemini, kurtuluş savaşımının gücü, etkinliği ve
sürekliliği de eylemin ulusallığından, ulusal istence dayatılmasından
kaynaklanmıştır. Ulusal eylemin, başından açıkça söylenmemesine karşın
amaçlanan, ağları düşünce ve örgüt yapısı, oluşturulan yeni ve çağdaş Türk
devletidir. Ama bundan toplumun tümü, ulusal yönetici kadrosu içindeki öncülerin pek
çoğu habersizdir Anadolu ulusal eylemi adına yayınlanan bildirilerde, konuşmalarda
ülkenin düşmandan kurtarılmasında "padişahın kurtarılması" da
öngörülmektedir. bilen, gidilecek yolun, benimsenecek, uygulanacak yönetim biçiminin,
düzenin ne olacağını ayrıntılarıyla belirleyen sal eylemin önderi Mustafa Kemal ve
birkaç yakınıdır. Fakat ulusal önder yapılacakları, uygulamayacak düşünceleri
"ulusal bir giz" olarak kafasında ve de yaşatmakta, saklı tutmakta, günü
zamanı geldikçe, koşullar elverdikçe açıklamaktadır. Gerçi çağdaş gelişme
sürecini bilenlerin, olayları uygulamayı yorumlayabilenlerin nereye, nasıl bir
yönetime yönelindiğini anlamaları, sezmeleri için önbilici olmalarına gerek yoktur.
"Ulusal istenci egemen kılma"nın başka anlamı olmamak gerekir. Bu, oyuna,
ulusal istence dayalı bir yönetim biçiminin, "Cumhuriyetin ad söylenmeyen
tanımıdır. Ama çoğu kişiler ulusal savaşın saltanatın da, halifeliğin de
kurtulacağına, yaşayacağına, yaşatılacağına inanmaktadır. Olsa olsa bir padişah
değişikliği, bunun doğal sonucu bir hafife değişikliği söz konusu olabilir,
sezisidir.
Osmanlı dönemi
anlayışında, "padişah", "halife" yerleşik bir düşünce,
değişmez bir "buyurganlık" kaildir. Toplum padişahlarının görevden
alınmasına, düşürülmesine, şehzadelerin, sadrazamların öldürülmesine
alışkındır Bunlar "padişahsal" yönetimin olağan geçişleri, olayları
görülmektedir. Sürekli olan "padişahlık" ve "halifelik'”tir.
Osmanlı toplumu "hanedan değişikliği" ne de alışkın değildir.
Bu gelenek ve alışkanlık
içinde ulusal eylem başlatılmış, sürdürülmüş, İstanbul'daki padişaha,
halifeye, onun hükümetine karşın Ankara'da ulusal bir Meclis açılmış, o Meclisin
başkanı seçilmiş, hükümeti kurulmuştur. Bu, gerçekte yeni bir devletin, yeni bir
yönetimin ve düzenin başlangıcıdır.
1 Kasım 1922de Saltanat da
kaldırılmıştı:. Ortada sadece Osmanlı hanedanından gelen bir "halife"
vardır. Ve çatışma bu noktada hızlanmış, ulusal Meclis'te, padişahçı, hilafetçi
kesim ve onların destekçisi İstanbul'un çoğu basın organları devlet başkanlığı
sorununu ortaya atarak, artık belirginleşen, "Cumhuriyet" olgusunu
önleyebilmenin çabasına koyulmuştur. Ulusal Meclis’in, Meclis başkanının ve
hükümetin üstünde halife'nin kişiliğinde yeni bir güç, yüce bir kat yaratmak
islenmektedir.
Mustafa Kemal bu ortam içinde
28 Ekim 1923 gecesi "Arkadaşlar yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" diyerek
sorunu temelden çözmek istemiştir.
Balkan savaşları, onu izleyen
1. Dünya Savaşı Osmanlı imparatorluğu'nu devlet olarak yenik düşürmüştür.
Yabancılara ayrıcalıklar tanıyan kapitülasyonlar, dış borçlar devleti güçsüz,
yabancılar karşısında boynu bükük, devlet olmanın gereğini yapamaz duruma
getirmiştir. Türk toplumu yerleşik, güçlü bir devlet geleneğine karşın Batı'daki
çağdaş gelişme karşısında yönetenlerin ve toplumsal güçlerin bu gelişmeye
ters düşen direnişleri, umursamazlıkları nedeniyle geleneksel toplum düzeyindedir.
Devletin adı "hasta adam"a çıkmıştır. İmparatorluğun gerileme dönemiyle
birlikte başlayan yenileşme çabaları yüzeyselliğin, biçimşefliğin ötesinde
köklü bîr değişime yönelememiştir. Ve konu, sömürgeci devletlerin Anadolu'yu da
aralarında paylaşarak devleti tarih sahnesinden silme bahtsızlığına gelip
dayanmış, bunu belgeleyen Sevr'i imparatorluğun yöneticileri kabullenmişlerdir. Buna
karşı çıkan güç Anadolu ulusal eylemini başlatan, bu eylemi örgütleyen, halkın
gücünü eyleme, dirence, savaşıma iten, ulusal önder Mustafa Kemal’dir. Bu, Türk
devrimi için hem bir uğur, hem de bir kara yazgıdır. Uğurdur; ulusal savaşım
başarı ite sonuçlanırsa devrimin, önderin önü açılacak, çağdaşlaşma süreci
hızlandırılacak, köklü değişmeye yönelik devrim başlatılacaktır. Kara
yazgıdır; Ulusal savaşımdan yenik çıkılırsa, ülke parçalanacak, paylaşılacak;
Türk toplumu ne kadar süreceği bilinmez bir kara yaşamın içine düşecektir. Ama
devrimciler için orta yol yoktur ve bunu Mustafa Kemal "ya bağımsızlık, ya
ölüm" tümcesiyle simgeleştirmiştir.
Bağımsızlık kavramı hem
devletin, hem toplumun, hem de kişinin bağımsızlığım içerir. Bunun içindeki
yönetim biçimi, halkın istencini egemen kılan, halk egemenliğini öngören
"Cumhuriyet"tir.
Mustafa Kemal, bir
"padişah", bir "halife" özlemcisi değildi. Yeni bir hanedanlığın
başlatıcısı da olmak istememiştir. Mustafa Kemal, siyasal tarihi iyi bilen,
çağdaş gelişmeyi iyi yorumlayan bir önderdi. Onun için "cumhuriyet"
demiştir. Cumhuriyet. Türk Devrimi'nin en güçlü ve en yol açıcı ilk büyük
adımıdır. Bugünün Türkiye'sinde çoğulcu demokratik düzenin uygulanması, bu
uygulama içinde zaman zaman ortaya çıkan açmazlara, direnmelere karşın
gelişmenin, çağdaşlaşmanın durdurulamaması, toplumun dinamizmi yeni Türk
Devletinin "cumhuriyet" temeli üzerine oturtulmasından kaynaklanmaktadır.
b) ULUSÇULUK
80. yüzyılın başında
Türkiye'de ulusçuluk kavramı henüz bir yenilikti. Onun tüm toplum katlarınca
benimsenmesi Atatürk Devrimi'nin bir başarısıdır."
Ulusçuluk anlayışı
geleneksel Türk toplumunun "ümmet" olarak yaşama inancın» reddeder ve
çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan "ulus" ve "yurttaş"
olarak yaşama gereğini ve gerçeğini benimser. Atatürk "ulus" olarak
yaşamanın, çağdaş topluma dönüşmenin en önemli ve zorunlu bir gereği olduğunu
bitiyordu. Bu koruyu söylev ve demeçlerinde birkaç kere işlemiştir. Örneğin.
Bursa'da öğretmenlere 27 Ekim 1922'de yaptığı konuşmada bu konuya değinmiş ve
Türklerin ancak Ulusa) Savaşım döneminde bir ulus olarak yaşamaya başladıklarına
işaret etmiştir.
Çocuklarımıza ve
gençlerimize uygulayacağıma öğretimin giz'i ne olursa olsun, onları:
1 Ulusuna,
2 Türkiye devletine,
3 Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve araçlarla silahlandıracağız.
Özgürlüğünü ve
bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı
yoktur. Bu uğurda savaş gerekir.
Açıkça söyleyelim ki biz
üç buçuk yıl öncesine değin topluluk halinde (ulusal bağları olmayan rastgele,
başka iğreti bağlarla bir araya gelivermiş olan bir topluluk halinde yaşıyorduk.
Bizi istedikleri gün' yönetiyorlardı. Dünya biz temsilcimiz ve yöneticimiz olanlara
göre tanıyor ve değerlendiriyordu. Üç buçuk yıldır, ulus olarak yaşıyoruz.
Ordularımızın kazandığı
utku eğilin ordularımızın utku suna yer açtı. yol hazırladı. Gerçek utkuyu siz
kazanacak siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuş kum yok
Sarsılmaz, bir imanla ban ve bütün arkadaşlarımız sizi gözeteceğiz, sizin
karşılaştığınız bütün engelleri kıra cağız.™
Osmanlı imparatorluğu'nda
iktidarın kaynağı halk değildi. Atatürk, Osmanlı imparatorluğu'nun dinsel
yapısının "ümmetçilik”in ve bunları yaşatan düşünce ve kurumlarının
yerlerine ulusun varlığını, ulusal istenç ve ulusal egemenlik ilkelerini koyarken
çağdaş. laik, demokratik bir toplum; dönüşmemizin temellerini atmış oluyordu.
Kemalizm'de "birlik"
ulusal devletle sağlanmış ve ulusçuluk bu birliği pekiştiren en önemli öğe olarak
görülmüştür. Ulusçuluk, ulusun tüm bireyleriyle amaçta, ülküde yazgıda,
inançta, dilde, ekinde ulusal kimlik bilincine var ması, "ben Türküm"
diyebilmenin; tasada, kıvançta, olanakların dağılımında birleşebilmenin
mutluluğuna ulaşması; ülke ve ulus bütünlüğü için, devletin ve ulusun geleceği
için birlikte çalışma, eyleme geçebilme erdemini, özverisin göstermesi; yönetimde,
ekonomide, siyasada, ekinde bağımsızlık doğrultusunda gelişmeye, çağdaşlaşmaya
katkıda bulunmasıdır.
Ulusçuluk, ulusal devlet
kurma, ulusal bir siyasa gütme çağdaşlaşmanın temelidir. Batı ülkeleri de
çağdaşlaşma çabalarında, geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçerken
uluslaşma, ulusal devlet kurma çabasına girişmişlerdir. Ulusçuluk akımının Batı
tarihindeki evrimi, orada da bu akımın çağdaşlaşma çabalarıyla koşut bir düzeyde
başlayıp geliştiğini göstermektedir. Batı'da ulusçuluk, bilinen olgulardan,
engellerden kurtularak, bîr gelişme süreci izlemiştir.
Ortaçağda Batı'nın
özellikle siyasal, ekinsel, toplumsal, ekonomik yapısı ulusçuluk akımının
doğmasına uygun olmayan nitelikler taşıyordu. Batı toplumunda dini birliği vardr,
eğitim ve ekin birliği ise, kilisenin tekelinde bulunduğu için, kilise taralından
sağlanıyordu; fakat geleneksel kavram ve öğelerden oluşmuştu. Siyasal yapı
parçalanmış, küçük bölgelerde egemenliklerini sürdüren beyliklerden, feodal
düzenden oluşmuştur. Ekonomik yapı ise, bu feodal sistemin doğal sonucu olarak
toprağa bağlı, içe dönük, kapalı ekonomi türünün öğelerine sahipti.
Siyasal, ekonomik, toplumsal ve
ekinsel açıdan feodal yapının sürdüğü bu dönemde ulusçuluk anlayışı yoktur.
Birbirinden ayrı yaşayan, ayrıcalıktan ağır basan toplulukta" vardır. Din
konusunda birlik, feodal sistemi destekleyen, yararını ve çıkarını geleneksel
düzeninin sürdürülmesinde gören dinsel örgüt, kilise tarafından sağlanmaktadır.
Halk siyasal bilince kavuşmamış, geleneksel kurum, kavram ve değer yargılarına
bağlıdır. Kiliseye, dine. feodal bey'e bağlılık, halkın çevresiyle kurabildiği
ilişkilerin temelini oluşturmaktadır.
Parçalı, küçük
egemenliklere, beyliklere sahip feodal bir düzende din, hukuk, eğitim ve ekin alanında,
bir ölçüde kilise taralından sağlanabilen ve geleneksel kavram ve kurumlardan
oluşan bir birlik... İşte, Ortaçağ'ın Batı'sı budur... Sonraki çağların
"Doğu'sunu andıran din dogmatizmine, feodaliteye, kapalı ekonomiye bağlı geri
kalmış bir Batı!... Batı'da ilk uyanış bu dönemin sonlarında başlamıştır. Bu
uyanış ulusçuluk akımının başlangıcı, ulusal birliğe yönetişin belirtisidir.
Feodal beyler ve kilise, toplum içinde yerlerini güçlendirmek isteyen ticaret
burjuvazisine, merke zileşmeyi, merkezi güç yaratmayı amaçlayan güçlü krallara
karşıdırlar. Ticaret burjuvazisi sistemin merkezileşmesi, güçlü kraterin
egemenliklerinin yaygınlaşması ve bundan doğacak birlik içinde daha rahat çalışma,
daha iyi ticaret yapma, daha çok kazanma fırsatı bulacaktır Bu amaçla güçlenmek
isteyen kralları desteklemektedir. Kralların da bu desteğe gereksinmeleri vardır.
Fakat krallar güçlendikçe, birlik sağlandıkça, kilise ve soyluların durumu
zayıflayacak, toplumda etkinlikleri azalacaktır. Krallarla kilise arasında çatışma
bundan doğmuştur. Merkezi birliğin doğmasını amaçlayan krallar, kendilerine bağlı
bir ordu ve bürokrasiyi kurmayı, bunları yetiştirecek eğitim kurumlarını açmayı
zorunlu görmüştür.
Batı'da ulusal devletin
kurulduğu bu donemde burjuva için önemli olan yönetim biçiminin niteliği değil,
kendilerine daha büyük olanaklar sağlayacak oları ekonomik düzendir. Bu nedenle de o
dönemde burjuva krallarla işbirliğine girmiş, "saltçılık"ın destekçisi
olmuştur. Bu desteğin amacı, düşman saydığı kilise ve soyluların gücünü
zayıflatmaktır.
Saltçı krallar döneminde,
ulusal devletin ilk yerleşme ve gelişme süreci içinde ulusal duygu, ulus'a değil,
kral'a olan bağlılıkla Ölçülmüş, "her şey kral için" yapılmıştır.
Ulusçuluğun Batı'da bir fikir, bir anlayış, bir inanç olarak tanımlanması ve
benimsenmesi Fransız Devrimi'nden sonra başlar. Ancak bu dönemde de ulusçuluk ulusal
devletin, toplumun tüm bireylerince benimsenen bir anlayış olmaktan uzaktır. Daha çok
toplumda etkinliği o!an, ekonomik, toplumsal, siyasal haklardan geniş ölçüde
yararlanan kesimlerin anlayışı olmuştur. Henüz "kitle ulusçuluğu",
ulusçuluğun kitleler tarafından da benimsenmesi dönemine ulaşmamıştır. Çünkü bu
donemde Batıda kitleler hâlâ siyasal katılmadan uzaktır, ekonomik haklara, toplumsal
güvenceye kavuşmamıştır; eğitimden genellikle yoksundur. Büyük kitle 19. yüzyıl
içinde sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamında, siyasal bilinçlenme
aşamasına ulaşmış, haklarım arama. özgürlüklerini isteme bilincine varmıştır.
Ulusçuluk akımı Türkiye'yi
olduğu kadar özellikte gelişmekte olan tüm ülkeleri de ilgilendiren bir konudur;
Çağdaş ulusçuluğun, çağdaşlaşma eylemlerine koşul bir gelişme eğilimi
gösterdiği de binmektedir.
Çağdaşlaşma,
bağımsızlığını sağlamış toplumların başlatıp geliştirdiği bir süreçtir.
Ulusçuluk akanının ilk amacı sömürge durumuna düşen ya da sömürüleri toplumlar!
bağımsızlığa yöneltmek, ülkelerin bağımsızlığını sağlamaktır. Çağdaş
toplumlar, bağımsızlıklarını koruyan tüm olanaklara çağdaşlaşmayı
gerçekleştirerek kavuştukları için, ulusçuluk akımı çağdaşlaşma özlemini
içermekte ve onu gerçekleştirme doğrultusunda gelişmektedir. Çağdaş ulusçuluk
anlayışı, tüm ulusun ve bireylerinin mutluluğunu sağlamak; devletin, toplumun,
bireyin bağımsızlığını gerçekleştirecek önlemleri atmak ister. Bunun için
çağdaş ulusçuluk ilericidir, devrimcidir, durağanlığı reddeder.
Atatürk ulusçuluğu Türkiye
Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk toplumunu
çağdaşlaştırmayı amaç edinmiştir. Bu ulusçuluk öbür devletlerin
bağımsızlığına saygı gösteren bu ulusçuluktur, irredentist değildir.
Atatürk ulusçuluğu her türlü yayılmacılığa karşıdır. Atatürk ulusçuluğu
herhangi bir kişi, hanedan, kurum ve sınıf egemenliğine karşı olmakla kendine özgü
halkçılık anlayışını da yansıtır. Atatürk ulusçuluğu aynı zamanda laik bir
ulusçuluktur. Türk yurttaşlığının yüksek değeri üzerinde durur. Atatürk
ulusçuluğu yurttaşının Türklüğünü, anasoycu açıdan değil, Türk ulusunun
ulusal ülkü ve amaçlarına bağlılığıyla Türk devletinin ülkesi ve ulusuyla
bölünmez bütünlüğünü savunmasıyla ve Türk toplumunun çağdaşlaşma çabasını
benimsemesiyle ölçer. Bu bakımdan bir yabancı yazarın dediği gibi Atatürk
ulusçuluğu ayırıcı değil, birleştiricidir. bütünleştiricidir; çağrı olumlu ve
sağlıklıdır
Atatürk ulusçuluğu ilerici,
usçu ve olgul (pozitif) bilimdir. Türklerin ulusal birlik ve beraberlik içinde
çalışmalara çaba göstermeleri koşuluyla ülkeyi en ileri bir düzeye getirecek
yeteneklere sahip oldukları inancındadır.
Atatürk ulusçuluğu kapalı
bir toplum anlayışını reddeder ve gerektiği durumlarda başka ülkelerin
deneyimlerinden de yararlanmayı önerir. Ancak, bütün bu yararlanmanın Türkiye
bağımsız kararının sonucu olması üstünde durur, Ulusçuluk çağdaş olabilmenin,
çağdaşlaşmaya yön ve vazgeçilmez aşamasıdır.
Ulusçuluk girişimlerinin
çağdaşlaşma eylemleri ile yakın ilişkileri vardır. Doğal olarak burada ele alınan
ulusçuluk saldırgan, yayılmacı emeller güden ulusçuluk değil güven verici,
yaratıcı ve ulusal devlet kurma olanaklarına kesin katkılarda bulunan ulusçuluktur.
Şöyle ki çağdaş ulusal devletin ortaya çıkmasıyla siyasanın, bazı kesin ve
belirgin gereklerini yerine getirme zorunluluğu doğmuştur Bir toplum eğer çağdaş
bir devlet olarak yaşamak istiyorsa, onun si yasal kurumları ve çalışmaları bu
gereklere uymak zorundadır. Tarihsel imparatorlukların, kabilelerin ve toplulukların
güttükleri siyasa yerini etken bir ulusal devlet olma olanaklarını yaratacak siyasaya
bırakmak zorundadır.Çağdaşlaşma, biçimsel yönden, ulusal devlet durumuna gelen
toplumların gerçekten ulusal devlet durumuna dönüşmeleridir. Çağdaşlaşma süreci
özellikle, bazı kamu düzenini koruma olanaklarına sahip olmayı belirli toplumsal
işlerin gereklerini yapmak için o ülkenin kaynaklarını devinime geçirmeyi, etken
olarak uluslararası üstlenmelere girişmeyi ve bunları yerine getirme yeteneklerini
geliştirmeyi gerektirir. Çağdaşlaşmış olmanın ölçütü ilk önce bîr ulusal
devletin temel yapısını oluşturan belirli kamu kuruluşlarının kurulmuş bulunması,
ikinci olarak da siyasal yaşamda ulusçuluk olayının bilinçli ve denetli nitelikte
belirmiş olmasıdır. Demek oluyor ki gelişme, çağdaşlaşma devlet kurumları
çerçevesi içinde ulusçu bir siyasanın güdülmesidir. Hemen önemle belirtilmesi
gerekir ki ulusçuluk çağdaşlaşmanın gerekli, fakat yeterli olmaktan uzak bir
koşuludur Gelişme, dağınık ve örgütlenmemiş ulusçuluk duygularının yurttaşlık
bilincine ve duygusuna dönüşmesini, aynı zamanda yurttaştık emel, özlem ve
isteklerinin izlencelerde yer almasını ve gerçekleşmesini sağlayacak devlet
kurumlarının yaratılmasını gerektirir. Özetle denilebilir ki, çağdaşlaşmak
gerçekten bir ulusal devlet kurmak ve onu geliştirmektir."
Atatürk Devrim
atılımlarının geniş çerçevesi içinde Atatürk ulusçuluğunu incelersek Türk
ulusal devletini kurma ve geliştirme sürecinde, yukarıda öne sürülen, tüm
çalışma ve çabalara girişildiğini gözlemleyebiliriz. Atatürk ulusçuluğu ülkenin
tüm çağdaşlaşmasına yönelmiş bir ulusçuluktur. Atatürk Türkiye'sinde ülkede
"birlik"in çağdaş bir öğe olan ulusçuluk etrafında sağlanması
doğrultusunda ve ulusa!, ulusçu bir siyasa güdülerek çağdaşlaşmayı
gerçekleştirme konusunda olağanüstü bir çaba gösterilmiştir.
Çağdaşlaştırıcı ulusçuluk Atatürk Devrimî'nin odağı olmuş; devrim
modeli'nin özellikle "birlik" ve "eşitlik" doğrultusundaki
aşamalarında en önemli itici ve düşünsel gücünü oluşturmuştur
"Otorite"nin kaynağı, yasallığı ulus'a, halk'a dayatılmıştır.
Atatürk ulusçuluğu başka
uluslara saygı duyar, dünyadaki ulusal kurtuluş eylemlerini dış siyasasında
destekler. Ulusal sınırlar içinde yaşayan ve Türk ulusunun, Türk ülkesinin
bütünlüğü, bugünü, yarını için yazgı birliğinde olan helkesi Türk sayar.
Ulusu sayar. Ulusu dinsel, mezhepsel, budunsal ayrılıklara, bölünmelere itecek her
davranışın, her eylemin, her düşüncenin karşısında yer alır. Bu bütünlüğü
sağlayıcı siyasal, ekinsel; yönetsel, ekonomik, toplumsal tüm önlemlerin
alınmasını, ayrılıklara neden olacak, ayrıcalıklar yaratacak geleneksel, dinsel,
mezhepsel, toplumcul, ekonomik engelleri, birikimleri ortadan kaldırmayı öngörür.
Atatürk ulusçuluğu toplumsal, siyasal, ekinsel içeriği yanında ekonomik içeriği de
olan bir ilkedir. Ulusun, devletin yeraltı, yerüstü varlıklarının işletilmesinde,
sanayinin kurulup geliştirilmesinde, iç ve dış ticarette ulusallığı öngörür ve
bu doğrultuda çalışılmasını, karar alınmasını, eyleme geçirilmesini ister.
Atatürk ulusçuluğu,
çağdaş ve çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluktur. Çağdaş ulusçuluk, çağdaş
toplum anlayışı. çağdaş toplumda yaşayan bireylerin ortak inancıdır. Çağdaş
ulusçuluk laik, ulusal, ilerici bir eğitimin yaygın olduğu bir toplumda gelişir.
Çağdaş ulusçuluk, laik bir
toplum düzeninde toplumun bütün kesimlerinin, özellikle halk kitlesinin siyasal
yaşama, yönetime katılmasını, yaratılan ekonomik değerden payını almasını,
siyasal, toplumsal, ekinsel, ekonomik yaşamda etken olmasını ister. Bir toplumun
yapısı, bir devletin yönelim biçimi, bir ekonomik sistemin işleyişi toplumun büyük
kitlesine, halk kitlesine sağladığı haklar, olanaklar, özgürlükler, fırsatlar ve
etkenlikler oranında güç kazanır ve toplumunun bireyleri, büyük kitlesi devletine,
toplumuna, yönelim biçimine, ekonomik sistemine sahip çıkar; onu savunur. Yoksa
halkın, büyük kitlenin bunlardan yoksun olduğu toplumlarda, tüm olanakları ellerinde
bulunduran azınlıktaki üst toplum katlarının varlığı fazla bir anlam taşımaz.
Azınlığın sahip çıktığı, savunduğu sistemler halkın, kitlenin yararına isteyen
sistemler değil, azınlığa haklar, olanaklar sağlayan sistemlerdir.
Bunun için de halkın,
kitlenin desteğinden yoksun kalmış ve yıkılmışlardır. Kurtuluş, bağımsızlık
savaştan, hep bu azınlığın tekelindeki sistemlerin yöneticilerine ve bunla rın
işbirliği halinde bulundukları yayılmacı, elkoyucu güçlere karşı verilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı'ndan
yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun başta gelen yöneticilerinin ve özellikle
Osmanlı hanedanının son temsilcilerinin yayılmacı güçlerle iş birliğine girmesine
karşılık, Mustafa Kemal'in önderliğinde Anadolu halkının başlattığı
bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı aynı zamanda ulusal Türk devletinin kuruluşunun
da savaşıdır. Savaş tüm "mazlum uluslar"a örnek olacak bir başarı ile
sona ermiş, fakat biçimsel bağımsız devlet olma çağdaş ulusal devlet olmaya
yetmediği için. ulusçuluğun bütün gerekleriyle Türk toplumun ortak inancı, ülkü
ve ilkesi haline getirilmesi amacıyla devrim atılımları başlatılmıştır.
Atatürk'ün ulusçuluk
anlayışında devlet tam bağımsızdır. Devletin ülkesi, doğal kaynakları,
varlığı, bireyleri sömürülmemelidir. Bu anlayış her türlü sömürüye
karşıdır. Atatürk ulusçuluğu dine saygılıdır; ancak toplum ve devleti dinin
tekelinde bırakmaz. "Ümmetçilik"e karşıdır: çağdaş, laik bir
ulusçuluktur. Atatürk ulusçuluğu devleti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün
sayar. Bu ulusçuluk toplumun her kesiminde, kişisinde ulusal kimlik bilincini canlı,
geçerli bir inanç olarak yaratmak ve yaşatmak ister. Çağdaş ulusçuluk toplumsal ve
ekonomik sorunlarının aşıldığı halkın gelirden, devletin olanaklarından daha adil
ölçüler içinde payını aldığı oranda güç kazanır. Çağdaş ulusçuluk
yalnızca siyasal ve ekinsel değil, toplumsal ve ekonomik içeriği olan bir
ulusçuluktur. Ulusçuluk ilkesi, öbür Atatürk ilkele rinde de belirgin olduğu gibi.
dogmatik ve gizemci (mistik) değildir; gerçekçidir, usçudur.
Geleneksel toplumdan çağdaş
topluma geçişte ulusal ekine yönelik temel bir aşamadır. Mustafa Kemal böyle bir
aşamanın önemini daha Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında şu sözlerle dile
getirmiştir.
Şimdiye kadar sürüp gelen
okuma ve yetiştirme yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenler
den biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal yetiştirme programından söz
açarken, eski çağdaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan
yabancı düşüncelerden, Doğu'dan ve Batı'dan aşırma bütün etkilerden büsbütün
uzak, ulusal ve tarihsel doğamıza uygun bir ekini öne sürmüş oluyorum. Çünkü
Türk yönetiminin gerçek gelişmesi ancak böyle bir ekinle sağlanabilecektir. Rastgele
bir yabancı ekini kabullenmek şimdiye kadar uygulanıp duran yabancı ekinlerin
yıkıcı sonuçlarını yinelemekten başka işe yaramaz. Ekinin, bu düşünce ekininin
verimi, ekildiği yerin elverişliliği ile orantılıdır. Bu yer de milletin öz
yapısıdır. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken; onlara, varlıkları,
hakları, birlikleri ile zıtlaşan bütün yabancı öğelerle savaşma gerekliliği ve
ulusal inanları bütün coşkunluğu ile her zıt düşünceye karşı şiddetle
savunma zorunluluğu aşılanmış olmalıdır. Yeni kuşağın bütün iç dün yasında
bu duyuşların, bu davranışların sürdürülmesi büyük önem taşır. Bilmez,
tükenmez korkunç bir savaş halinde belirip duran uluslar yaşamının felsefesi,
bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu duyuşları, bu davranışlar)
bütün yeğinliği ile şart koşmaktadır."
Çağdaşlaşma çabasına
girişmiş her yeni devlet, kendine özgü siyasal ekini getirir ve bunu geliştirmeye
çalışır. Aynı zamanda her yeni devlet, siyasal toplumsallaştırma yoluyla bu ekinin
tüm toplum "katlarınca benimsenmesi için çaba gösterir. Türk dil devrimi, yeni
tarih anlayışı ulusal Türk devletinin yeni siyasal ekininin benimsenmesi yolunda
gerçekleştirilen önemli atılımlardır. Bunun yanı sıra 1932'de kurulan
Halkevlerinin de yeni siyasal ekinin benimsenmesi ve yaygınlaşması konusunda önemli
çalışmaları olmuştur. Ulusal bilinçlenme örgütlenmiş çabalarla daha
yaygınlaşır, daha güçlenir. Bu doğrultuda Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve
Halkevlerinin önemli katkıları olmuştur.
Atatürk ulusçuluğu
birleştirici ve bütünleştiricidir. Bağnaz bir ulusçuluk değildir. Ulusal devlet
kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir ulusçuluktur. Ulus gerçeğine bağlı, ulusal
kimlik bilincini geliştiren, yayılmacılığı ve "ümmetçilik"i reddeden,
laik bir ulusçuluktur. Bu nedenlerle Atatürk ulusçuluğu köktenci (radikal)dir.
Genelde dinsel bir kökene oturtulmuş Arap ulusçuluğu ise geleneksellik özellikleri
taşır. Kemalizmle toplumsal birliği sağlamada temel işlev ulusçuluk ilkesinde, bu
doğrultudaki devrim atılımlarında dır. Kitleleri eyleme geçirmede, ulusal birliği
sağlamada ulusçuluk ilkesinden yararlanılmıştır. Mısır'da Nasır deneyiminin
açıkça ortaya koyduğu, Libya ve İran örneklerinde şimdilerde gözlemlediğimiz gibi
laik bir ulusçuluk anlayışı o ülkelere özgü ekinsel. tarihsel, yapısal nedenlerle
toplumsal etken durumunda değildir. Oralarda toplumsal devingenlik ve birlik dinsel,
İslamcı bir ulusçulukla sağlanmaktadır.
Kemalizm'de yayılmacılığa
karşıtlık temel görüştür. Kemalizm ne Doğu. ne Batı, ne de herhangi bir ulus
düşmanlığına dayanmıştır. Bağımsızlığı savunan, özde ve amaçta
barışçı, kişi ve ulus onuruna dayalı, ulusal kurtuluş hareketlerine yol gösterici,
insancıl bir ideolojidir
Sıgmund.
çağdaşlaştırıcı ulusçuluğun amaçtaki şöyle sıralamaktadır: Ulusal
bağımsızlık, hızlı ekonomik kalkınma, ulusal devletin yaratılması, bu devletin
yönetim biçiminin halkçı bir kimliğe dayatılması ve uluslararası ilişkilerde
yansızlık. Bu sıralamalar arasında çoğulcu demokrasiye
yer verilmemiştir. Genelde,
Avrupa ve Kuzey Amerika'da var olan anayasa kuramları ve uygulamalarının fazla
önemsenmediği gözlemlenebilir. Gelişmekte olan ülkeler de devlet ve toplum ite ilgili
düşünceler bütününe çağdaşlaştırıcı ulusçuluk demek yerinde olur,
Türk ulusuna, Türk devletine,
yeniliğe bağlılık; değişikliğe açıklık; ulusal birliğin sağlanması;
kısacası, çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluk Atatürk Devrim atılımlarının
çıkış noktasını oluşturmuştur.
"Bu devlet nasıl
kurtulur?" sorusuna Atatürk Devrim eyleminin yanıtı "ulusal sınırlar
içinde, ulusal çağdaşlaştırıcı bir siyasa gütmekle", olmuştur. Atatürk
Devrim eylemi ulusçudur, çağdaşlaştırıcıdır. Atatürk "Dünya Devrim"i
ile değil, kendi ulusal devrimiyle ilgilenmiştir. Ulusal bir siyasa gütmenin, bir
öfkenin varlığını korumada en önemli etkenlerden biri olduğu inanç ve
görüşünü Atatürk şu sözlerle dile getirmiştir:
Baylar, dış siyasanın en
çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış
siyasanın, iç örgütle ve ülküsü başka başka ve birbirleriyle bağdaşamayan
topluluktan tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü kuskusuz temelsiz ve
çürük olur. Bu durumda dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir
devletin, özettikle iç örgütü ulusal olmaktan uzak olduğu gibi, siyasal yöntemi de
ulu saf olamaz. Buna göre Osmanlı Devleti'nin siyasası ulusal değil, ancak, kişisel
bulanık ve kararsız idi.
Değişik ulusları ortak ve
genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarım eşit haklar ve
koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak. parlak ve çekici bir siyasal
görüştür, ama aldatıcıdır. Danası, hiç bir sınır tanımayarak dünyadaki
bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu,
yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar
ile ortaya koyduğu bir gerçektir.
İslamcılık ve Turancılık
siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte
rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir
dünya devleti kurma tutkularının sonuçlar da tarihte yazılıdır. "Baskıncı ve
yağmacı" olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel
duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve lam eşitlik içinde
birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kentline özgü
koşutları vardır.
Bizim aydınlık ve
uygulanabilir gördüğümüz siyasal
yöntem, "ulusal
siyasa"dır. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve
duyunçlarda yerleştirdiği gerçekler karşısında ,düşçü almak kadar büyük
yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, us'un, mantığın dediği böyledir.
Ulusumuzun güçlü, mutlu ve
sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için devletin bütünü ile ulusal bir siyasa
gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve daya lı olması gereklidir.
Ulusal siyasa demekte anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınıflarımız içinde her
şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun
gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak
istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının
uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir" Ulusal
kimlik bilincinin yaygınlaşması girişiminde kitle iletişim araçlarından, eğitim
kurumlarından, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halkevlerinin çatışmalarından;
özettikle ekin alanındaki devrim atılımlarından yararlanılmıştır. Bu çabalarda
ulusal kimlik bilincinin pekiştirilmesine ulusal güven ve gururun çoğalmasına
yönelik bir ulusçuluk benimsenmiştir. Çağdaşlaşmanın yükü, sorumluluğu dış
yardıma, dışa değil, ulusun kararlılığına, çalışkanlığın ulusun kendisine
bağlanmıştır. Gerçekte sorunların çözümünü ulusa vermek, ulusta aramak, o
doğrultuda toplum çalışmaya yöneltmek temel bir Kemalist görüştür. Örneğin,
yurdun bağımsızlığa kavuşmasının ancak ulusal istenç ve ulusun kararlılığı ve
özverisiyle gerçekleşeceği düşüncesi ulusal savaşım döneminin egemen bir
görüşüdür.
Öte yandan, ulusu, ulusal
kaynaklan devinime geçirmede hükümetin önemli işlevleri vardır. Hükümet, çağda
taşma sürecinin itici gücü olarak görülmüştür ve etkili hükümete olumlu bir
yaklaşım vardır. Etkisiz hükümet anlayışına yer verilmemiştir.
Her siyasal sistem
sürekliliğini sağlamak için ulusun, özetme gençliğin, o siyasal yönetim biçiminin
dayandığı temel değerler ve inançları kabul etmesini ister. Ayrıca ta değerler ve
inançlar bütününün ulusça, halkça nasıl benimsendiği de siyasal yaklaşımın
işleyişini, işleyiş biçimini etkiler.
Greenberg'e göre, siyasal
toplumsallaştırma genelde kişinin üyesi bulunduğu siyasal sistemle ilgili inanç ve
değerlerle, kişinin o siyasal sistem içinde yurttaş olarak oynadığı rol ile
ilintilidir.
Ekinsel çağdaşlaşmada temel
ilkeler ulusçuluk ve laikliktir. Atatürk Devrimiyle eğitimöğretim birliği
sağlanmış ve eğitim ulusal, laik bir temele oturtulmuştur. Ayrıca, eğitim bir
toplumsallaştırma aracı olarak yeni siyasal yönetim biçiminin benimsenmesinde ve
yaygınlaşmasında önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Özellikle eğitim
kurumlan, halkevleri, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'nun çalışmaları ulus
oluşturulması doğrultusundaki atılımlara yönelik olmuştur.
Atatürk Devrim modeli'nde ulus
oluşturmaya yönelik atılımlar öncelikle göze çarpmakladır. Kuşkusuz, her
devrimci önder gibi Atatürk de ulus oluşturulmasında eğitimin çok önemli bir
işlevi olduğunun bilincindedir. Bu yalnızca kurumsal, yapısal bir konu değildir.
Ayrıca bir içerik, bir davranış konusudur. Eğitim konusunda olduğu gibi, öbür
devrim atılımları da yalnız kurumsal değişikliği değil, davranış, görüş,
değerler değişikliklerini içermektedirler.
Atatürk ulusal, laik ve
ilerici bir eğitim yönteminin ve bu eğilimden herkesin yararlanma olanağının
gerçekleşmesiyle yeni Türk devletinin kimliğine, cumhuriyete ve onun sürekti
yenileşmesine bağlılığın artacağına inanmıştır. AtaAtatürk'ün gerek eğitim
ve gerekse ekin alanlarında yaptığı devrim atılımlarının, çağdaş bir ulus
olarak yaşamımızı sağlayacak bilgi ve ekinin yaygınlaşması amacı yanında
halkçı yönü de önemlidir. Atatürk aydını, geniş halk kitlesini, köylüyü ve
kentliyi birbirine yakınlaştırmada; toplumsal değişmenin ve ekonomik kalkınmanın
gerçekleştirilmesin de ulusal ve çağdaş bir eğitimin tüm yurt düzeyine
yayılmasının önemini çok iyi biliyordu. Onun için sürekli olarak eğitim konusu
üzerinde durmuş, bu konuya özet bir ilgi göstermiştir. Köy enstitülerinin
kuruluşu da böyle halkçı bir eğilim siyasasının ürünüdür. Köyde bir eğitim
devrimi gerçekleştirerek köyün ulusla bütünleşmesi öngörülmüştür. Bütün
bu devrim atılımları ulus oluşturulması doğrultusunda önemli aşamalardır.
c) HALKÇILIK
Osmanlı döneminden bu yana
Türkiye geri kalmışlıktan kurtulma çabası içindedir. Düzeltim girişimleri bu
çabanın ürünüdür. Düzeltimlerin amacı "devleti kurtarmak "tır Halk
öğesi düzeltim çabalarında yer atmamıştır. Kurtuluş Savaşı'yla birlikle halk ve
halkçılık eylemsel olarak gündeme getirilmiştir.
Atatürk Fransız ve Amerikan
devrimlerinin özgürlük, eşitlik ve güvence kavramlarından esinlenmiş, ama onlara
halkçı bir boyut vermiştin Kemalizm seçkinci bir ideoloji değildir. Halkçılık ve
ulusçuluk Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyet yıllarının en önde gelen kavramları
arasındadır. Cumhuriyet, yönetim biçiminin uluslaşması ve halklaşmasıdır. Ülkede
"birlik”in sağlanmasında halkçılık ve ulusçuluk önemli bir işlev
görmüştür. Birçok devrim atılımları halkçılık, ulusçuluk ve laiklik
ilkelerinin yönlendirmeleriyle gerçekleşmiştir. Örneğin, Türk dil devrimi her üç
ilkenin etkilerini taşımaktadır. Arapça ve Farsça'nın Türk dili üstündeki derin
izleri ve etkisi, dinsel devlet ve toplum yapısı içinde, İslâm ekininin Türk ekinini
baskısı altında bulundurabilmesinden kaynaklanmıştır. Laikliğin gerçekleşmesi
Türk dil devrimi için gerekli ortamı hazırlamıştır. Öte yandan Atatürk'ün
deyimiyle "Türk dili'nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması ve bu
dilin kendini türetmesi gereğini vurgulaması bu devrimin ulusçu yönünü ortaya
koymuştur. Osmanlıca bir halk dili değil, seçkinlerin dilidir. Türk dilinin yabana
sözcüklerden arındırılarak yalınlaştırılmasının halkta aydın kesimin birbirini
anlar duruma gelmesinde, yönetenlerle, yönetilenler arasındaki yabancılığın,
uzaklığın giderilmesinde katkısı olmuş ve bu yönüyle Türk dil devrimi
halkçılık doğrultusunda da bir işlev görmüştür."
Ward'ın belirttiği gibi
savaşta askerlerin davranışları, güçlükler vs sıkıntılar karşısında
dayanıklılıkları, katlantıları Mustafa Kemal'in demokratik yapısını Fransız
"liberalizm"i ile ilgili kitapları yıllarca okumaktan çok daha fazla
etkilemiştir. Yüzyıllar boyunca ödedikleri vergilerle, katıldıkları savaşlarla
saltanat yönetiminin tüm sorumluluğunu taşıyan bu Anadolu çocuklarına Mustafa Kemal
candan, derin duygularla bağlanmıştır." 19 Eylül 1921'de Meclis'te Sakarya
Meydan Savaşı'nı anlatırken, Atatürk Anadolu çocuklarını şu sözlerle
övmüştür. "Kahraman Türk askeri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış,
yeni bir ülkü ile savaş etmiştir. Böyle çocuklara ve böyle çocuklardan oluşan
ordulara sahip bir ulus hakkını ve bağımsızlığım tam anlamıyla korumada
başarılı olacaktır
Türk ulusu içinde o güne
değin en hor görülmüş, en yoksul ve sıkıntılı bir yaşamı yüzyıllar boyu
sürdürmüş olan Türk köylüsünün durumunu da Mustafa Kemal, 1 Mart 1922"de şu
sözlerle Meclis'in önüne sermiştir:
Türkiye'nin sahibi ve efendisi
kimdir? Bunun yanıtım hemen birlikte verelim: Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi,
gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok gönenç mutluluk ve
varlığa hak kazanan ve yaraşık olan köylüdür. Bundan ötürü, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümetinin ekonomik siyasası bu asıl amacı elde etmeye yöneliktir.
Efendiler! Diyebilirim ki
bugünkü karayıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin aymaz (gafil)ı
bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitti ülkelerine
göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve
yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her
zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve
bağışlarına karşın iyilik bilmezlik, küstahtık, zorbalıkla uşak durumuna
indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek
durumumuzu alalım™
1 Aralık 1921'de T.B.M.M.'de
yaptığı bir konuşmada Atatürk halkçılık konusundaki görüşlerini de şöyle
belirtmiştir:
Toplumsal uğraş yönünden
düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için
çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için
çatışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı
vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü
yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isleyen kişilerin bizim toplumumuz
içerisinde yeri yoktur.
O halde söyleyiniz baylar!
Halkçılık toplumsal düzenini emeğine hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal
uğraştır”
Atatürk cumhuriyet
yönetimini, devletin yasallığını yalnız güce dayatmamış, güç varsayımından
çıkış yapmamıştır. Devletin güçlülüğünü uygulamalarına, yaptığı işlere
bağlamıştır. Çağdaşlaşmana gerçekleştiği oranda yasallığın daha sağlam ve
bilinçli temellere dayandığı bir gerçektir. Devlet yalnız gücü, otoriteyi değil,
her alanda adaleti de yansıtmayı, uygulamalıdır. Bu görüş çağdaş demokratik
düşüncenin yasallık anlayışını içermektedir. Atatürk de yasallığını yalnız
devletin otoritesinde, güçlülüğünde değil, halka açık, halka duyarlı, halka
dayalı, halktan yana bir yöntemde, halkla elbirliği etmekte görmüştür. Halkçılık
ilkesinin siyasal yönü siyasal yönetim biçiminin halklaşması olarak tanımlanabilir.
Öle yandan Kemalist görüş çağdaşlaşma çabasında, evrim süreci içinde oluşma
yerine, hükümetlerin ve siyasal kuruluşların çağdaşlaşma eyleminde dinamik itici
bir rol oynamaları, bu çabayı hızlandırmaları yöntemini benimsemektedir.
Atatürk "ayrıcalıksız,
sınıfsız bir ulusuz" derken halkçılık anlayışım yansıtmıştır.
Kemalizm, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu
öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Kemalist
düşünce bölücü değil, birleştirici, bütünleştiricidir. Halkçılık ilkesi,
hiçbir sınıfın üstünlüğünü benimsemez "Proleter diktatoryası"
görüşünü reddeder. Bütün halkın kayıtsız, koşulsuz egemen olduğu bir düzeni
benimser.
Bu görüşü Atatürk 1 Kasım
1937'de Mecliste yaptığı bir konuşmayla şöyle vurgular "Elinizdeki izlencenin
içeriği yalnız bir kısım yurttaşla ilgilenmeyi engeller. B/z bütün Türk ulusunun
emrindeyiz."
Eşitliğin gerçekleşmesi,
kişinin uyruk durumundan yurttaş durumuna geçişinin sağlanması, yurttaşın ve
toplumun ülke sorunlarına katılan bir düzeye gelmesine de bağlıdır. Egemenliğin
kayıtsız koşulsuz ulusun olduğu ilkesi, yeni yönetim, biçiminin yasallık
kaynağını oluşturmuştur. 1924 yılında seçim yasası değiştirilerek seçmen
yaşı 18’e indirilmiştir. 1930'da kadınlar belediye seçimlerine. 1934'le de genel
seçimlere katılma hakkını kazanmışlardır. Bu devrim atılımları
çağdaşlaşmanın önemli bir aşaması olan "katılma ve halkçılık"
doğrultusunda önemli adımlardır.
Katılmayı. kalkınmanın
gerçekleşmesinde temel bir öğe olarak gören Hintli siyasal bilimci Bose'ye göre.
kalkınma siyasası hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerin temel bir
sorunudur. Bu ülkelerin ortak deneyimi göstermektedir ki hem ilgili siyasanın
oluşturulması, hem de uygulanmasında halkın katılması ve katkısı bu kalkınma
izlencelerinin başarısı için gereklidir." Halkçılık ilkesinin içeriğinde ve
amacında yatan katılma sorunu tümüyle Atatürk döneminde çözümlenememiştir. Ancak
katılma konusuna çok önemli atılımların bu dönemde gerçekleştiğini de unutmamak
gerekir, Siyasal sistemin ulusal egemenliğe dayatılması, eğitim fırsat ve
olanaklarının yaygınlaştırılması, kadın ve erkeğin eşit oy hakkına kavuşması
gibi önemli atılımları gerçekleştiren Atatürk Devrim'i böylece katılmayı
anlamlı bir düzeye ve uygulamaya getirebilmiş; katılmayı güçlendiren, pekiştiren
çoğulcu düzenin, çok partili yaşama geçiş ortamının kaynakların;
hazırlamıştır Unutulmamalıdır ki tekçi bir düzen, tek parti yönetimi, kapalı
yönetim biçimi Kemalistliğin ideolojide ve eylemde özlemi olmamıştır. Bütün bu
gelişmelere karşın halkçılığın toplumsal içeriğine de yeterince inilememiştir.
Kuşkusuz Türk toplumunda dikey devingenlik yönünde hızlanma olmuştur. Eğitim
olanaklarının yaygınlaşması bu devingenliğin sağlanmasında en önemli bir işlevi
örmüştür, görmektedir. Bunun hükümetin gücüne ve toplumsal devinimi
gerçekleştirme hızlandırma alabilirliğine bağlı olduğu35 da bir gerçektir.
Ancak "Halkçılık
Programı”ndan beri belirtilen köklü toplumsal değişiklikler tümüyle yerine
getirilmemiştir.
Ekonomik yapıda yeterince
yenilik ve değişiklik yapılamadığından, uygulamada halkçılığın toplumsal
eşitlikle ilgi!i yönü yetersiz kalmıştır.
1930 yıllarında devrimin tek
partisi C.H.P.'ye bir çeki düzen" verilerek, bazı örgütsel değişikliklere
gidilmiş, halkın isteklerine daha duyarlı olması, parti örgütünün ve hükümet
siyasasının eleştirilere daha açık duruma getirilmeleri yönünde çaba
gösterilmiştir. Ekini halklaştırma doğrultusundaki atılımlar bu eşitliği sağlama
uğraşlar: arasında sayılabilir. Atatürk "özgür olacağız" diyordu.
Güneş dil tezi, Türk tarih tezi bu özgür olma çabaları arasındadır. Fakat
açıklanan dil tezi bilimsel değer taşımadığı gerekçesiyle eleştirilere
uğramış ve üzerinde durulmayan bir konu olmuştur. Ancak bunlar o dönem içinde
uluslaşma çabasını hızlandırıcı, ulus olarak kendine, tarihine güven duygusunu
'arttırıcı yararlı işlev görmüşlerdir. Özellikle, ulusçuluk ve halkçılık
ilkeleri ve bu doğrultudaki devrim atılımları "birlik”i sağlayıcı bir işlev
üstlenmiştir.
Kemalizm'de "halk"
kavramı herhangi bir sınıfa ait değildir. Bu kavram bütün Türk yurttaşları için
kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı anamalcılığa, elkoyuculuğa karşıda Bu savaş
bütün halkın, bütün sınıfların işbirliğiyle kazanılmıştır. Halkçılık,
sınıf üstünlüğüne ye sınıf ayrımına karşı olduğu, hiçbir kişi, aile,
sınıf veya topluluğun bir başkasına üstün olmadığı biçiminde
yorumlanmıştır. Toplumsal sınıflardan değil, çeşitli meslek topluluklarının
varlığından ve bu topluluklar arasındaki birlikten söz edilmiştir. Devrim
atılımları sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum anlayışına dayatılmıştır.
"ulusal dayanışma" ve "ulusal birlik" konuları üstünde özellikle
durulmuştur. Ancak "ulusal dayanışma" durağanlığı korumak için
benimsenmiş bir görüş değildir. Yurdun gönençliği ve kalkınması için
"ulusal birlik”in gerekliliği savunulmuştur. Önemli olan yalnızca birlik
değil, birliğin tüm çağdaşlaşmayı amaç edinen bir düzeyde sağlanmasıdır ve
Kemalistliğin de temel önerisi budur.
Kökleşik liberalizme ve
marksizme bir tepki olarak 19. yüzyıl Avrupa'sında gelişen dayanışmacılık,
halkçılık ilkesine önemli ölçüde etki yapmıştır. Ancak dayanışmacılık.
yeterince geliştirilmemiş bir toplumsal kuranı olduğundan, toplumsalekonomik
değişmeye gerektiği ölçüde yol gösterecek bir işlev görememiştir. Atatürk ve
yönetici kadrosu dayanışmacılığı benimseyerek topluluklar arasında dayanışma
olduğu görüşünü savunmuşlardır. Selek, o dönemde Türk toplumunda sınıf
farklılaşmasının ve sınıf bilincinin yeteri kadar belirmemiş olması sonucu
yanlış bir inanışın etkisiyle sınıfların varlığının yadsınmış olmasını
eleştirerek, sınıf çıkarlarının bütünüyle uzlaşabileceği görüşünün
gerçekçi olmadığına değinerek, sınıf çıkarlarının doğurduğu gerginliklerin
azaltılması veya sınıflar arasında bir denge kurulması doğrultusunda çalışmalar
yapılması daha doğru, daha geçerli bir atılım oturdu demektedir.
Ancak, unutulmaması gereken
bir başka önemli nokta da Cumhuriyetin başlangıç yılları Türkiye'sinde çağdaş
bir toplumun sınıfsal yapısının olmadığıdır. Ayrıca sınıf bilinci ne varmış
işçi kesiminin varlığı bir yana. o dönemde Türkiye'de işyerlerinde çalışan
işçilerin genel toplamı 5060 dolaylarındadır. 1924'lerde işçilerin bir siyasal
parti oluşturmaları için çaba gösterenler, bunun için "Risaleler" yanlar
bile ülkede tren, vapur, tramvay gibi ulaşım araçlarında 20 bin; Zonguldak, Balya ve
benzer maden ocaklarında 20 bin; Adana, Bursa, İzmir, İstanbul gibi kent fabrikalarda
ise 20 bin kadar işçinin çalıştığını; tüm olsa olsa 80100 bin kadar işçinin
bulunabileceğini varsaymışlardır.37
Kemalist halkçılık
yöneteninin, ekonominin, siyasını, devlet ve toplum düzenlemelerinin toplumdaki
güçlülere, varlıklılara; geleneksel birikimler, kalıntılar sonucu ağırlık
kazanan kişilere, kesimlere; ailelere değil, güçsüzlere, emeği ile geçinenlere,
halka dönük olmasıdır. Sınıf egemenliğini reddeden halkçılık, cumhuriyetçilik
ilkesinin içeriği demokratik özgürlükçü, çoğulcu yönelimin yasalardaki bir hak
olmaktan çıkarılıp halklaştırılmasını, işlerliğe kavuşturulmasını;
yönetimde, siyasada, kalkınmada,gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus
olanaklarının kullanılmasından halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç
doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlenmelere gitmek,
engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar..
ç) DEVLETÇİLİK
Devletin ekonomik yaşamda
etkinliği Cumhuriyet'in başından beri var olan bir gerçekti, fakat devletçilik resmi
bir siyasa olarak 1931 "de benimsenmiştir. Özel girişime 19231930 yıllarında
atılım yapması için olanaklar tanınmıştır.Ancak özel girişim ekonomik
kalkınmada güçlü ve yeterli bir etken olabilecek durumda değildi. Özel anamal
kıtlığı, teknik bilgi noksanlığı ve deneyimli Türk işadamlarının bulunmaması
gibi nedenlerle özel girişim, o yıllarda, ekonomik kalkınmada bir güç
oluşturamamıştır. Oysa devletçiliğin resmi tanımlanmasına göre ekonomik
çalışmaların genel gereksinimim devlet düzenleyecek, özet girişimin ilgilenmediği
ya da başarılı olmadığı alanlarda, ya da kamu yararıyla ilgili alanlarda doğrudan
doğruya ekonomik girişimde bulunacaktır
"Bırakınız yapsınlar
bırakınız geçsinler"ekonomi siyasasının katkısı19291930 dünya ekonomik
bunalımı ile doruk noktasına çıkmış, bu durumun devletçilik ilkesinin
güçlenmesinde rolü olmuştur. Devletçi bir siyasa güdülerek ekonomik
bağımsızlığın daha çabuk, daha kolay sağlana cağı belirginleşmiştir. Denetin,
bürokrasinin elinde olmak üzere bir ekonomik kalkınma atılımına girişilmiştir. Bu
karışmacı, güdümlü bir ekonomi anlayışıdır. Ancak, şimdiler de,
gözlemleneceği gibi tüm ekonomiler az ya da çok karışmacıdır. Devletçilik
ilkesinin uygulanmasında devlet ekonomik alanda başlıca sorumluluğu üstlenmiştir.
Yeni Türkiye'de usçuluk tüm
alanlarda egemen yaklaşım yolu olmuş, "akıncı, asker devlet, iktisadi devlet
olmalıdır" görüşü güç kazanmıştır. Planlı ekonomi, ülkenin kendi
kaynaklarını işletmeye geçirmede, ulusal ekonomiyi kurmada başlıca etken olacağı
nedeniyle benimsenmiştir. 1 Kasım 1937'de yaptığı bir konuşmada, Atatürk
sanayileşme ve planlı ekonomiyle ilgili görüşlerini Meclis'e şöyle
açıklamıştır:
"Sanayileşmek, en büyük
ulusal sorunlarımız arasında yer atmaktadır. Çalışması ve yaşaması için
ekonomik elemanian ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayi kuracağız vs
işleteceğiz. En taşta yurt savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek ve
en kısa yoldan, en ileri ve gönençti Türkiye ülküsüne ulaşabilmek için bu, bir
zorunluluktur
Bu kanıyla, beş yıllık ilk
sanayi planının geri kalan ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç
fabrikasını da, hızla başarmak ve yeni plan için hazırlanmak gereklidir
Ekonomik kalkınma;
Türkiye'nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçtü, her zaman daha gönençti
Türkiye ülkü" sünün, belkemiğidir?*
Atatürk ekonomik kalkınmanın
hızlanması için planlı çalışmayı benimsemiş; böylece daha hızlı, daha
gönençli bir Türkiye yaratılarak herkesin daha yüksek bir yaşam düzeyine
kavuşması ve ulusal gelirden adaletli ölçülerde emeğinin karşılığını alması
konularıyla ilgilenmiştir Ancak, Atatürk Devrim modelinde toplumsalekonomik yapının
bir yumrukla değiştirilmesi yöntemi de uygulanmamıştır. Fakat toplumsal ekonomik
yaşamın simgesel yönlen hızlı, köktenci bir değişim geçirmiştir: Uluslararası
takvim, saat, rakamlar ve onlu sistemin kabulü, geleneksel ad ve sanların kaldırılıp
soyadı yasasının benimsenmesi gibi. Öte yandan hukuk alanındaki devrim
atılımları, özellikleri medeni hukuk, ceza, ticaret alanındaki yeni yasalar,
kadınların oy hakkına kavuşması, eğitim sisteminin laik, çağdaş ilkeler
doğrultusunda düzenlenmesi, kırsal bölgelerin kalkınması için bu bölgelerde
eğitime verilen önem sonucu Koy Enstitülerinin kurulması gibi atılımlar ekonomik
altyapıda değişiklikler sağlayacak yeni kuşakların yetişmesine olanak vermiştir.
Köklü ekonomik değişmeleri
sağlama konusunda ise daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Devletçilik ilkesi
böyle aşamalı bîr değişimin ilkesi olmuştur. İlk beş yıllık izlence de bu
doğrultuda bir uygulamadır. Çok geniş kapsamlı, olağanüstü çabuk ve köklü
toplumsal ekonomik değişmeler erktekelci (totaliter) bir yönteme özgü olan yıldırı
ve yeğinliği gerektirir. Atatürk ve kadrosu böyle bir yöntemi yeğlememişler,
kalkınmanın "bedeli" üzerinde durmuşlardır. Kuşkusuz, Türk siyasal
ekininin bîr özelliği olan ılımlılık burada da etken bir öğe olmuştur.
Aşamalı, barışçı bir
ekonomik kalkınma yöntemi izlenmiş, ağalık düzeni de yıkılmamıştır. Böyle
aşamalı bir yöntem çerçevesi içinde bile köye yönelik daha olumlu sonuçlar
alınabilirdi. Örneğin, köy kalkınmasında önemli bir işlevi olan, köyün ve kentin
her yönde "diyalog"unu arttıracak, köyün kente ulaşmasına yardımcı
olarak etkin bir yol izlencesi oluşturulamamıştır. Ancak Atatürk Devrimi'nin
başlattığı atılımlarla köy daha sonraki yıllardaki gelişmelerinin de sonucu
olarak, ulusal yasamdan uzak değildir. Köy artık ulusal yaşamın bir parçası
durumuna gelmiştir. Çağdaş olmanın önemli bîr koşulu, tüm halkın ulusal yaşama
katılmasının sağlanmasıdır. Türkiye'de bu, büyük ölçüde gerçekleşmiştir.
Toplumsal ekonomik yarar, kamu yararı istek ve sorunların ortaya çıkması ve bunların
açıkça söylenir olması Türkiye için yeni ve önemli gelişmelerdir. Bu günkü
Türkiye'de örgütleşme doğrultusundaki Seri adımlar, örgütlerin kurumlaşması ve
bunların çıkar ve yararları toparlaması işlevini de üstlenmeleri Türkiye için
önemli atılımlardır. Ancak, halâ kırsal bölgelerde örgütleşme durumu
güçsüzdür.*1
Devletçilik, salt anamalcı ve
salt Marksist model dışında bir ekonomik kalkınma yöntemi aramanın ve bunun
gereğine inanmanın ürünüdür 1929 yılından başlayarak bir yandan anamalcı
dünyanın en derin bunalımlarından birini yaşaması, öte yandan Sovyet modeli'nin
ulusallığı yadsıması halkçılık ilkesine ters düşmesi, aşırı yeğinlik
yöntemine başvurması Türkiye'yi, bu dönemde devletçilik, ilkesi yoluyla kendi ulusal
ekonomik kalkınma modelini oluşturma çabasına itmiştir. Bu kalkınma modelinin
oluşumuna Kadro dergisinin düşünürleri katkıda bulunmak, Kemalizm ideolojisini daha
sistemleştirerek bir altyapı devrimini de bütün boyutlarıyla sağlayabilecek bir
İçeriğe kavuşturmak için çalışmalar yapmış, yazılar yazmış, çaba
göstermişlerdir. Kadrocular Türkiye'nin bağımsız toplum ekonomisini yaratarak
sömürgecilikten kurtuluş savaşımı veren tüm uluslar için, Sovyet ve anamalcı
modeller dışında, bir somut kalkınma örneği oluşturmasını amaçlamışlardır.
Ancak bu doğrultudaki Önerileri bazı çevrelerce aşın toplumculuk olarak
değerlendirilmiş ve suçlanmıştır. Tüm bu olumsuz tepkilere karşın devletçilik
ilkesi, bu düşün akımının da etkisi ve katkısıyla ilk planlı ekonomik döneme
girişi sağlamıştır. Çağdaş Türk sanayiinin kurulması bu donemde
başlamıştır. Sovyet Rusya ile kurulan ekonomik işbirliğininde de bu aşamada
desteği olmuştur. Ancak Atatürk salt anamalcı ya da salt Marksist sistemle kalkınma
yolunu benimsememiştir Kemalizm kuram olarak uygulamada toplumsal devlet"
kavramını içeren ulusal bir ekonomik kalkınma modeli oluşturmaya ve bunu devletçi
bir siyasa ile uygulamaya çatışmıştır.
Ulusal Kurtuluş Savaşandan
utku ile çıkanlar, Anadolu ulusal eylemini başarıya kavuşturanlar gerçek bir
bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın sürekli olabilmesi için
ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak görmüşlerdir. Ekonomik bağımsızlık
bir ülkenin, bir ulusun kendi kendine yeter duruma gelmesi; yaşaması, gelişmesi için
başkalarına el açmaktan kurtulmasıdır bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin
ülkeyi her şeyi ile sömüren, tüm varlığını, yeraltı, yerüstü kaynaklarını
dışa akıtan uygulamasından sonra yeni Türkiye için ulusal bir ekonomiye yönelmek
kaçınılmaz, zorunlu, onurlu yaşamanın önkoşulu sayılmıştır. Daha Cumhuriyet
ilan edilmeden 17 Şubat 1923te İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi" bu
anlayışın sonucu olarak yapılması gerekenleri her kesimden, her uğraş alanından
temsilcilerin görüşleri alınarak saptamıştır. Bu kongreye Mustafa Kemal de
katılmış ve burada uzun bir konuşma yaparak Türk ulusunun niçin, nasıl ve hangi
nedenlerle yoksullaştığını, Anadolu toprakları üzerinde onurlu biçimde
yaşayabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini anlatmış, ekonomik konulara
değinerek “yeni Türkiye’mizi kendine yaraşan yüksek düzeye ulaştırabilmek için
kesinlikle ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız
bir ekonomi çağından başka bir şey değildir" demiştir.
Ulusal kurtuluş eylemi
anamalcı, sömürgeci devletlere karşı verilmiş, utku ile sonuçlanmış bir
savaştır. Bu savaş boyunca gerek Mustafa Kemal'in söylev ve demeçlerinde. gerekse
onunla birlikte çalışan arkadaşlarının konuşmalarında anamalcılığı,
sömürgeciliği yeren, iten, sözler vardır "Sömürgecilik ve yayılmacılık
yeryüzünde yok olacak ve yerlerine uluslar arasında hiçbir renk,din, soy farkı
gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır"; "tam
bağımsızlık doğal olarak siyasal, yargısal, parasal, askersel, ekinsel ve ekonomik
ve benzeri konularda, her konuda tam bağımsızlık, tam özgürlük demektir. Bu
saydıklarımızın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulus ve ülkenin,
gerçek anlamıyla bağımsızlığından yoksunluğu demektir" sözlerini Mustafa
Kemal söylemiştir. Fakat. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında birazda devletin
gelirinin nedeniyle anamalcılığa daha ılımlı bir tutum içine girilmiş, özel
girişimi destekleyici bir siyasa izlenmiştir. 1929'daki dünya ekonomik bunalımının
Türkiye'yi etkilemesi ve bu etkileme içinde halkın yakınmalarının çoğalması
sonucu 1932dedevletin ekonomik alana, kalınma çabasına kesin olarak katılması
zorunlumu duyulmuş ve hazırlanan beş yıllık plan 1933'te uygulamaya konulmuştur. Bu
dönemde güdümlü bir ekonomi, devlet girişimciliğe kalkınma için öngörülen
uygulanan yöntem olmuştur Gerçekten de Türkiye'nin ilk büyük sanayi yatırımları
bu ilk beş yıllık plan döneminde yapılmış, bunlardan verimli sonuçlar
alınmıştır. Atatürk Devrimi'nin halkçı, toplumcu, devrimci içeriği devletçi bir
ekonominin geliştirilmesine uygun düşmekledir. Buna karşın Mustafa Kemal, onun
yakın çalışma arkadaşları Cumhuriyet dönemi boyunca özel girişimi itmemiş,
özel girişimcileri devletin, ulusal ekonominin olanaklarımdan yoksun bırakmamıştır.
Böylece Türkiye'de yeni bir ticaret kesimi, anamalcı kesim, işadamları kesimi
devletin her yönden sağladığı olanaklarla gelişmeye başlamış, giderek
zenginleşerek çok partili siyasal yaşamda etkinliğini arttırmıştır.
Kooperatifler, banka kredileri,
tarım araç ve gereçleriyle desteklenen tarım; Sümerbank, Etibank gibi devlet sanayi
ve maden kuruluşlar, kağıt, çimento, şeker, demirçelik fabrikaları, cam sanayii,
demiryollarının yabancılardan satın alınarak geliştirilmesi, deniz
taşımacılığının ulusallaştırılması, Cumhuriyetin başlangıç yıllarında ve
Atatürk'ün sağlığında gerçekleştirilmiş ileri ekonomik atılımlardır. Bu
dönemin ekonomiye bir başka katkısı Cumhuriyetin ilk yıllarında yokluğu çekilen
yetişmiş, eğitim görmüş, yüksek düzeyde teknik elemanların açılan okullarda
eğitilip, ekonomik yaşama geçirilmesidir. Bu hem devlet işletmelerinin, hem de özel
girişim elindeki işletmelerin verimli biçimde çalıştırılmasına olanak
sağlamıştır. Cumhuriyet dönemi başlangıç yıllarında önemli bir kadro sorunu
ile karşılaştığı için bir yandan ekonomik gelişmeyi başlatmak zorunluluğunu
duyarken, bir yandan da gerekli kadroyu yetiştirmek durumunda kalmış ve bunu da büyük
ölçüde başarmıştır.
Devletçilik, Kemalizmin
devlet, ülke, ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada,
gelişmede, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yün veren ilkesidir. Tüm
toplumların ve özellikle Türk toplumunun geleneğinde, anlayışında, ekininde
beklentiler devlete yöneliktir. Bunun böyle olması da doğaldır. Devletin ortaya
çıkışının, devlet olmanın, devlet olarak yaşamanın nedeni ve gereği de budur.
Kişilerin, bir ulusun bireylerinin içinde yaşadıkları ülkeye, topluma karşı
görevleri vardır, ama kişileri, bireyleri yönlendirmek, ulusun olanaklarını,
ülkenin varlıklarını ulus yararına, halk yararına kullanmak, geliştirmek,
kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle muttu kılmak, ülkeyi
bayındırlaştırmak, gönendirmek devletin birinci görevidir. Ülke içinde olduğu
gibi ülke dışında da başka devletlere karşı ulusu bağımsız, güçlü,
çağdaş kılmak ezilmekleri, sömürülmekten, bağımsızlıktan kurtarmak devletin
birinci yükümlülüğüdür.
Cumhuriyetçilik ilkesi
toplumum demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir düzende katılan loptum haline
dönüştürmek istemektedir; halkçılık ilkesi tüm işleyişte halkın gerçekten
etkin olmasını önermektedir; fakat bu nasıl olacaktır? Halk aslında yoksuldur,
emeğiyle geçinebilmektedir, güçlülere karşı, yönetenlere karşı nasıl olacak da
gerçekten yasaların verdiği hakkını geçerli biçimde kullanabilecek, etkinlik
kazanacaktır? Kalkınmanın veriminden, ulusal gelirden, yaratılan değerlerden;
devlet olanaklarının kişiler ve bölgelerarası dağılımından nasıl
yararlanacaktır'7.Bu sorular ve amaç edinilen çağdaşlaşma devletçilik ilkesini
yaratmıştır O halde ekonomi Batı'daki anamalcı düzenin özel girişimcilik, bu yolla
kalkınma örneğindeki düzenlemeye bırakılamaz. Üstelik Türk toplumu her yönüyle
geri kalmış bir yapıdadır İmparatorluk giderek zayıflayan, dışa bağımlı hale
gelen, borçlan, kapitülasyonlar», ülke içindeki demiryolu, liman,ulaşımı,
haberleşme örgütü. madeni, enerji kaynakları, vergileri, her şeyiyle sömürgeci,
yayılmacı devletlerin, onların sanayicilerinin, bankerlerinin, ticaret adamlarının
eline geçen ekonomisiyle güçsüzleşmiş ve sonunda tamamen çökmüştür.Bu
görüntünün üzerinde bir ulusal kurtuluş, bağımsızlık savaşı verilmiş,
savaştan yengi ile çıkılmış ve yeni Türkiye Devleti yanmış, yıkılmış,
çalışabilecek insanı kalmamış bir ülke, yoksul bir ulusla, imparatorluktan kalan
büyük borcu da ödemek yükümlülüğüyle e yola koyulmuştur. Hem ülke yeniden
derlenip toparlanacak, ulus yoksulluktan kurtarılacak, borçlar ödenecek, yabancıların
elindeki işletmeler satın alınarak ulusallaştırılacak, hem de amaç edinilen
çağdaş uygarlık düzeyine çıkılacaktır. Üstelik ülkede özel girişimci,
anamalcı bir kesim de yoktur. Devletçilik bu ortamda ve 1929Ydaki dünya ekonomik
bunalımdan sonra eylemli ve zorunlu olarak başlamış, uygulamaya konulmuştur.
Devletçilik, devletin
ekonomide, sanayide, işletmecilikte ulus ve toplum yararına görev üstlenecek, ulusal
ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kesimleri yaratacak,
kuracak, bunları işletecek, yarattığı değerleri gene ulus ve halk yararına işlerde
değerlendirerek kullanarak kemalizmin tüm ilkelerine işlevlik kazandıracaktır.
Devletçilik ilkesi özel
girişimciliği reddetmez. Tüm üretim araçlarının devletin elinde toplanmasını
öngörmez, İyelik hakkına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun, ulusun
yararlarına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez. Devletçilik, ekonomide
devleti hem düzenleyici, tasarlayıcı güdümleyici hem de işletmeci, girişimci olarak
görür.
Atatürk Devrimi'nin ekonomik
sorunları çözemediği, ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremediği savı oldukça sık
rastlanan bir görüş, bir eleştiridir. Kuşkusuz bu eleştiride gerçeklik payı
vardır. Ancak, Atatürk döneminde ekonomik kalkınma konusu değerlendirilirken bazı
hususların göz önünde tutulması gerekir:
1 Batı ülkeleri ekonomik
kalkınmalarını uzun bir süreç sonunda sağlayabilmişlerdir 19231938 gibi kısa bir
dönemde geniş kapsamlı ve derinine bir altyapı devrimi beklemek gerçekçi bir tutum
olmasa gerektir.
2 Atatürk Devrim modelinde
toplumsal ekonomik yapıyı bir yumrukla değiştirme yöntemi kullanılmamış,
kalkınmanın "bedeli" üzerinde durulmuştur.
3 Türkiye'nin Osmanlı
Devletinden devraldığı ekonomik "miras" bir yan sömürge ekonomisidir.
4 O dönemde özel sektör
güçsüzdür.
5 Öte yandan dünya
"konjonktür'ü o yıllarda olumsuz bir durumdadır.
Bütün bu sıraladığımız
sınırlayıcı koşullara karşın, Atatürk Türkiyesi aşağıdaki tabloda
gözlenebileceği gibi kendi çabasına dayanarak sağlıklı olumlu bir sanayileşme
siyasası gütmüş güdebilmiştir.
Türkiye ve Dünyada Sanayi
üretim İndeksleri
(1929 = 100)
Yıl Türkiye Dünya
1929 100 100
1930 106 86
1931 112 76
1932 118 65
1933 131 75
1934 141 80
1935 141 92
1936 149 102
1937 165 110
1938 174 96
1939 196 119
O yıllarda sanayileşmede
yalnız Sovyet Rusya 1933'ten sonra, Japonya da 19341en sonra Türkiye'den daha hızlı
bir büyüme oranı sağlamıştır. 19291939 yılları arasında dünya sanayi üretimi
artış hızının, Türkiye'dekinden çok daha düşük olduğu gözlemlenebilir. Bu
dönemde dünya sanayi üretimi artış oranı %19 olmasına karşın Türkiye'de bu
alandaki artış oranı %96'dır.
Balkanlar'da ise Türk
sanayiinin büyüme hızının toplam dünya üretimine yüzde olarak katkısı
değerlendirildiğinde Türkiye'de çok hızlı bir kalkınma sürecinin başlamış
olduğu görülmektedir
Yıl Türkiye Yunanistan
Bulgaristan Romanya
1929 0.14 0.11 0.08 0.4
1939 0.23 0.16 0.11 05
Aşağıdaki tablodan
gözlemlenebileceği üzere sanayileşme süreci başladıktan sonra Türkiye'de kişi
başına düşen gelirde oldukça hızlı bir artış olmuştur.
Ulusal Gelir Nüfus
Yıl (Milyon TL) (Milyon) Kişi
Başına Ulusal Gelir (TL)
1927 1000 13.6 73
1929 1147 14.2 80
1935 1315 16.2 82
1938 1589 172 92 (yaklaşık 75
dolar)
1939 1625 17.5 95
Lozan Antlaşması'nın
getirdiği sınırlamalar (gümrüklere egemen olamama) ve Osmanlı döneminden
devralınan "mirasın niteliği nedenleriyle 19231929 döneminde güdülen ekonomik
siyasa bir zorunluluk olarak belirmektedir.
19291938 döneminin örnek
olabilecek en betti basit özellikleri ise şöyle özetlenebilir:
İç anamal birikiminin son
derece zayıf olduğu, genel olarak çok geri bir ekonomik yapıya sahip bir ülkede,
üstelik büyük dünya bunalım gibi dünya ekonomisinin de en olumsuz biçimde
geliştiği bir ortamda Türkiye, hiçbir anlamlı dış yardım ve iç borçlanmaya
başvurmadan, sağlıklı bir sanayileşme siyasası güdebilmiştir. Sanayileşme s
iyasasının sağlıklı olarak nitelendirilebilmesinin başlıca nedeni, gerek ağır,
gerekse tüketim maddeleri sanayileri yatırımlarına, üstelik o zamana göre, çağdaş
teknoloji ile başlanabilmesidir. Ayrıca söz konusu sanayileşmede, gerek enerji
kaynakları, gerekse diğer hammaddeler açısından kaynaklara dayanılması, bağımsız
ekonomik gelişmeyi pekiştirici nitelikte olmuştur. Eğer söz konusu sanayileşme
stratejisi daha sonraki yıllarda da sürdürülebilmekteydi durumun bugünkünden çok
farklı olacağı rahatlıkla söylenebilir.
d) LAİKLİK
Kemalizm'de laiklik ilkesi
devlet ve dinin ayrılığı, devletin dinsel kurallara dayanmamasıyla tam açıklanamaz.
Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu
özgürlüğün korunmasıdır. Dinsel inancından ötürü kişinin ayrıcalıklı
davranışlarla karşılaşmamasıdır. Yasalar önünde kişilerin dinsel farklılıklar
güdülmeksizin eşit olmasıdır. Bu açıdan laiklik, din konusunda kişinin
özgürlüğünün öbür kişiler, toplum ve devlet tarafından tanınması, saygı
gösterilmesi ve yaptırımlarla Korunmasıdır.
Çağdaş olma, toplum ve
devlet yaşamını us'a, bilime dayatma, ancak ve ancak laiklik ilkesinin eğitimde,
siyasada, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlemelerinde eksiksiz uygulanmasıyla
gerçekleşir. Atatürk'ün kurmuş olduğu Cumhuriyet yönetiminin başlıca nitelikleri
laik ve ulusal oluşudur. Birçok devrim atılımı laik bir toplum aratmak amacıyla
yapılmış, öbürleri ise böyle bir ilkenin benimsenmesiyle yürürlüğe konma
olanağı bulmuştur.
Yavuz Sultan Selim'in 1517'de
halife unvanını almasın dan başlayarak Osmanlı padişahına imparatorluğun
sınırları içinde dünyasal konulardaki yetkilerinin yanı sıra din konusunda
dünyadaki tüm Müslüman önderliğini yapma olanağı sağlanmıştır. Teokratik"
bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunda din devletle iç içe girmiş, her alanda
egemen olacak ya da etki yapacak duruma gelmiştir.
Batı'da papazların etki
alanlarını genişletme istek ve çabalarına, krateri destekleyen çevrelerin gittikçe
artan bir hız ve yeğinlikle karşı koymalarına karşılık. Osmanlı
İmparatorluğu'nda devlet ve din işlerindeki önderliğin saltanat odağında
birleşmesi uzun süre böyle bir savaşıma olanak vermemiştir.
Osmanlı döneminde
"örfi" alandaki işlemlerin din kurallarına aykırı olup olmadıklarını
saptama yetkisi ilmiye sınıfınındı. İlmiye sınıfa bu alana da karışabiliyordu.
Rönesans'tan bu yana hızla gelişen bir Batı'ya karşı, böyle geniş yetkilere sahip
ilmiye sınıfı, durağan bir anlayışla Osmanlı toplumunun sorunlarını çözmeye
çalışıyordu. "Mutlakıyet” yönetiminin korunmasında kendi yetkilerinin ve
çıkarlarının sürekliliğini görüyordu. Özellikle 18. yüzyıldan başlayarak ileri
görüşlü padişahların, devlet adamlarının, aydınların uyguladığı düzeltimlere
ilmiye sınıfı karşı koymuştu. Durağanlığın sürekliliği için padişahların
öldürülmesini ve birçok isyanların hazırlanmasını sağlayacak kadar güçlü olan
bu sınıf, etki ve yetkilerini aynı yeğinlikle yeniliklerin gelmesi doğrultusunda
kullansaydı kuşkusuz düzeltim eylemlerinin başarı oranı daha geniş kapsamlı
olurdu. Aydın bir padişah olan Mahmut II'nin İlmiye sınıfı ile anlaşması sonucu
kaldırılan Yeniçeri Ocağı bu sınıfta yapılacak işbirliğinin neler
sağlayabileceğinin en açık bir örneğidir. Bu kadar geniş yetkilere sahip bir
sınıf uzun yıllar boyunca kendisini sınırlayabilecek bir güçle karşılaşmamış,
sınırlayıcı gücü kendinde bulması nedeniyle değişen dünyaya ayak uydurmak, kendi
düşüncesinde reform yapmak ve üzere gitmek gereğini duymamış, direnerek Osmanlı
toplumunu yeniklerden uzak tutmak istemiştir. Kısa deyimiyle değişen dünyayı
değişmeyen bir anlayışla yorumlamak istemiş, sınırsız kalan her gücün nasıl
soysuzlaşabileceğinin tipik örneğini vermiştir. Bu sınıftaki yerleşik anlayış
egemen oldukları eğitim ve adalet gibi alanlarda da bozukluk ve gerilemeler
yaratmıştır. İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı olan gruplara karşı hoşgörü
içinde olmamış, onlarla birlikte yaşamayı benimsememiştir. İlmiye sınıfı
yalnızca dinsel konularla ilgilenmekle yetinmemiş, her konuda söz ve yetki sahibi
olmak isteğinden vazgeçmemiştir. Düzeltim yanlısı güçler ilmiye sınıfını
sürekli karşılarında bulmuştur Yapılan yenilikler onlarla beraber değil, onlara
karşın olabilmişti. Bunun sonucu Cumhuriyet dönemine kadar yapılan düzeltim
uygulamaları, Yeniçeri ordusunun yerine yeni bir ordunun kurulması dışında,
hiçbir alanda tam başarılı olamamış ve ilmiye sınıfının karşı koyma istek ve
eylemleriyle savaşım vermek zorunda kalınmıştır.
Laiklik ilkesi, devletle dinin
birbirinden ayrı olmasından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Lord Acton'un
"Özgürlük" adlı yazısında belirttiği gibi çağdaş demokratik devlet,
Ortaçağ kilisesinden ya da devletinden değil, ikisinin arasındaki çatışmalardan
doğmuştur. Papanın gerek devleti ve gerekse toplum üzerinde mutlak egemenlik savını
başarıyla sınırlamış olan Batı toplumu, daha sonra sınırsız yetkilerle
güçlenmiş hükümdarların aynı biçimdeki savlarına karşı hazırlıktı
olmuştur. Batı'nın eriştiği bu başarı sonucu yalnızca devletle din ayrılmamış,
fakat toplumu tam denetim altına almak isteyen herhangi bir kişi ya da grubun
savlarım, girişimlerini önleyici sistem ve hukuk düzeni geliştirilmiştir
Osmanlı İmparatorluğundaki
düzeltim uygulamalarına dinsel güçlerin karşı koyması, III. Selim'in
öldürülmesi, 1909 gericilik eylemi. Ulusal Savaşım döneminde Padişah Halife'nin,
başta Şeyhülislâm olmak üzere dinsel resmi örgütün, Kurtuluş Savaşı'na ve onun
önderlerine karşı çıkması gibi olaylar ve bunların birikimi, ulusal devrimcileri,
daha ilk başta, dinsel güçleri çağdaşlaşmanın en önemli bir engeli olarak
görmeye itmiştir. Bu nedenlerle laiklik yalnız devlet ve din ayrılığı olarak
değil, dini devletin denetlemesi biçiminde görülmüş ve uygulanmıştır
Osmanlı hanedanlığının
sona erdirilmesi, Saltanat'ın Hilâfetin, fesin kaldırılması, eğilim ve öğretimin
birleştirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Anayasa'nın laikleştirilmesi
gibi atılımlar laikliğin gerçekleşmesi doğrultusunda önemli değişikliklerdir,
Atatürk İslâm dünyasında
ilk laik devleti kurmuş, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olmasını istemiş,
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamamamızın önemli bir nedenini devlet yapısının
dinsel kurallara bağlı olmasında görmüştür. Hukuk ve eğitim alanlarındaki devrim
atılımları dinsel değil, ulusal bir anlayışın ürünleridir. Atatürk laikliği
hiçbir zaman dinsizlik olarak anlamamıştır. "Dine saygılıyız" derken,
duyunçlarda yaşayan gerçek dinden söz etmek istemiştir. Kemalist laiklik ilkesi
dini yadsımaz, dinsizliği kışkırtmaz; dini. çağdaş bir toplumda kendisine örgü
sorunlarla ilgilenmeye çağırır. Dinin geleneksel toplumdaki işlevlerinden
uzaklaşıp, çağdaş Türk toplumunda gerçek yerini bulmasını önerir. Dinin toplumu
tekeli allına alma isteğine, din perdesi arkasına gizlenerek gerici düşünceyi
topluma egemen kılmaya çalışan ve geleneksel toplumu sürdürmek isteyenlere karşı
koyar.
Laikliğin gerçekleşmesi
doğrultusundaki çabalar. Türk toplumuna, onu açık toplum olmaya yöneltecek
düşünlerin daha geniş çapta girmesini sağlamıştır. Bu nedenle açık Türk
toplumunun, çoğulcu düzeni, anayasal yönetimi tam anlamıyla gerçekleştirecek
görüş ve davranışlarının güçlenmesine olanak sağlanmış; yayılma
eğilimindeki kurum ve düşün akımlarına karşı koyabilecek ortam yaratılmıştır.
Böylece Kemalist laiktik ilkesi, çağdaş, demokratik toplumun kurulması ve
yaşaması için önkoşul olan usçu ve insancıl düşün sistemini Türk toplumuna
getirmiştir
Atatürk devrim atılımları,
toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacını güderken tutucu,
kalıplaştırılmış. boş ve dayanıksız inançların temsilcisi durumuna getirilmiş
bir din anlayışının yandaşlarıyla, din perdesi arkasına gizlenerek gerici
görüşleri topluma egemen kılmak isteyen gruplarla savaşım verilmiştir. Osmanlı
İmparatorluğu döneminde de düzeltim eylemlerine aynı çevreler karşı
koyduklarından, Atatürk Türkiye’sinde laiklik uygulanırken tarihsel deneyimlerin
etkisi olmuştur. Bu nedenlerle Atatürk döneminde devletdin ayrılmış, fakat din
devlet tarafından denetlenmiştir, inanç ve Tanrı'ya tapma konularında kişi
özgürdür. Ancak dinin devlet ve toplum yönetimine karışmasını önlemek için
Türk Ceza Yasası aracılığıyla bazı önlemler alınmıştır.
Devrimin önderi Atatürk'ün.
İslâm dini ile ilgisi olmayan boş inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak us'a, bilime,
dayalı bir gelişmeye yönelmekle ilgili sözleri, devrimin, toplum yaşamına dönük
anlayışını açıklığa kavuşturacak niteliktedir.
Yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkım tamamen, çağdaş ve bunun anlam
ve biçimi ile uygar bir toptum hatme ulaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur.
Bu gerçeği kabul edemeyen düşünüşleri yok etme zorunludur. Şimdiye kadar
ulusun beynini paslandıran, uyuşturan bu düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde
düşüncelerde yer alan boş inançlar tamamen atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça
beyine gerçeğin ışıklarını yerleştirmek olanaksızdır.
Ölülerden medet ummak, uygar
bir toplum için ayıptır.
Baylar ve ey Ulus, biliniz ki,
Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensup (tarikata bağlılar ülkesi
olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.
Tarikat başkanları, bu
dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen
tekkelerini kapatacak; mürittir artık "rüşt" (ehliyet)e kavuştuklarını
elbette kabul edeceklerdir.
Biz uygarlıktan, bilim ve
fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin
amacı halkın ussal dengesini yitirmek ve aptal yapmaktır. Halbuki halk, ussal dengesini
yitirmemeye ve aptal olmamaya karar vermiştir."
Devrimin önderinin bu
anlayışı bitime, laik düşünceye, us'a yönetme toplumu bu yönde değiştirmeye
zorlamadır. Laiklik, yönetimi, siyasayı, eğitimi, devlet ve toplum yaşamının
gerekli kıldığı görevleri dinin, dinsel kuralların etkisinden, tekelinden kurtarmak,
devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak us'u ve bitimi devlet ve toptum
yaşamında egemen kılmaktır. Kişiler dinsel inançlarında özgürdürler devlet,
dinsel inançlarından ötürü kişilere ayrıcalık yapamaz. Kişiler de kendi
aralarında inançları ne olursa olsun birbirine karşı saygılı olmak zorundadır. Din
toplumsal bir kurumdur, bir tinsel inanca düşüncesidir; ama devlet ve toplum
yaşamında, bu yaşamın yönlendirilmesinde, işlevinde geçerli olamaz. Evrensel ve
yaşamsal düzenlemelerde egemen olması gereken us ve bilimdir. Söylendiği
bazılarınca inandırılmak istendiği gibi laiklik din düşmanlığı değildir. Başka
ulusların ve Türk ulusunun tarihinde dinsel kurumların, kişilerin, anlayışların
egemen olduğu dönemlerde toplumların neler çektiği, ne savaşlarla, çatışmalarla
karşı karşıya kaldığı, nice acılarla karşılaştığı yazılıdır. Batı'nın
dinde reformu gerçekleştirdikten sonraki gelişmeleri karşısında Osmanlı
İmparatorluğunun giderek zayıflamasında teknoloji alanındaki yeniliklere inatçı bir
bağnazlıkla "ulema"nın, dinsel ağırlıktı kesimlerin karşı koyuşunun
büyük etkisini yadsımak olanaksızdır. Toplum, ulus, devlet bilimle, usla
yönetilecek, yönlendirilecektir. Çağdaşlaşmaya yönelik, çağdaşlaşmayı amaç
edinen Türk devriminin zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Mustafa Kemal Atatürk,
"yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir" sözü ile laikliğin önemine
değinmiştir. Laiklik ilkesi aynı zamanda obur ilkelerin uygulamasında da us"u,
bilimi egemen kılmayı gerektirir.
Kemalist ideoloji, ulusal devlet'i benimser ve ulusal devletin amaçlarına yaşadık kazandırmayı amaçlar İslâm siyasal içerikli ve amaçlı bir din olarak kendi üstünde ve denetimi dışında bir siyasal yapıyı kabul etmez. Egemenliğin halka, ulusa ait olduğunu savunan Kemalist görüş ile gerçek yasal otoritenin Tanrı istencini yansıtan otorite olduğunu savlayan İslamcı görüş çelişkili durumdadır. Kemalizm'de laik Cumhuriyetin "
