Kemalizm İdeolojisi - Prof. Dr. İsmet
GİRİTLİ
Atatürk'ün 100. Doğum Yıldönümünde "Atatürkçülük-Kemalizm" in bir
ideoloji olarak oluşturulması ve ideolojik arayış içinde bulunan toplumumuzun ve
gençlerimizin ulusal bir ideoloji etrafında birleştirilerek, Türkiye'ye ve Kemalizm'e
düşman çevrelerin ideolojik tuzaklarına düşmekten kurtarılması büyük önem
taşımaktadır. Öteden beri, kanaatimiz şudur ki, Atatürk'ün 100. Doğum
Yıldönümü dolayısı ile yapılacak çalışmaların ve masrafların gerisinde,
ilerisi için bize kalacak en anlamlı ve hatta tek anlamlı eser, Kemalist İdeolojinin
oluşturularak Türk Toplumunun ve kuşaklarının istifadesine sunulması ve Kemalizm
sadece mazide yaşanmış parlak bir "Tarihsel Olay" değil, Türk Toplumunun
tüm sorunlarının çözümünde kullanılacak ve geleceğe dönük sürekli bir dinamizm
olduğunun ve bunun Ulusal Egemenlik, Milliyetçilik, Laiklik, Pragmatik Akılcılık gibi
ilkelere sahip bulunan bir "Ulusal Modernleşme" ideolojisi olduğunun
anlatılmasıdır.
Öyle ise, hareket noktası olacak baş sorun
"İdeoloji" deyiminden ne anlaşılması gerektiğidir.
"İdeoloji" deyiminin ilk defa
Fransız Devrimi esnasında ortaya atıldığını ve 1796'da Destutt de Tracy tarafından
kullanıldığını görüyoruz. Çağımızın ünlü Fransız siyaset bilimcisi ve
Anayasa, Hukuku Profesörü Maurice Duverger'in vurguladığı gibi, ideolojiler, fikir,
düşünce ve inanç sistemleridir. İdeoloji deyiminin 1796'dan bu yana kullanıldığı
200 yıla yakın bir süre zarfında açık-saçık bir muhteva taşıdığı söylenemez.
Bununla birlikte ideolojinin felsefeden ziyade, bir düşünce tarzı olduğu ve
politikayı değil, siyasal aksiyonun programını oluşturduğu konusunda genel bir
mutabakat vardır.
Böyle olunca da Kemalizm'in ulusal
modernleşmenin inanç sistemi ve aksiyon programı olmak yönünden bir ideoloji olduğu
ortaya çıkar.
İdeolojiden çok söz eden ve üç ciltlik
bir "Alman İdeolojisi" adlı eseri kaleme alan Karl Marx'ın bile ideolojiden
neyi kasdettiğini ve herşeyden önce, ideolojinin içeriliğinin ne olduğunu açıkça
anlattığı söylenemez. Buna rağmen, Marksist olmayan yazarlar Marksizmi başlıca
ideoloji örneği kabul ederler.
Marx'ın çok sık kullandığı ve fakat
içeriliğini anlatıldığı ideolojinin toplumsal sınıfların eseri olduğu
anlaşılmakta ve Marksistler ideolojileri sadece toplumsal sınıfların ifadesi olarak
kabul etmektedirler.
Oysa, yine Prof. Duverger'in de
vurguladığı gibi, çağımızda ideolojilerin gelişmelerinde sınıflardan başka daha
birçok unsurlar yer alır. Meselâ; merkezileşme ve bürokrasi üzerindeki ideolojiler
aynı sınıfın içindeki yönetenlerle yönetilenler arasındaki anlaşmazlıklar,
merkezleşme aleyhindeki ideolojiler ise Başkent'e karşı Taşra'nın emellerini ortaya
koyar, Kemalizm gibi, Milliyetçi ideolojiler özgürlük ve bağımsızlığı tehlikeye
girmiş bir ülkenin sınıfsal değil, ulusal bir başkaldırsı neticesinde
oluşmuştur.
İdeolojilerin toplum güçlerini
yansıtmaları, ideolojilerde düşünürlerin ve sistem yaratıcılarının büyük bir
etki yapmadığı anlamına gelmez. Marx olmasa idi, nasıl olsa yine bir Sosyalist
İdeoloji olacak ve fakat aynı muhtevaya, nüfuz ve yayılma gücüne sahip
bulunmayacaktır. Mustafa Kemal'de, Montosquieu Adam Smith, Karl Marx ve Victor Hugo gibi,
kendi çağlarının ve toplumlarının haykırışlarını aksettiren "sesli
yankılar" dır. Bunlar toplumsal güçlerin bir çeşit aletleri ve organlandır:
Kurdukları sistemler, sadece kafaların
içinde kendiliğinden doğup dışarıya fışkırmaz, bu sistemlerin unsurları
toplumdan gelir, onlar da toplumun ihtiyaçlarına tercüman olurlar. Fakat sistem ve
ideoloji yaratıcıları sadece kaydedici aletler durumunda oldukları zannedilmemelidir.
Toplum onlara taş, kaya verir, onlar da, bu
taşlarla ve kayaları yapıyı veya heykeli oluştururlar. Yani, görevleri bir mimarı
ve heykeltıraşı andırır. Kişisel dehalarının etkisi ve sentez yapma yetenekleri
çok önemlidir. Birçok ideolojiler, bunların dağınık unsurlarına, düzen verecek,
bütün parçaları birbirine kuvvetle geçmiş bir sistem hâline koyacak birinci sınıf
bir düşünürü bulamamış olmanın çok acısını çekmişlerdir. Faşizm ve
Hristiyan Demokratlıkta bir Karl Marx'm olmaması bu ideolojilerin gelişimini oldukça
güçleştirmiştir. Sistem ve ideoloji yaratanın ifade gücü, sentez yapma yeteneği
kadar önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk bu bakımdan da emsalsizdir.
İdeolojilerin, politik çatışmaların
gelişiminde; bir yandan iktidarları ve muhalefetleri düzene sokup, sistemleştirmek,
diğer taraftan anlamaya veya anlaşmazlığa değerler üzerinden bir itiraz niteliği
vermek gibi niteliği vardır. İdeolojilerin her şeyden önce vatandaşların politik
bilinçlerini geliştirmeye yaradığıi da inkâr edilemez.
II
1981 yılının Atatürk'ün 100. Doğum
Yıldönümü olması ve 12 Eylül Hareketi Yönetiminin çalışmalarına Kemalizm'I bir
temel olarak kabul etmesi, Türk kamuoyunda "Atatürkçülük-Kemalizm" konusu
üstündeki düşünce alışverişini giderek artırmıştır.
Kemalist düşüncenin oluşturulması
bakımından bunu çok mutlu ve olumlu bir gelişme olarak karşılıyoruz.
Bu arada üstünde en çok durulan konulardan
biri, Kemalizm'in bir ideoloji olup olmadığıdır. Kemalizm'in bir ideoloji
olmadığını ileri sürenler genellikle ideolojilerin değişmez kalıplarıyla
düşünmeyi gerektirdiği temelinden hareket etmektedirler.
Bu görüşü ileri sürenler, iki
"siyaset bilimi" gerçeğini gözönünde tutmadan yola çııkmaktadırlar.
Bu gerçeklerden birisi, "ideoloji"
kavramından çağımızda ve siyaset biliminde ne anlaşılmsı gerektiğidir. Prof.
Maurice Duverger'in de vurguladığı ve bizim de yukarıda değindiğimiz gibi,
ideolojiler düşünce ve inanç sistemleridir. İdeolojinin bir düşünce tarzı olduğu
ve siyasal aksiyon programını oluşturduğu konusunda genel bir uzlaşma vardır.
İdeolojik düşünmenin mutlaka değişmez kalıplarla düşünmek demek olmadığı, bu
kısa tanımlardan bile ortaya çıkar.
Fakat, çağdaş siyaset biliminin ikinci ve
asıl önemli gerçeği şudur: Günümüzde ünlü siyaset bilimcisi William Ebenstein'in
de vurguladığı gibi; ideolojileri "Doğmatik - Totaliter" ve "Pragmatik
- Demokratik" diye iki ana gruba ayırmak mümkündür.
Marksizm-Leninizm, sol'un, Nasyonal Sosyalizm
ve Faşizm sağ'ın doğmatik ve totaliter ideolojileridir. Aralarında "Demokratik
Sosyalizm" de bulunmak üzere, tüm çağdaş özgürlükçü rejimlerin,
"Demokratik" olan ideolojilerinin temeli, "doğmatizm" değil,
"Rasyonal Ampirizm" ya da "Pragmatizm" dir. "Mutlak" ve
"değişmez" gerçekleri savunduğuna inanan "Doğmatizm'' e karşılık
''Pragmatizm'' mutlak gerçek yerine, ''deney''e yani akıl ve bilimin gözlem ve
bulgularına dayanan ve dolayısıyla zaman içinde değişen gerçekleri de kabul eder.
Faşizm'in , ''liderin yanılmazlıığı''
ya da ''üstün ırk'' Marsizm-Leninizm'in ''sınıf'' ya da ''sınıf kavgası'' ,
''Liberal Kapitalizm''in ''Görülmez el'' gibi değişmez ve dolayısile,
"Doğmatik" kavramlara dayanmasına karşın, "Özgürlükçü
Demokrasi" ideolojileri, politikasının temeli olarak akıl ve bilimin verilerine
göre değişen gerçekleri ve kişiyi kabul eder.
Kemalizm; bir yandan akıl ve bilime
dayandığı yani ''Pragmatik'' bir, nitelik taşıdığı, öte yandan ise, ''Ulusal
Egemenlik" ilkesinden yola çıktığı ve özgürlükçü plüralist toplumun
yaratılmasını öngördüğü için, "Pragmatik" ve "demokratik"
ideolojiler arasında yer alır.
Bu nedenle, Kemalizm'in bir ideoloji
olduğuna kuşku yoktur.
Kemalizm'in bir "Ulusal
Modernleşme" ideolojisi olduğu ve pragmatizm, pozitivizm ve realizmi içeren bir
plüralizm'e lâiklik, Ulusal Egemenliğin, siyasal ve sosyal temeli olan Halkçılık ve
ekonomik görüşü yansıtan "ampirik devletçilik" gibi ilkelere ve mesajlara
dayandığı ortadadır.
Son yıllarda, Japonya'nın Osaka
Üniversitesi profesörlerinden Masakazu Yamazaki de yayınladığı bir makalede,
modernleşmeyi, Marksizm Leninizm ve katı sağ kanat muhafazakarlılığı gibi katı
ideolojilerden farklı bir "yaşam tarzı" anlamında yumuşak, plüralist ve
esnek bir ideoloji olarak kabul etmiş ve bunun laiklik, pragmatik akılcılık ve ulusal
çıkârları gözetmek gibi nitelikleri olduğunu söylemiştir.
Kemalizm'in bir ideoloji olduğu bilimsel
gerçeği üstünde ısrar edişimizin pratik nedeni, yukarıda da vurguladığımız
gibi; arayış içinde bulunan toplumun ve gençlerin ulusal bir ideoloji etrafında
birleştirilerek Türkiye' ve Kemalizm'e düşman çevrelerin ideolojik tuzaklarına
düşmekten kurtarılmasıdır.
Kemalizm, sadece geçmişte yaşanmış
parlak bir "tarihsel olay" değil, Türk Toplumunun tüm soruınlarının
çözümünde kullanılacak ve geleceğe dönük, sürekli bir yöntem ve dinamizmdir.
III
Toplumumuzun ve aydınlarımızın en büyük
yanlışı "Kemalizm"e, Kemalizm dışında ayrı ve çok defa "ithal
marka" bir ideoloji aramak ve onu "Marksizm-Leninizm", ''Nasyonal
Sosyalizm", ''Faşizm'' ve ''Liberal Kapitalizm" gibi katı, dogmatik ve
totaliter ideolojilere oturtmak girişimi ve özentisi olmuştur.
Zira çağımız siyaset bilimcilerinin de
vurguladıkları gibi ve özellikle Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerin en baskın
ve yaygın ideolojisi, "modernleşme" veya "çağdaşlaşma"
kelimeleri ile ifade ettiğimiz akımdır.
Hiç şüphe yok ki, "Çağdaşlaşma
İdeolojisi" olarak adlandırılan bu akımın bir takım nitelikleri vardır. Bu
niteliklerin birincisi bu ideolojinin değişmez ve katı doğmalara dayanmayıp akıl ve
bilimden esinlenen pragmatik, rasyonalist ve "esnek" bir ideoloji olması ve bu
anlamda katı ve dogmatik ve totaliter ideolojilerden farklı olarak Ulusal Egemenliğe
İnsan Haklarına dayalı bir "hayat tarzı" nı oluşturmasıdır.
Çağdaşlaşma ideolojisinin bir diğer
niteliği "laiklik" ilkesini benimsemesidir. Çünkü "Dini Fanatizm"
her türlü modernleşme, çağdaşlaşma, ve yenileşme hareketlerine karşı çok
önemli bir engel teşkil eder. Türk ve Dünya Tarihi bunun sayısız örnekleri ile
doludur. Bu ideolojide "Din", "din ve vicdan ve ibadet
özgürlükleri" ferdî birer müessese olarak, devletin güvencesi altında olup,
"din adına" toplumun çağşlaşmasına engel olma girişim ve eylemlerine yer
yoktur.
Fakat "Modernleşme -
Çağdaşlaşma" ideolojisinin en önemli niteliği bunun "Milliyetçi -
Ulusal" bir nitelik taşımasıdır. Bu anlamda olmak üzere, çağımızın ünlü
Siyaset Bilimicisi Paul E. Sigmund Jr. "THE IDEOLOGIES OF THE DEVELOPING NATIONS -
Gelişmekte Olan Ülkelerin İdeolojileri" adlı eserinde, gelişme yolundaki
iilkelerin en etkin ideolojisinin "MODERNIZING NATIONALISME'' - Modernleştirici
Milliyetçilik" ideolojisi olduğunu söylemekte ve bunun hem Batı Liberalizm'inden
hem de Sovyet Kolektivizm'inden farklı olduğunu, Batı ve Doğunun her iki sisteminin
düşüncelerinden, deneylerinden yararlandığını, Ulusal Bağımsızlık, hızlı
ekonomik kalkınma, ulusal devletin yaratılması ve bu devletin yönetim biçiminin halka
dayalı bir hüviyete dayanması amaçlarını da içerdiğini yazmaktadır.
Kanaatimizce, bütün bir amaçları ve
nitelikleri "Kemalist Modernleşme" örneğinde bulmak ve görmek mümkündür.
Gerçekten Mustafa Kemal, Hindistanlı lider Nehru'nun deyimi ile herşeyden önce
Doğu'da "Modern Çağın" yapıcısıdır. Esasen Paul E. Sigmund Jr. de
Kemalizm'i "Çağdaşlaştırıcı Ulusçuluk" ideolojisinin ilk uygulaması
olarak kabul etmektedir.
"Çağdaşlaşma" hareketinin bir
ideoloji olarak, ele alınması için onun millete dayanması yani ''Milliyetçi -
Ulusçu'' veya ''ulusal'' bir nitelik taşıması lazımdır. Bu anlamda olmak üzere
"Japon Tarihine giriş" adlı ve isabetli tahlit ve gözlemlerinden dolayı,
Japonlar tarafından bastırılan eserinde Amerikalı Scott F. Runble'ın belirttiği gibi
"Ekonomik Mucize" olarak adlandırılan Japon Modernleşmesinin en büyük
kaynâğı Japon halkının hüner ve çalışkanlığıdır.
İşte Atatürk'te bütün girişmlerinde
"Türk Ulusu" na dayanmış, güvenmiş ve ondaki olumlu nitelikleri sezmiştir.
29 Ekim 1933'te 10. Cumhuriyet Yıldönümü dolayısile, Ankara'da yapılan büyük
törende verdiği 10. Yıl Nutku, bu imanını ve yaklaşımını ortaya koymaktadır:
''Türk Ulusu... Az zamanda çok ve büyük
işler yaptık . . . Buradaki başarıyı Türk Ulusunun ve onun değerli Ordusunun bir ve
beraber olarak azimle borçluyus. Fakat yaptıklarımızı hiç bir zaman yeterli
görmeyiz . . . Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorluğunda ve
azmindeyiz. Yardımımıza dünyanın en bayındır ve uygar ülkeler düzeyine
çıkaracağız. Ulusumuzu en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip kılacağız.
Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkara cağız.
Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş
yüzyılların gevşetici görüşüne göre değil, çağımızın hız ve harekete
kavramına göre düşünülmedir. Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız. Bunda
da başarılı olacağımıza kuşkum yoktur.
Çünkü Türk Ulusunun karakteri yüksektir.
Türk Ulusu çalışkandır. Türk Ulusu zekidir. Çünkü Türk Ulusu, Ulusal birlik ve
beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve Çünkü Türk Ulusunun yürümekte
olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet
bilimdir. Bunun içindir ki, ulusumuzun yüksek karakterini, yorulmaz,
çalışkanlığını, doğuştan zekâsını bilime bağlılığını, güzel sanatlara
sevgisini, ulusal birlik duygusunu, ara vermeden ve her türlü araç ve önlemlerle
besleyerek, geliştirmek ulusal ülkümüzdür.
. . . Büyük Türk Ulusu, onbeş
yıldanberi, giriştiğimiz işler de başarı vadeden çok sözlerimi işittin... Hiç
bir an kuşkum yoktur ki. Türklüğün unutulmaz büyük uygar niteliği ve büyük uygar
yeteneği, bundan sonraki gelişmesi ile, geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir
güneş gibi doğacaktır.''
IV
Biz Kemalizm konusunda açık seçik beyanda
bulunanların görüşlerini - eğer bu görüşlerin değerlendirilmesi veya
cevaplandırılması Kemalist İdeolojinin açıklanmasına yarar sağlarsa - tartışmaya
önem veriyoruz.
1980 yılının Kasım ayında aylık bir
meslek dergisinin Atatürk konusunda düzenlediği bir açık oturuma katılmıştım.
Aynı açık oturumda yer alan ve Atatürk üzerine yazılmış yüzlerce eseri satır
satır okuduğunu beyan eden genç bir öğretim üyesi, benim "Atatürk
İdeolojisi" deyimime karşı çıkarak, özetle şunları söyledi: "Kanımca
bir Atatürk İdeolojisi değil, Epistomoloji söz konusudur. Yani ideoloji nasıl bir
sosyal süreç ise ve kütleyi gerektiriyor ise, Epistomoloji de kişiyi gerektiriyor.
Yani bir ideoloji varsa, o ideolojinin peşinden giden kütlelerin mutlaka bulunması
lazım. Sadece Atatürk'ün varlığı bir Atatürkçü ideolojinin varlığı için
yeterli değil."
Genç öğretim üyesi,
"Epistomoloji" deyimi ile neyi kastettiğini söylememekle beraber, ''Episteme -
Bilgi'' ve ''Logos Bilim" kelimelerinden oluşan bu deyimin felsefenin bilgi
teorisine ait kolunu oluşturduğu ve bizde "Bilgi Bilimi" veya "Bilgi
Kuramı" sözcükleri ile ifade edildiği bilindiğine göre, kendisinin
"Atatürk Epistomolojisi" sözü ile Kemalizmi ideoloji olarak değil, sadece
bir "Atatürk Bilgisi" olarak ele aldığı anlaşılıyordu.
Ben de özetle şunları söyledim: Mustafa
Kemal esas itibarile katı bir doktrin taraftarı değildi, aksiyon adamı idi. Yalnız
ben, Mustafa Kemal'in düşünce ve aksiyonlarından oluşan Kemalizm'in katı, doğmatik
bir ideoloji değil, pragmatik, ampirik, yani akıl ve bilim verilerine göre değişen ve
fakat belirli nitelikleri de olan bir ideoloji olduğunu söylüyor ve buna ideoloji
derken, bir "yaşama tarzı " anlamında, yani bugünkü siyaset bilimcilerinin
kabul ettiği anlamda bu deyimi kullanıyorum. Kemalizm' i esas itibarile Batı'nın
Demokratik İdeolojileri içinde düşünüyorum. Bu görüşüm iki nedene dayanıyor:
Bir kere Kemalizm ampirik ve pragmatik esastan hareket ediyor; akıl ve bilimden, ikincisi
Ulusal Egemenliğe, İnsan Hakları Beyannamelerindeki temele dayalı ve Türkiye'de
özgürlükçü bir rejimi gerçekleştirmeye yöneliktir. Hepimizin bir kabahatı var.
Biz Kemalist İdeolojiyi kristalize etmemişiz. "kişi" olarak Atatürk ile
uğraşmışız, Sarı saç, yeşil göz edebiyatı yapmış ve çok defa orada
kalmışız. "Fikir" olarak Atatürkçülük ihmal edilmiş. Ben diyorum ki,
Atatürk'ün 100. Doğum Yıldönümü Kemalist İdeolojinin Türkiye'de ve dünyada
tartışılarak, oluşturulması için bir büyük fırsattır. Kemalist ideoloji ve bu
ideolojinin peşinden giden kitleler vardır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Egemen
ideolojisi budur. Türk aydının, Türk gencinin, Türk insanının egemen ideolojisi
budur. Ama biz Türk aydını olarak bunu kristalize etmediğimiz için,
"Kemalist" 'im diyen bir kimseye bunun ne olduğunu sorduğumuzda, genellikle,
''Ben Mustafa Kemal'i seviyorum Atatürkçüyüm" gibi bir cevap alıyorsunuz. Oysa
Kemalizm aynı zamanda bir yöntemdir. Nasıl bir Marksist Metod varsa, bir Kemalist Metod
da vardır. Nasıl bir Marksistin sakallı Karl Marx'ı sevmesi şart değilse, her
Kemalist'in, arzu edilmek ve doğal karşılarmakla birlikte, benim gibi Mustafa Kemal'e
hayran olması da zaruret değildir. Önemli olan, kullanılan yöntemdir. Eğer biz
Atatürk'ün temel ilkelerine bağlı kalarak, akılcı ve bilimci bir yöntem ile maliye
konusuna, enerji konusuna, dış politika konusuna, sağlık konusuna, güvenlik konusuna,
nüfus patlaması konusuna, çağımızın bilimsel yeniliklerine göre eğiliyorsak;
Atatürk'ün ayrıca fiziğini sevmesek bile birer Kemalistiz. Zira "Kemalist Metod'
önemlidir.
Bu anlamda Kemalizm, Mustafa Kemal'in
şahsından öteye bir şeydir. Ama yeter ki biz aydınlar bunun üzerinde duralım. Yani
''Mustafa Kemal öldü, artık Kemalizm de yok" demeyelim. Çünkü Mustafa Kemal'in
eylemleri var, düşünceleri var ve bunlar bir bütünü oluşturuyorlar.
Bağımsızlık, Milliyetçilik, Laiklik, Ulusal Egemenlik ve Halkçılık,Pragmatik
Akılcılık gibi ilkeleri var. İşte biz bunlardan Ulusal Modernleşme sistemimin
oluşturmak zorundayız. Üstelik böyle bir sistem Pragmatik- amprik olduğu için,
geçen yüzyılda ve özellikle 1929 Dünya Ekonomik Krizinde Liberal Kapitalizm'in,
günümüzde de Marksizm-Leninizm'in düştüğü bunalıma düşmemek gibi, bir
üstünlük arzediyor· Bugün Çin'de Denk çıkıyor ve dogmatik Mao'yu rafa
kaldırıyor; bugün Polonya'da Marksist ekonominin çatırdadığını görüyoruz.
Siyasal yönden Marksist-Leninist olan Macaristan, piyasa ekosomisi uygulayarak
Marksizm'in dar doğmasından ayrılıyor. Kemalizm' in doğmatik ve totaliter
ideolojilere karşı üstünlüğü sürekli dinamizmidir. Ancak Mustafa Kemal gibi bir
kimse inklapçılığı ilke olarak kabul ediyor.
Öteki ideolojilerin liderleri kehanetlerini
hep dondurmuştur. Biz Kemalizm'in sürekli dinamizmini, Atatürk'ün temel ilkeleri
doğrultusunda ve akılcı bilimci bir yöntem ile sürdürmek ve ulusal bir ideoloji
halinde oluşturacağımız Kemalizm'i Türkiye Cumhuriyetinin yaşayan ve uygulanan
bilinçli bir kuralı haline getirmek durumunda ve zorundayız.''
1968-69 ders yılında, New York'un Colombîa
Üniversitesi Orta Doğu Enstitüsünde, doktora talebelerine verdiğim ve İstanbul Hukuk
Fakültesi tarafından kitap olarak yayınlanan ders takrirlerinden birinde, Kemalizm'in
Türkiye içinde sürekli olarak devam aden devrimin güdücü ruhu olduğunu
söylemiştim. Nitekim Atatürk'ün ölümünden 42 yıl Atatürk'ün eserini emanet
ettiği kuşakların tehlikli bölgeye sürüklenen Türkiye Cumhuriyetine 12 Eylül
1980'de sahip çıkmasını ve bu zorunlu harekâtın Türk Milletinin büyük
çoğunluğunca onaylanmasını ve alkışlanmasını yukarıda, gözlemimin somut bir
delili olarak kaşılıyor ne Türkiye'de Kemalist İdeoloji peşinden giden kitlelerin
varlığına örnek gösteriyorum.
V
Maurice Duverger, 1964'te yayınlanan ve
dilimize de çevrilen "Introduction a la Politique - olitikaya Giriş" adlı
eserinde, Marksistlere göre ideolojilerin sadece sınıfları yansıttığını
vurguladıktan sonra şunaları yazar: "1796'da Destutt de Tracy'nin icat ettiği
"ideoloji" sözü Marx tarafından başka bir anlamda yeniden ele alınmış ve
bugün artık sık sık kullanılır olmuştur. İdeolojiler fikir, düşünce ve inanç
sistemleridir. Marksistlere göre ideolojileri toplumsal sınıflar yaratırlar.
İdeolojilerle toplumasal sınıflar (Marx'a göre) tek ve aynı gerçeğin birbirini
tamamlayan iki yönünden başka, şey değildirler. Karl Marx 1847'de çıkardığı
"Felsefenin Sefaleti" adlı kitabında şunları yazar : "Kendi maddesel
üreticiliklerine uygun olarak toplumsal ilişkileri kuran aynı insanlar, yine kendi
toplumsal ilişkilerine uygun olarak prensipleri, entellektüel kategorileri de
üretirler." Marx ideoloji terimini çok sık kullanmıştır : Üç ciltlik
"Alman ideolojisi" adlı eserinde, bu sözü başlık yapmıştır. Bu eserde
İdeolojiler, sınıfların durumlarını haklı göstermek amacını güden
düşüncelerle görüşlerden meydana gelme sistemlerdir.
Duverger'ye göre; Marx'ın bu görüşü,
Mars'ın eserlerini yazdığı çağı durumuna belirli bir ölçüde uygundu. Zira o
sıralarda ideolojiler de, siyasi partiler gibi, özellikle toplumsal sınıflarla
ilgiliydi. Muhafazakâr ideoloji ile Liberal İdeolojinin Fransız İhtilâlinden beri
sürüp giden çatışması, toprak aristokrasisi ile sanayici, tüccar, bankacı ve
entellektüel burjuvazi arasındaki anlaşmazlığı açıkça göstermekteydi. Sonradan
Sosyalist İdeoloji sanayileşme ile gelişen yeni bir toplumsal sınıfın,
Proletaryanın ihtiyaçlarını, isteklerini ve emellerini ifade etti.
Fakat Prof. Duverger gibi sol düşünceye
hoşgörü ve sempati gösteren düşünüre göre bile : Marksist görüş kendi devrinde
dahi, toplum sınıflarına oranla ideolojilerin birbirlerine bağlılığını mübalağa
etmekteydi. Zira ideolojilerin gelişmelerinde sınıflardan başka daha birçok unsurlar
da yer almaktadır. Meselâ Milliyetçi ideolojiler, bazan, başka bir ülkenin
boyunduruğundaki bir ülkenin bütün sınıflarının ortak ihtiyaçlarını ifade
ederler.
Nitekim Kemalizm, bu satırlar yazarının
yıllardan beri çeşitli vesilelerle vurguladığı gibi, "sınıfsal" değil
"Ulusal" bir ideolojidir. Kemalizm'i, bir "Modernleştirici
Milliyetçilik" veya "Ulusal Modernleşme" ideolojisi olarak kabul eden
görüş, Türkiye içinde ve dışında giderek yaygınlık kazanmaktadır.
Hal böyleyken, bir öğretim üyesi Ekim
1980'de yayınladığı "Kemalizm'in Özü, Görüşler, Düşünceler" adlı
kitabının önsözünde : "12 Eylülü izleyen günlerde "Kemalizm"
sözcüğü eskisinden de yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı. Ancak herkesin
Kemalizm'den anladığı, ya da anlamak istediği başka şeyler oluyor. Bu bakımdan daha
eski yazılarımdan ikisini de katarak bu derlemeyi bir an önce yayınlamaya karar
verdim. Bu kitaba seçtiğim yazılar genellikle belli bir dünya görüşünün değişik
yönlerini vurgulama savında, özgün yazılardır'' dedikten ve Kemalizm'in adını
Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşının Başkumandanı ve Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu
Mustafa Kemal'den alan bir ideoloji olduğunu ve fakat Kemalizm'de fazla bir sistemleşme
olmadığını belirtmek suretiyle, yani ideoloji niteliğini "lütfen" kabul
ettikten sonra, konuya şu sözlerle giriyor : "Kemalizm'i sağlıklı bir şekilde
anlayabilmek için Osmanlı İmparatorluğunda Tanzimatla birlikte başlayan
"Batılılaşma" çabalarını ve bunun ardındaki sınıfsal dürtüleri iyi
anlamak gerekir. Bunu anlamak için de Osmanlı toplumunun sınıf yapısı
başlangıcından itibaren ele alınmalıdır." Yazarın bu beyanından, Önsözünde
bahsettiği "belli bir dünya görüşü"nün Marksizm olduğunu; yami yazarın,
ulusa bir modernleşme ideolojisi olan ve kendine özgü analitik, pragmatik ve ampirik
metodu bulunan Kemalizm'i Marksist metod ve yorum ile açıklamağa kalkıştığını
görüyoruz.
Orta çağdan bu yana Türk-İslâm
Devletlerinin Kuruluş, gelişme, çöküş ve yeniden örgütlenme süreçlerini
incelediğimiz zaman, Kapıkulunun ortak bir olgu olarak karşımıza çıktığını
vurgulayan yazar, Kapıkulu yaratılmasının ana nedeninin merkezin iç ve dış
düşmanlarına karşı koyabilmek için, elinin altında, kendisine sıkı bir şekilde
bağlı, düzenli bir kadro bulundurulması dileği olduğunu ve Kemalizm'in, bünyesi
değişen yeni Kapıkulunun ideolojisi ve uygulaması olarak karşımıza çıktığını
söyleyebilmektedir.
Herşeyi "sınıf" esası ile
açıklamak uğruna, dogmatik bir görüşten ve önyargılarla yola çıkan bir kafanın,
Ulus Egemenliğe, laikliğe, Halkçılığa dayalı dinamik bir Ulusal Modernleşme
ideolojisi olan Kemalizm yeni Kapıkulu oluşturmak amacı ile kurulmuş bir ideoloji
olarak tanımlamasını hayret ve ibretle karşılıyoruz.
Kanaatimiz şudur ki : Kemalizm'in ideoloji
olduğunu inkâr etmek yoluna gitmemekle birlikte, Kemalist ideolojiyi kendi
saplantılarıma göre tahrif etmek te "Kemalizm Düşmanlığı"nın bir
türüdür.
VI
Mustafa Kemal'in Millî Mücadelenin
başından itibaren Millî Eğitim davası üzerinde durduğunu, 15 Temmuz 1921'de ilk
Millî Eğitim Kongresini açarken şu önemli sözlerle konuya dokunduğunu görüyoruz :
"Şimdiye kadar takib olunan tahsil
ve terbiye usullerinin milletimizin gerileme tarihinde en önemli bir amil olduğu
kanaatindeyim... Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, ali bir heyeti
içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terkeder. Efendiler,
yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin sınırını ne olursa
olsun, en evvel ve herşeyden evvel Türkiye'nin istiklâline, kendi benliğine, millî
geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.
Dünyadaki milletlerarası duruma göre, böyle bir savaşın gerektirdiği terbiye
unsurları ile donanmış olmayan fertler ve bu maliyette fertlerden toplanmış
cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur... Silâhla olduğu gibi dimağı ile de mücadele
mecburiyetinde olan milletimizin birincisinde gösterdiği kudreti, ikincisinde de
göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin saf karakteri kabiliyetlerle doludur.
Ancak, bu tabii kabiliyeti bilecek usullerle donanmış vatandaşlar lazımdır."
Atatürk'ün direktiflerini dikkate alan
Maarif yetkilileri pragmatist bir felsefeden esinlenmeyi düşünmüşler, 1924'te
Bakanlık, ünlü Amerikalı Filozof ve eğitimci olan ve Amerika Siyasal Liberal
düşüncenin temsilcisi addolunan Colombia Üniversitesi Profesörü John Dewey'i
(1859-1952) Türkiye'ye davet etmiş, "Demokrasi ve Eğitim" adlı eseri Talim
ve Terbiye Heyeti üyesi Avni Bey (Başman) tarafından Türkçe'ye çevrilerek, 1928'de
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılmıtır. Bu kitaba "giriş"
yazan Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı ve Felsefe Tarihi Profesörü Mehmet Emin
Erişirgil, Pragmatist Felsefe hakkında, özlü bilgi vermiştir. Prof. Hilmi Ziya
ülken'in "Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi" adlı eserinden
anladığımıza göre Türkiye'de, Pragmatizm'den ilk önce Raza Tevfik söz etmiş,
Mustafa Şekip Tunç William James'in "Terbiye Sohbetleri"ni çevirmiştir.
Fakat Pragmatik Felsefeye bağlanan kişiler olarak Emin Erişirgil ve Avni Başman'ı
görüyoruz. Erişirgil'in, 1926'da yayınlamağa başladığı "Hayat"
Dergisinin birinci sayısındaki yazısında şu satırlar yer almaktadır :
"Rehberimiz ilimdir. Tanzimattan beri Batı'dan memlekete birçok malûmat girdi.
Fakat hakikî ilim zihniyeti çok az yerleşti. Eski terbiye altında ezilen beyinler
Batı kitaplarından bilgi topladılar; fakat müsbet ilim metodu ile zihinlerini
yetiştiremediler. Buı yüzden bilgili kimselere "âlim" dendi. Bunlar,
okuduklrı kitapların dışında, vakıalar karşısında, apışıp kaldılar...
"Hayat" hakiki müsbet ilim zihniyetine karşı gençlikte saygı uyandırmaya
çalışacaktır. Gayemiz bir takım kavramları bilen değil, vak'alar üzerinde
düşünebilen, kuvvetli aydın bir zümre görmektir... Dün müstakil bir vatan
istiyorduk. Oldu. Fakat bu yetmez. Türk Milleti insaniyet içinde yüksek bir mevkiye
sahip olmalıdır... Bu inkılâp Türk Milletini insanlığın ilk safına çıkarmak
için yapıldı. Amerika İstiklâli, Fransız İhtilâli, nasıl yüksek insanî
ülkünün eseri ise, son inkılâbımız da öyledir... Gazi, sadece bir Kumandan
değildir. Bütün içtimaî meselelerde evrensel düşünen büyük bir mütefekkirdir.
O, yalnız millî duyguyu değil, yüksek insanî fikirleri de temsil ediyor."
Emin Erişirgil "Eski ve Yeni Nesillerin
düşünceleri arasındaki fark" adlı önemli yazısında "hayat"
Dergisinin Pragmatizm'e dayanan bildirisini veriyor: En mühim hakikat, hayat ile
temastan, tecrübeden çıkar. Zamanımızın en esaslı vasfı hakikat için tecrübeden
başka ölçü kabul etmemektedir. Türk gençliği düşman saldırısı karşısında
bir tecrübe sahası bulmuştur. Ölüm-dirim mücadelesi, insanlığın esaslı
kabiliyet'inin ne olduğunu göstermiştir. Onun için İstiklâl Savaşı, gençliği
tabiat ve hayatla temas ettirmiştir. Geçmişten kalan soyut teoriler bir savaşta işe
yaramayınca, tecrübenin ve yaşayışın telkin ettiği hakikatlar yerleşmeye
başlamıştır. İstiklâl Savaşının bize öğrettiği felsefi hakikatler şunlardır:
İnsanlığın kudreti iradedir. Fikirler pratikten, hayattan önce ve onların hakimi
değildir. Tersine, fikirlerimiz pratikten ve hayattan doğar... Madem ki, irade ve pratik
esastır insanlığı yükselten sade düşünce değil, pratik ve iradedir.
Mehmet Emin'e göre, şimdi, öyle bir
düşünüre ihtiyacımız var ki, İstiklâl Savaşı neslinin hayattan öğrendiklerini
sistem haline sokabilsin. Tecrübenin verdiği bu kanaatler, fertlerin hareketlerine
tesirli inançlar haline gelebilsin. Türk Milleti kendi içinden böyle bir düşünür,
böyle bir filozof bekliyor.
Pragmatizm'in Batı'nın bugünkü felsefe
düşüncesine en uygun olanı olduğunu söyleyen Mehmet Emin Erişirgil,
"İdealsizlik Tehlikesi ve Darülfünun" başlıklı yazısında da,
kanaatimizce Türk Toplumunda daha sonra patlak veren bunalımı bu sözlerle haber
veriyor: "Türkiye'nin geleceği bakımından tehlike, yeni yetişen gençlerin
büyük idealler karşısında tasasızlığı, kendilerini bir nevi kaba maddeciliğe
kaptırmaları olacaktır. Bugünkü neslin ömrü ideal için cidal ile, padişah
idealini yıkmak, Hayat kudretlerini kemiren kurumları kaldırmak, bağımsız bir vatan
yaratmak mücadelesi ile geçmiştir. Halbuki yarının nesli aynı hayatı
sürmeyecektir. Çocuklarımız uzun sürecek barış anlarında bizim yaşadığımız
heyecanlı devirleri, kuvvetli ortak elemleri geçirmeyeceklerdir. Bugünkü neslin ruhunu
ülkücü yapan içtimai sebepler yarın için yoktur. Bu devirde kolaylıkla kaba
maddeciliğe kendilerini kaptırabilirler. Hayatı blöften, hiçten ibaret sayarak bir
kötümserliğe düşebilirler. Bu tehlike vehim değildir. İşte bugünkü aydınlara
düşen vazife bu ruhların , ihtiyacını sağlamak, Türk Toplumunun iştiyakını
bundan sonra geleceklere aşılamaktır. Bu bakımdan en mühim ödev
"Darülfünun" 'a (Üniversite)'ye düşüyor."
Mehmet Emin Erişirgil ile Avni Başman'ın
daha 1926 yılında Hayat Dergisinde yazdığı bu yazılar, Atatürk'ün inkılâpçı
düşüncelerinin etkisi altında bulunan iki aydın kişinin, Kemalist İnkılâbın
fikir kaynağında yatan pragmatik felsefeyi ortaya koymakta, ve Mustafa Kemal'in Türk
toplumunu çağdaş medeniyet seviyesine yükseltmek için birinci şart olarak kabul
ettiği ve çok kullandığı "zihniyet" kavramını dile getirerek, Kemalist
Inkılâbın tamamlanması için müsbet ilim zihniyetinin benimsenmesi gerektiği
gerçeğini vurguladıkları görülmektedir .Kemalizm'in sadece "şekil"
değil, özellikle "zihniyet" meselesi olduğunu 23 Nisan 1927'de Ankara'da
toplanan Türk Ocakları Atatürk'ün söylediği şu sözlerden de anlamak mümkündür:"Arkadaşlar,
inkılâplar henüz yenidir: dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki
kanaatlerimiz, ancak ileride karşılaşacağımız hâdiselerle gerçekleşir. Fakat
şimdi şuna emin olmalısınız ki, bugün başına şapka giymiş, sakalını,
bıyığını traş eden, smokin ve frakla cemiyet hayatında yer alanlarımızın
çoğunun kafalarının içindeki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır." VII9
Eylül 1922'de İzmir geri alınınca Başkomutan Mustafa Kemal "Şimdiden sonra yeni
ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım" diyor ve sözlerine şöyle devam
ediyordu :'"Dünyada herşey için, medeniyet için ,hayat için, muvaffakiyet
için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak
gaflettir, cehalettir, delalettir. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki
safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkilerini zmaan ile takip eylem şarttır.
Bin, ikibin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu
kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmka elbette ilim ve fennin içinde
bulunmak değildir.''
Atatürk'ün hayatını araştıranlar, onun
daha geçlik yıllarında Selânik'te iken Auguste Comte'u okuduğunu belirtirler.
Bilindiği gibi Auguste Comte'a izafe edilen Pozitivizm, Metafiziği reddeden ve bilgiyi
sadece pozitif bilim ve tecrübeye dayandıran bir felsefe sistemidir. Bugün de geçerli
olan Comte'un metodunda, "Analitik Akıl"a dayanılarak müsbet bir Sosyoloji
bilimi kurulmak istenmektedir.Prof. Afet İnan "Atatürk Hakkında Hatıralar ve
Belgeler" adlı eserinde şunları söylemektedir:
"Atatürk kendi yetiştiği devrin
müsbet ilimlerini, mesleki ihtisası bakımından bellediği vakit, berrak ve müsbet bir
görüşe sahip olabildiğini ve herhangi bir meseleyi riyazi bir katiyetle hedef
tuttuğunu söylerdi. Milletin modern, teknik bilgili fertlere ihtiyacı olduğunda
şüphesi olmayan Atatürk, ihtisasın önemini takdir ederek, Hükümetin yapıcı
unsurlarına en çok değer vermiştir: Sosyal ilimler, güzel sanatların her şubesi,
Atatür'ün Devlet Başkanlığı zamanında, imkan nisbetinde, teşvik görmüştür.
Fakat siyasi ve içtimai ilimler, kendisinin bizzat meşgul olduğu mevzulardır… İşte
bunun içindir ki, daima her yeni nazariyeyi takip etmiş, eskileri ile mukayeseler
yapmıştır.''
Büyük Nutuk'ta Halk Fırkası Programı
hakkında Mustafa Kemal şöyle demektedir:''Neşrettiğim programı, bir siyasi fırka
için yetersiz bulanlar oldu. Halk fırkasının programı yoktur, dediler. Filhakika,
''Umdeler'' namı altında malum programımız itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri
tarzda bir kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Milletin maddi ve manevi yenileşmesi ve
gelişmesi yolunda fiil ve icraat ile sözler ve nazariyata tekaddüm etmeyi tercih
ettik.''
Mustafa Kemal'in Pragmatizm ile ilgisini
ortaya koyan olay, yukarıda da dediğimiz gibi Pragmatik düşünceyi güç ve itibara
kavuşturan ve Amerikan siyasal temsilcisi addolunan John Dewey' in 1924'de Türkiye'ye
davet edilmesi ve 1928'de "demokrasi ve Eğitim" adlı ve eğitimde otoriter
metodlar yerine uygulama ve deneye yer veren ilerici eğitim hareketinin öncüsü olan
eserinin Türkçeye tercüme edilmesidir.Bilindiği gibi; pragmatizm'e göre
"gerçek" ancak deneyin sonucudur. Bu felsefe hiç bir metafızik inanç ve
dogmayı kabul etmez. Pragmatizm, evvela C. S. Peirce (1839-1914) adlı Amerikalı filozof
tarafından ortaya atılmış, Harward Üniversitesi filozof ve psikoloğu William James
(1842-1910) tarafından geliştirilmiş ve nihayet ünlü Amerikan fılozof ve eğitimcisi
ve Columbia Üniversitesi öğretim üyelerinden John Dewey (1859-1952) de ABD' de egemen
düşünce ekolü haline getirilerek, Amerikan siyasal düşüncesini temelinden
etkilemiştir.William James 1907'de yayınlanan ve daha sonraları Türkçeye'de çevrilen
''Pragmatizm'' adlı eserinde özetle şunları söyler: Bir pragmatist… soyutluktan,
kötü (a priori) uslamalardan, değişmez ilkelerden, kapalı sistemlerden yüzünü
çevirir. Somutluğa doğru, tam uygunluğa doğru, aksiyona doğru ve kuvvete doğru
döner. Bu, ampirik mizaca samimi olarak yol vermektir... O sadece bir metoddur. Hiç bir
dogması ve metodundan başka bir doktrini yoktur. Kendisini hiç bir felsefe doktrini ile
sınırlamayan Atatürk'ün, idealist, idealist olduğu kadar pragmatist olduğu
söylenebilir. Bu neden ile, Kemalizm'i felsefî yönden ifade edecek en uygun terim
Özgürlükçü Demokrasinin de temeli olan "plüralizm" olabilir.





