Ek: VIII
Türk milletini oldu bittileri kabul eder, bunlara baş eğer sananlar; Türk tarihini
dikkatle okumalı, ibret örnekleri almalıdır. Osmanlı Türkleri tarihinde (Edirne
vakası) adıyle anılan ve korkunç bir facia ile biten bir olay vardır. Hezarpare Ahmet
Paşa vak'ası yanına bunu da kaydetmeliyiz.
Bakınız nasıl oldu:
II. Mustafa, hocası Feyzullah Efendiyi çok sayardı, onu şeyhülislâm yaptı. Hoca
devletin her işine karışmağa başladı. Otoritesini kuvvetlendirmek için olacak, hem
bütün akrabalarını büyük memuriyetlere tayin ettirir oldu. Bunlar görevi kütüye
kullanmanın çeşitlisini yapar oldular. Sadrazam bile şımarık hocanın baskısı
altında kaldılar. Padişah göz yumuyordu. Bunlar da seslerini çıkaramıyorlardı.
Günün birinde millet ayaklandı. II. Mustafa tahttan indirildi. Ve hoca yakalanarak
işkence içinde öldürüldü:
Önce burnu, sonra kulakları ve en sonra dudakları kesildi ve koparıldı, eşeğe
ters bindirildi, gem yerine kuyruğu eline verildi, sokak sokak gezdirildikten sonra
elleri, bacakları kırılarak kafası kesildi.
Hoca bu hal ile Edirne caddelerinde sürükleniyordu.
Nihayet papazlar getirildi, Hristiyan âyini üzerine ellerinde mumlar olduğu halde
hocayı götürmeye başladılar. Bu da kâfi gelmedi. Bir ses yükseldi:
''Bu haizin cesedini vatan toprakları kabul etmez, Meriç'e atınız!'' dedi (1)
Ceset Meriç'e atıldı ve Meriç'in suları onu Akdeniz'e balıklara yem olmak üzere
sürükledi ve götürdü.
Dikkat ediniz, Türk milleti o kadar oldu bittilere gelmiyor ki, saati çalınca dini
temsilcisi şeyhülislâmı bile yakasından tutarak ondan en korkunç bir tarzda hesap
soruyor. Sonra dinin en büyük temsilcisi halifeyi makamından indiriyor ve hapis ediyor!
İbret!..
Ek: IX
Çarlığın düşüşü.
Fransa İhtilâli ile mukayese.
Rus İhtilâlinin Fransa İhtilâli'ne benzeyişi
Petrograt'ta halkın memnuniyetsizliğini arttıracak tesadüfî bir sebep ortaya
çıktı. Meselâ trenlerdeki bozukluk ve bunlarla ilgili bürolardaki ihmalcilik,
buğdayın gelmesini geciktiriyordu. Fırıncılar pek az un alabiliyordı. Ekmek tedarik
edebilmek için, kar ve çamur içinde fırınlarda sıra beklemek lâzımdı. Bazı
işçi mahallerinde ekmek bulunmaz oldu.
Damla bardağı taşırdı.
21 Şubatta kızgın kütleler tarafından ekmekçi dükkânları yağma edildi. Ertesi
gün büyük Pontilov maden fabrikası grev yaptı. Ve işçileri mahallelerde 'ekmek!...'
diye bağırarak gösteride bulundular.
Aynı günde II Nicolas Mohilev'deki genel karargâhına gitti. Payitahtı bir daha
göremeyecekti. Karısını ve beş çocuğunu sarayada bırakmıştı.
Halk polisle karşı karşıya
23 şubatta birçok fabrika işçinin uluslararası bayramını kutlamak için
çalışmadılar. Nümayişçiler şehrin merkezine gelince polisle kapıştılar. Fakat
kan dökülmedi. 24 Şubatta grev devam etti. Kazan kilisesi önünde büyük bir miting
toplandı, başlarında İhtilâlci ameleler ve liberaller bulunuyordu. Bu günün
akşamı kütle ve polis elletiler. Bir çok memur paralandı. Protopopov savunma
plânını uygulama alanına koydu. Evlerin çatı aralarına mitralyöz saklıyarak
asileri süpürmeye başladı.
Halk ve asker
25 Şubatta, halk, kütle halinde şehrin merkezine yürüdü. Muhafız müfrezeleri
geçmesine engel olmadı. Askerler, subaylar aldırış etmediler. Bilâkis herkesi
sempatik bulmaktadırlar. Yalnız polis yaşadığı idareyi savunuyordu. Birçok
çarpışma oluyor, yaralılar ve ölüler var.
Sovyetlerin temeli
Aynı günde fabrikalar, amele mebusları şûrasına delegelerini seçiyorlar. Bu
şûra bilahare adı Rus İhtilâli'nde yaşayan ve yaşamakta olan Sovyetlerin tohumu
oldu. Akşam Düma meclisinin ilerici gurubu ellerini halkın kanına bulamamış
hükûmetle her türlü ilişkilerini kesmeye karar verdi.
26 Şubatta Nevski üzerinde yerleşen en sadık askerlerle asker kıyafetine girmiş
polisler, mahallelerden gelmekte olan kafileyi ateşle karşıladı. Bir çok ölü
vardır. Hemen her yerde sivil memurlar saçak altlarından gösteri yürüyüşü
yapanlara ateş etmektedirler.
İhtilâl hükûmeti
27 Şubat kesin gündür. Hemen bütün şehirdeki asker Çar'ın aleyhine döndü. Bu
gün İhtilâlin ilk hükûmeti kuruldu.
Sabahın onuna doğru şehrin merkezine yakın Volhıni muhafız alayından bazı
askerler sokağa çıktı. Başlarında Kirpit Milkov çavuşla subay namzedi Astakov
bulunuyordu. Bunlar, Litovski, Priobrajenski alaylarındaki arkadaşlarını kolaylıkla
baştan çıkardılar. Bu asker kütlesi başlarında hiçbir subay bulunmaksızın, bando
çalarak Nevski'ye doğru yürüdü. Geçerlerken tersaneyi yağma ettiler ve
direktörünü öldürdüler. Direktör bir general idi. Bundan sonra adliye sarayını
yaktılar.
Ve nihayet bütün askerler ilk ayaklananları takip ettiler. Muhafız alaylarından
biri Siminovski alayı, bunlara iştirak etmemekte direndi. Kazaklar tarafından
sarıldı. Uzun bir çarpışmadan sonra âsi kıt'alara iltihak etti. Askerler ve
işçiler ellerinde kızıl bayraklar olduğu halde Marsesyez ve Rus İhtilâl havaları
söyliyerek kendilerini selâmlayan halkın alkışları ve selâmları arasında şehri
dolaşıyorlar. Halk çoktan beri özlenini çektiği hürriyete kavuşmuş oluyordu.
Bütün alınlar parlıyordu, güneş bu güzel kış gününü aydınlatıyordu.
Sıra ile alaylar Taorid Sarayı'na geliyorlar Burası bütün sevinç ışıklarının
birleştiği bir ocak halini aldı. Hiçbir taşkınlık bu aydınlığı kanla lekemedi.
Tanınmış giriciler yakalanarak Düma'ya götürüldü. Fakat tecavüze uğramadılar.
Hatta halkın firavun lâkabını verdiği polisler bile şiddetle takip edilmek,
döğülmekle beraber nadiren öldürdüler.
Adlî dosyalar yanıyor
Her yerde politika suçlularını tahliye ettiler. Emniyet müdürlüğünün
dosyalarını sokaklarda sevinç ateşi olarak yaktılar. İhtilâlcilerin yanık, adlî
sicilleri havada uçtu... Okhrana tahrikçi ajanlarınınki de böyle oldu.
St. Paul ve St. Pierre alındı
İmparatorların mezarlarını ihtiva eden ve diplerindeki zindanlarda İhtilâlci
nesiller çürüyen St. Pierre ve St. Paul kalelerini halk kolaylıkla ele geçirdi.
Bastil Fransız halkının eline bu kadar kolay geçmemişti.
Rodzianko, Çar'a çektiği telgrafta, memleketin ve hanedanın mukadderatını
memleketçe güvenilir bir zata bırakmasını rica etti. Bu telgraf da bir gün evvelki
gibi cevapsız kaldı. Aksine olarak Rodzianko aldığı 27 Şubat tarihli emirname ile
Düma'nın dağıldığını öğrendi. Çeşitli partilerin şeflerini hemen şûra
halinde topladı. Bunlar Düma'nın dağılmamasına karar verdiler. Sonra, hükûmet
merkezinde asayişin geri gelmesi için bir icra komitesi kurdu. Saat 13'de Prens
Galiçin, Radzianko'ya istifasını telefonla bildirdi. Çarın son nazırları da Mari
sarayında son bir toplantı yaptılar.
Düma dağılmıyor
Bu barış gününün sözde birliği içinde güçlükle seçilebilen tek bir
muhalefet görüldü. Düma içinde işçi ve asker milletvekilleri icra komitesi
reisliğine Tchkeidze, ikinci reisliklerine Skobelev, Kerenski geldiler. Üçü de
Düma'da sosyalist aza idiler. Bu komite aynı günde şehirdeki işçi ve askerlere
yayınladığı beyanname ile bölük başına ve bin işçiye birer delege
göndermelerini bildirdi. Hâlâ anlaşma halinde idiler. Hiç kimsenin hatırına''Bu onu
öldürecek!'' fikri gelmemişti.
28 Şubat günü, bir gün önceki esere devam etti ve tamamladı. Bugün iki Sibirya
alayı gara çıktı. Ve Düma'ya kendini takdim etti. Bu alaylar sabık hükûmet
tarafından muhtemel kargaşalıklara karşı getirilmişti. Bunun gibi Çares Koselu'du
bulunan diğer bir alay yemin için vazifesini bırakarak meclise geldi. Her yerde bu
suretle hareket ederek vazifelerini bırakan müfrezeler karşısında, Genelkurmay Reisi,
gizli bir mektup göndererek Düma'daki geçici komiteyi tanıdı.
Çarın nazırları sığındıkları amiral sarayında esir edilerek Düma'ya
sevkedildiler. Bunlarla beraber yüksek devlet memurları ve polisler buraya getirildi.
Taşkınlıklar oldu. Asker kafileleri Astoria otelini harap ettiler. Buraya hükûmet
merkezinden geçen subaylar inerdi. Askerleri şura dâvet etmek isteyen bir general
parçalandı. Birtakım özel oteller de tahrip edildiler. fakat yağmalar pek azdır.
Mahzenlerde elde edilen şarap şişeleri duvarlara çarpılarak kırıldı. Hem de
askerler tarafından.
Polisin dağılmasına rağmen disiplin yolundadır. Kafile mutlu, uysal, iyi bir
çocuktur. Kırmızı kokartlı bir subay namzedi, yahut, açık gözlü bir Yahudi talebe
bu akına yön verebilir veya onu durdurabilirdi.
Bu askerlerin en büyük zevki süngülü tüfeklerle şehri kamyonla veya otomobille
dolaşmak ve ''Hurra! Yaşasın hürriyet! Yaşasın halk!'' diye seslerinin çıktığı
kadar bağırmaktı. Siviller onları alkışlıyor, ellerini sıkıyor, onlara yemek
veriyor, onlar için yardım topluyor ve yollarında aşçı kadınlar kırmızı
entarilerini yırtarak onlara kırmızı kokart yapıyorlardı.
Eski rejimi savunmayı kimse düşünmedi. Hatta mesleğe mensup subaylar bile. Gerçi
bunlara İhtilâlin mazlumları denildiyse de, tarih, hatalarını söylemek hususunda
sükût etmeyecektir. Bu hataların birincisi Çarın leh ve aleyhinde saf
almamalarıdır. Siperlerde veya kışlalarda İhtilâlci propagandayı teşvik etmemekle
beraber hazmedenler, adamlarının hürriyetinin fethi için yürüme davetine cevap
veremediler. Tereddüt ettiler ve iki gün saklandılar. Üçüncü gün, 1 Mart'ta Düma
askerî komisyonunun bütün subaylara yapılan tebligatı üzerine ihtiyar generalinden
kaputları kırmızı astarlı subay namzetlerine kadar hepsi vatanseverlik vesikasını
almak için Düma binasına doldular. Geç kalmaktan korkarak titreyen bu kafile itina ile
iliklerine kırmızı kez parçaları takmışlardı!
Bu subaylar arasında, özellikle muhafızlar içinde birçok monarşistler vardı.
Bunlardan ne kadarının Çareskoselö'de çarın teftişi sırasında tıpkı prens Andre
Tolstoy gibi kalpleri titremişti. Bununla beraber hükümdara yaptıkları yemini yerine
getirmek için bunlardan hiçbirisi birkaç arkadaşını toplıyarak çarı savunmaya
gitmedi, hiçbirisi ''Yaşasın Çar!'' diye bağırmadı, hiçbirisi nişanlar içinde
takırdayan göğsünü âsilere geremedi.
Hatat Çareskoselo'de hükümdarın mahut kafilesini göre subaylardan hiçbiri karşı
çıkmaya yeltenmedi. Özel maiyet alayını teşkil eden kızıl kazaklar bile kütle
halinde, Düma'ya sadakat yemini etmeye geldiler.
Çarın bahtsızlığı
Rusya'nın Louis XVI'sı, yüz İsviçreliye malik değildi.
Hatta ailesinden bir kısmının ihanetine uğradı.
Çareviç'ten sonra tahtın muhtemel namzedi olan büyük Dük Cyrill ile büyük Dük
Michel kumandaları altında bulunan donanmanın tayfalarıyla Torit sarayına yemin
etmeye geldiler!
Fransa'ya sığınan bu sahte Fîlip-egalite, bugün kendisini ''bütün Rusya'nın
Çar'ı'' saymaktadır.
Kısacası, efendilerine karşı yalnız birkaç polis ödevini yaptı. Teslim olmaktan
ise ölmeyi üstün buldular.
1 Mart'tan itibaren İngiltere, Fransa büyükelçileri Düma'daki muvakkat komite ile
münasebete girdiler. Bu komite yeni durumun hâkimi görünüyordu. Komite azaları,
delege heyetlerini kabul ediyorlar. Balkona çıkarak kesif asker kafilelerine hitabelerde
bulunuyorlar, çarçabuk vücuda getirilen, kolları kızıl kordelâlı komiserlere
emirler veriyorlardı. Bunlar kütle saflarını açıyordu.
Düma Sovyet halini aldı
Büyük toplantı salonunda, yüzleri sert, aynı renk kaputlu, eski püskü ceketli
insanlar oturuyorlardı. Bu geniş anftiatr on üç senedenberi yapmacık
milletvekillerine ve onların boş hitabelerine sahne olmuştu. Bugün, Sovyetin işçi ve
asker temsilcilerinin birinci toplantısına sahne oluyor.
Hazır olanlar, hatipler, kim olursa olsun yorulmadan alkışlıyorlar. Bunlar Düma
azaları aydın Yahudiler, mahkûm olup da tahliye edilen politika suçluları, hatta
havaî mavi renk elbiseli bir Fransız subayıdır. Bu subay, asker arkadaşlara disiplin
talimi için gelmiş, fakat hiçbir şey yapamamıştı.
Hatiplerin bir kısmı halkı tetik davranmaya ve Düma'nın burjuvalarına inanmamaya
davet ediyor. Çünkü birliğin güzel rüyası iki gün sürdü.
Proleter İhtilâli başlıyor
1 Mart'ta kayda değer bir olay oldu. Bu Kuroniştat deniz askerlerinin
ayaklanmasıdır. Bu hareket neticesinde Amiral Viren öldürüldü. Bu, enerjik bir
grubun ilk gösterisidir ki, proletarya İhtilâlinde faal bir rol oynayacaktır.
2 Mart, iki önemli olaya sahne oldu: Bunlar, geçici hükûmetin kuruluşu ve II.
Nikola'nın tahtından vazgeçmesidir.
Yeni hükûmet
Çarlığın ağır mirasını toplayacak olan hükûmet, Düma'nın geçici komitesi
tarafından kuruldu. Fakat başlangıçtan beri Düma'nın komitesi iş başında ortak
olmak istedi. Adliyeye işçi partisinden yalnız Kereniski'nin gelmesiyle kaldı. Fakat
bu iştirak olayı ciddî ve tehlikeli idi. Çünkü İhtilâl iktidarının kaynağı
hakkında bulanıklık vardı.
Başvekil ve İçişleri Bakanı Prens Livov idi. Bu adam liberal idi. O, büyük arazi
sahiplerinden olup, büyük politikaya namzet değildi. Kade partisi geniş ölçüde
temsil edilmişti. Bu partiden bilgin tarihçi ve kuvvetli hatip Milioukov Dışişleri
Bakanlığına, Nekrassov Bayındırlık Bakanlığına, profesör Manuilov Millî
Eğitime, Chingerief Tarıma getirilmişlerdi. Bu partinin radikalliği ona hadiselerin
idaresini vadeder gibi görünüyordu. Kadelerden biraz geri olan Terakkiperverler partisi
Başvekil Livov'dan başka Moskova'nın büyük tacirlerinden enerji sahibi Konovalos
Ticaret, Kiev'in büyük ve genç şeker fabrikacısı Tereçke Niko Sanayi ve Maliye
bakanlıklarına getirilmişlerdi. Bu adam İngiltere Büyükelçisi Buchahan'la gizli
olarak İhtilâlin hazırlanmasına iştirak etmişti. Octobrist partisine gelince, bu
evvelce Düma'da pek kuvvetli olmakla beraber, şimdi kabinede bir üye
bulundurabiliyordu, o da, lideri Goutehkov idi; Millî Müdafaa Vekâletine getirilmişti;
faal ve zeki idi. Ordunun meclis encümenine uzun zaman reislik etmişti.
Çarlar rejiminin düşüşü
Bu geçici hükûmet kurulurken çar tahtından vazgeçiyordu. Bu sırada Çar Pskov
garında bir türlü Çareskoselo'ya varamayan tren taslağında bulunuyordu. Demiryol
işçisi tarafından oyalanarak durdurulmuştu. Çark durumu kendisinden gizledikleri
için endişeli dostları tarafından votka ile sarhoş edilmişti. Fakat namuslu general
Rousski ona durumu anlattı. II Nicolas Goutehkov ile Chonlgine'i düşmanın
komiserlerini kayıtsızlıkla kabul etti. hiçbir harekette bulunmaksızın hiçbir
üzüntü duymaksızın kâğıdı imzaladı. Modern Avrupa hükümdar ailelerinin en
mutlak hanedanı üç asırlık hükümranlığına bu suratle nihayet vermiş oluyordu.
II Nikola, sadece Kırım'a çekilerek orada pek sevdiği çiçekleri ile meşgul olmak
arzusunu izhar etti.
Feragatnamenin imzası
Kendisine uzatılan feragat kâğıdına o zaman 14 yaşlarında bulunan oğlu Aleks'yi
de koymuştu. Bu suretle küçük kardeşi büyük Dük Michel lehine saltanatı
terketmiş oluyordu. Bunun sadeliği, mahcupluğu, Moskova avukatlarından birinin
kızıyla evli bulunması onu bütün ihtiraslarından ayrı düşürmüştü.
Nikola 3 Martta imzaladıı beyanname için hiçbir güçlük göstermedi. Bu beyanname
ile Rusya'nın müstakbel rejiminin ne olacağını toplanacak kurucu meclise
bırakıyordu.
Rusya fiilen cumhuriyet olmuştu.
Ek: X
Dil ve tarih meselesi
Atatürk'ü, sadece siyasal, ekonomik, sosyal bakımlardan, cihan tarihindeki büyük
seleflerinin üstünde görmek, düşünmek ve yargılamak, tam bir şey olmaz
Atatürk'ün başka yönlerden de önce gelenlere üstünlüğü vardır.
Atatürk vatan ve millet kurtarmakla kalmadı. Atatürk siyasal, sosyal, ekonomik
bakımlardan en radikal reformları başarmakla kalmadı. O, Türk milletine eski
tazeliğini, eski çevikliğini, eski canlılığını vercek çareleri de düşündü.
Bunları olanca hızıyla geliştirmeye çalıştı. Ne yazık ki ömrü vefa etmedi.
Bununla beraber ölümüyle, açtığı bayrak yere düşmedi. İsmet İnönü'nün eline
geçti. Bayrak o hızla esmekte ve yürümektedir.
Dil, tarih işlerini bu sırada anabiliriz. Bu teşebbüsler Türk milletini yeni bir
rönesans devri açmaya itti.
Yine, Atatürk'ün dilde yapmak istediği temizlik, onu tam anlamıyle mümkün olduğu
kadar öz Türkçe haline koymak davasıdır. Bu ise onun başardığının en
büyüklerindendir; hattâ en büyüğüdür.
Atatürk ve Firdevsi
Acemin Firdevsi'si Şehname'sini yazıp bitirdikten sonra:
''Artık Fars ırkına ölüm yoktur. O diline sahip olmuştur,'' diye öğünmüş
ise, Atatürk de dil alanındaki teşebbüsüyle fazlasıyla öğünebilir. Çünkü o,
Firdevsi rolünü de üzerine almıştır.
Arnt, ne diyor
Alman şairi Arnt, dil bir milletin yarısıdır, diyor. Bence dil bir milletin
yarısı değil, fakat hepsidir. Dil her şeydir. Dilini kaybetmiş bir millet
gösterilemez ki, 'Ben milletim!' diyebilsin.
Mısır'da Çerkezler
Meselâ Mısır'da dilini kaybeden Çerkezler, hâlâ Çerkez milletinden,
milliyetinden olduklarını söyleyebilirler mi?...
Atatürk, divan edebiyatı ve onu sürdürenler elinde kaybolmak tehlikesiyle karşı
karşıya kalan Türk diline, bir büyük atılım vererek ona kuvvet aşıladı ki, bu
sadece bugünkü Türkiye için değil, yarınki Türk dünyası, Türk birliği için de
en radikal bir güvençtir.
Biz bütün felâket, çöküntü, hatta yıkılış çağları içinde bile dilimizin
sağlamlığı ile öğünebiliriz.
Esas kültürü medrese olan, Arap ve Acem'den etkilenen divan edebiyatı, ancak
saraya, medreseye ve onlara bağlı kalanlara hitap edebildi. İleri geçemezdi ve
geçmedi. Halk ve köylü ana diliyle, güzel Türkçeyle söyledi.
Dilimizin sağlamlığını belirtmek için bir olayı anlatmaklığım pek faydalı
olacaktır.
Türklük ve İsviçre
İsviçre devletinin büyük çoğunluğunu Alman ırkı teşkil eder. Fakat bir
Berlinli Almanla, Berlin'e trenle yarım saat mesafede bulunan Friburglu dağlı Alman
birbirlerini anlayamazlar. Yahut zorlukla, binbir güçlükle anlaşırlar.. Fakat yine
birliklerini muhafaza etmektedirler.
Türk milletine gelince, Sibiryalardan, Baykal gölü kıyılarından tutunuz da,
İran, Rusya Azerbaycanlarından, bütün Doğu Türklüğünden; ta Akdeniz kıyılarına
kadar yayılan Batı Türkleri birbirini anlamakta zorluk çekmezler.
Temiz ve sade Türkçemiz, edebiyat Türkçemiz, edebiyat Türkçesi olduğu gün,
biribirini anlayan Türk dünyasında, nasıl bir Türk kültür birliğinin
doğacağını tahmin etmek zor bir şey olmaz.
Atatürk yalnız geçmişi tasfiye etmedi. O yalnız hali sağlamlaştırmadı.
Yarını ve yarınlara egemen olacak en sağlam temelleri de attı.
Türkün bütün geçirdiği felâketlere rağmen millet halinde tutunmasının
nedenlerini meşhur Türk severlerden Leon Kahun Türk dilinin dayanıklığında bulur.
(1)
Ali Şîrnevai ve Fuzûlî ne diyor?
Ali Şîr Nevai'nin Türkçe Türkçe diye ettiği feryadı dört asır sonra
Atatürk'ün atılımı doyurmuş bulunmaktadır.
Bu Türk devlet adamına ve büyük şaire göre Türkçe dillerin en zenginidir.
Dillerin destanıdır. Türkçe konuşmak ve Türkçe yazmak lâzımdır (2). Fuzûlî de
(3) bu fikirdedir. Şemseddin Sami'nin Kamusu Türkî mukaddemesi de bunu pekleştirir.
Atatürk ne diyor
Atatürk diyor ki:
''Türkçe, dillerin en güzeli, en zenginidir. Yeter ki, bu dil şuurla işlenmiş
olsun!''
Bence edebiyatımızda, Arap ve Fars ve diğer milletlerin kelimeleri yerine öz
Türkçe kelime kullanan, Türk birliği temeline bir kaya parçası konduruyor demektir.
Lastik Said'in bir şiiri
Meseleyi şöyle, kısaca ifade edebiliriz:
''Arapça isteyen urbana gitsin
Acemce isteyen İran'a gitsin'
Frenkçe isteyen Frenkistane gitsin
Ki biz Türküz bize Türkçe gerektir''
Bu mısraların nazımı Lâstik Said'dir. Ruhuna rahmet..
Redslob'ün mütalâası.
Redslob, Prensip des Nationalites'inde diyor ki: ''Milletler kendilerini bulurlarken
dilin değeri artar. Kendi kişiliklerini bu suretle göstermeyi ararlar. Millî
ruhlarını bulunca dillerini de keşfederler. Bunun için Dante, Servantes, Shakespeare
vatan yaratıcısıdırlar.''
''Reform zamanında halk dili ruhların hayatında derin kökler salar. Bu suretle
millî dil yeniden ele geçen imanın dili olur. Kilise gibi evrensel olan Lâtince yerini
millî dile bırakır. Reformcular halka kendi dille hitap ederler. Halk kendi diliyle
söyler. Bu İncil'in millîleştirilmesidir.. Luter de böyle yaptı.'' (1)
Atatürk de böyle yaptı.
Kur'an Türkçe oldu.
Tarih hareketi
Atatürk'ün, tarih bakımından yaptığı büyük atılım, onun, büyük
eserlerinden biridir.
Bu atılım, Türk milletine yeni bir atılıma güç ve kuvvetini verdi.
Milletler moral ve maddî benliklerini hatıralarla kuvvetlendirirler. Hele bu tarih
bizimki gibi, insanlığın en büyük eserlerini ifade ediyorsa, güçlendirme ölçüsü
de o derece büyük görünüşlü olur.
Cirnayef ne diyor
Türk tarihi hakkında Rus genarali Çirnayef diyor ki: ''Türkü yok etmek için
tarihini kaldırmak lâzımdır.''
Hilâfet ve saltanatın kaldırılmasından sonra, millî bir politika izlenmesi
zorunlu idi. Bu yüzden millî tarihimizi çıkarıp ortaya koymak ve bütün Türkleri
bunun saçakları altında toplamak, bunları moral bakımından beslemek lâzımdı.
Atatürk bu gereksinimi de başarmakla hem dil, hem de tarih görünümünden bir büyük
yeni doğmanın ve yeni dirilmenin temellerini attı. Günler geçtikçe bu bina
yükselecek ve yükseldikçe Türklüğün kültürel birliği kuvvetlenecek,
gerçekleşecektir.
Ödevimiz
Atatürk modern Türk devletini kurarken onu eksiksiz kurdu.
Bu kurulan ve yarınlara çok şeyler söz veren kurumu işlemek ve beslemek bizim ve
yarınki nesillerin ödevidir.
Aşağıdaki yazılarım vaktiyle Ulus gazetesinde başmakale olarak çıkmıştı.
Atatürk'ün dil işine verdiği önemin mânasını belirtmek içn buraya ek olarak
konulmasını faydalı buldum.
Dil meselesi
''On beş gün kadar önce, edebiyat öğretmenlerimiz, Sayın Kültür Bakanımızın
başkanlığında toplandılar. Ve çok önemli kararlar aldılar: Bir (Türk edebiyatı
tarihi) yazılacak ve bir 'Türk antolojisi' bastırılacaktır.
Bu geniş ve kavrayışlı düşünceyi, görüşü alkışlamamak mümkün mü? Ancak
bu işi başarmak için nasıl bir metot, bir sistem takip edilecektir?
Bilmiyorum.
Yazılacak tarih ve antoloji; 1. Sadece 'Divan edebiyatı'nı, 'Tanzimat
edebiyatı'nı, 'Edebiyatı cedide'yi, 'Fecriâtî'yi mi içine alacaktır? 2. Yoksa,
bütün Türk edebiyatını mı?
Bu sorular hakkında düşünebildiklerimi şuracığa iliştirmeye çalışacağım.
Gerek edebiyat tarihinde, gerek antolojide takip edilecek medot, biraz önce tesbit
ettiğim birinci sorunun anlamında ise, zahmete değmez. Bu yolda yazılmış elimizde
hayli şeyler olduğu gibi, yabancı dillerde de mevcut zengin eserler vardır.
Meselâ, Köprülüoğlu Mehmed Fuad'ın rahmetli Şehabettin Süleyman'la yazdıkları
nefis Osmanlı Edebiyat Tarihi ve son zamanlarda, bu çapta olmasa bile yazılan tarihler,
bir araya toplanarak, en mükemmel bir 'Osmanlı Edebiyatı Tarihi' elde edilebilir.
Hele muhtelif tezkerelerle, Mister Gibb'in altı ciltlik İngilizce Osmanlı Şiirleri
Tarihi'nden de istifade edilirse, ortaya konacak eser, -eski deyimiyle- bir şaheser olur.
Hatta, yalnız Mister Gibb'in, bütün bir ömür çalışarak vücut verdiği Osmanlı
Şiirleri Tarihi, Türkçeye çevrilirse maksat yine elde edilmiş olur.
Yok, böyle değil de, karar altına alınan eserler, yeni dil cereyanına göre
hazırlanacaklarsa, yâni ikinci soru gereğince yapılacaklarsa, millî bakımdan en
büyük bir eserin doğumunun arifesini yaşıyoruz demektir. Bayramına hazırlanalım.
Neden?
Önce şunu kaydetmeliyim ki; Divan edebiyatı Türkçe değildir. Osmanlıcadır.
Osmanlıca ise, grameri, sentaksı, kelimeleri yönünden Türkçe değildir. Daha çok
Farsça ve Arapçadır. Burada binde bir Türkçeye rastlanır.
İtiraf ederim ki, Divan edebiyatı yüksek bir eserdir. Türk malıdır. Onu
yaratanlar Türktürler. Ve bunların içinde görüş, duyuş, seziş, incelik
bakımından çaplarına varılmaz dâhiler vardır. Fakat ne yazık ki, kullandıkları
dil Türkçe değildir. Etkisinde kaldıkları eğitim, kültür Türk değil, hemen
bütünüyle denecek derecede Fars ve Araptır. Biz buna nasıl Türk edebiyatıdır,
Türkçedir, diyebiliriz?
Farzedelim, Bakî, sırf Arapça yazsaydı yahut Nedîm, sırf Farsça söyleseydi;
divanlarını Türkçedir diye, 'Türk Edebiyatı Tarihi'ne geçirecek miydik?
Divan edebiyatı, Farsça ve Arapça söyledi, Fars ve Arap zevkiyle söyledi,
kültürüyle beraber. Fakat bir Farsça ve Arapça söyledi ki, Fars okusa anlamaz, Arap
okusa anlamaz! Türk okusa binde birini anlar. İşte bu dilin adı Osmanlıcadır.
Bâkî'ni kaside ve mersiyelerini, Nefî'nin Sâkînâme'sini, Nailî Kadîm'in
gazellerini anlamaya imkân var mıdır?
Meselâ, Bâkî'den:
Hengâmı şeb ki künkerei tâkı asüman
Zeyn olmuş idi şulelenip şem'i ahteran
Diğer bir parça:
Ey pây-bendi dâmgehi kaydi namu nenk
Tâkey havayı meşgalei dehrî bi-drenk
Meselâ, Nefî'den:
Merhaba ey câmı minayı meyi yakut-renk
Devri gelsin senden öğrensin sipihri bi-drenk
Meselâ, Naili Kadîm'den:
Ey kilki siyah - came eğerci dü - zebansın
Amma ki hasekrizi rehi gecrevi şansın.
Bunları anlamak, manalarına intikal etmek şöyle dursun, burada kullanılan
kelimeleri Türkçemize çevirmek için eldeki lûgat kitapları kâfi değildir.
Medenî milletlerden birinin dilini öğrenmek, Osmanlıcayı öğrenmekten daha
kolaydır! Ve bunda şüphe yoktur.
Hele Şefiknâme'yi, bugün kaç kişi anlayabilir? Zaten önce Şefiknâme okunur,
sonra Arapça ve Farsça öğrenilirdi. O Türkçe değil, sanki Farsça ve Arapça
öğrenmek için bir anahtardı!
Tanzimat edebiyatı, Edebiyatı cedide, bu mektepler, bazı -ayrıklar bir yana- dil
görümünden, divan edebiyatından uzak şeyler değildir. Kültür bakımına gelince,
Farsdan ve Araptan ayrıldılar. Fakat garbın şeklini aldılar. Garp kültürü, onlara
ve onlar, Garp kültürüne sinemediler.
Fecri âti, Yakup Kadri bir yana konursa, sembolizm üstadı Hâşim bile yerinde
saydı denebilir. Bütün bunlar Osmanlıcadan ileri geçemediler.
Bizde dil inkılâbı, millî mekteple başladı denebilir. Atatürk, bu mektebi daha
ilerilere götürecek esasları gösterdi.
Nasıl bir tarih ve antoloji yazılmalı? Mümkün olsa da, bütün Türk dilini
kavrayan bir edebiyat tarihi yazılsa ve yine mümkün olsa da, bütün Türk dilini
kavrayan bir antoloji basılsa! Buna şimdilik, hazırlık imkân vermiyorsa, Batı
Türklerininki mutlaka yazılmalıdır. Yani, aşağı yukarı bin yıllık bir Türk
Edebiyatı Tarihi!
Bu tarih ve antolojiye kimler girecek?
Mevlânalar, Sultan Veletler, Yunus Emreler, Süleyman Çelebiler, Âşık
Paşazadeler, Hacı Bayramlar, Lütfi Paşalar, Rabia Hatunlar ve Âşık Keremler, Ferhat
ile Şirinler, Aslî ile Keremler... Dadaloğulları, Köroğulları, Karacaoğlanlar,
Mehmet Eminler, Faruk Nafizler, Nazım Hikmetler ilâ, ilâ, ilâ'lar.
Türk Edebiyatı Tarihi'nin Türk Antolojisinin panteonuna girmek hakkı bunlarındır.
Meselâ Hacı Bayram'dan:
Bayramı imdi, bayramı imdi
Bayram ederler yâr ile şimdi
Yunus Emre'den:
Ben Yunusu biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Ben yürürüm yâne yâne
Aşk boyadı beni kane
Ne âkılim ne divane
Nice köşkler, saraylar viran olur kalır bir gün
Rabia Hatun'dan:
Bir kâsedir alev dolu gönlüm yana yana
Men tâ senin yanında dahi hasretem sana
Köroğlu'ndan:
Zengin arabasını dağdan aşırır
Züğürt düz ovada yolun şaşırır
Tokat kervanından aldım bakırı
İnletmeyin beyler fıkarayı fakiri
Karacaoğlan'dan:
Yürü, salın güzelim, salındığın yollar öğünsün
Vaktine hazır ol ey Acem şahı
Mağrıptan üstüne asker geliyor
Yıkacaktır tâcın ile tahtını
Sultan Murat Han'dır kendi geliyor
Mehmet Emin'den:
Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur.
Sinem özüm ateş doludur.
Nazım Hikmet'den:
Varsın otursun isteyenler dört duvardan evinde
Kartal kayalardan seyredelim biz
Kanayan gönüllerin göğe vuran rengini!
Divan edebiyatı; saraylarda, konaklarda, lâleliklerde bir avuç insana hitap ederken,
öz Türk edebiyatı, Mohaçlarda, Viyana önlerinde sazların tellerinde haykırıyor. Ve
buradan çıkan tiz nağmeler, gazilerin yüreklerinde yankılar bırakıyordu. Bu kadar
da değil, koşmalar anayı babayı düşündürüyor... Onların duygularında hazin
kahraman şehnameler yaratıyordu.
Sivastopol önünde yatan gemiler
Atar nizam topunu yer gök iniler
Davulla zurnayı düğün mü sandın
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın
Askere gideni gelir mi sandın
Türk milleti ıstıraplarını bu şiirlerle söyledi. Saadetlerini bunlarla andı.
Bunlarladır ki, rüyalarını besledi ve sükûn buldu. Bu şiirler ve bu tarz nesirler
ise, Türk milletinin kendisidir.
Millî edebiyattan bir nesir:
''Belgrad'ın yolları çamurdan geçilmez. Ümüğünü sıktığım, ensesine
kaktığım İlemçe kralı, Viyana'yı vermem demek... ne demek?''
Bir daha:
''Dinelmez dirlik, çıkmaz can, kara günlerimizi sayıyoruz. Tanrı sahibini
göndere.''
Edebiyat tarihi ve antoloji, onun kendisini yansıtmalıdır ki Türk'ün adını
taşımaya hak kazansın.
Denilebilir ki, bu kaba saba Türkçeyle mi konuşacağız? Hayır! Fakat bunlar,
edebiyat tarihimizde birer gelişme aşamasıdır. Bunları bileceğiz. Denildiği gibi ve
biraz önce kaydettiğimiz cümleler kaba saba olsa da, içinde Türk ruhunun yüksek
kahramanlıklarını, yiğitlik anekdotlarını ve acılarını yaşatmaktadır.
Biz, bu yiğitliği, bu acıyı ve bundan önce kaybettiğimiz bir kısım
şiirlerimizdeki inceliği, yüksekliği, matemi, mutluluğu duymak ve bunların üzerinde
işlemek istiyoruz.
Yine diyebilirler ki, Divan edebiyatı, Türk edebiyatı tarihinde bir aşama değil
midir? Bir ilerleyiş ifade etmez mi? Ve bu bakımdan Türk edebiyatı tarihine girmek
hakkını nasıl inkâr edebiliriz?
Bu Divan edebiyatı, Türk edebiyatı tarihinde bir ilerleyiş, bir gelişme değildir.
Fakat bir geriliktir, dil bakımından, beşyüz yıl sürmüş bir kaytaklıktır. Bunun
içindir ki, Türk edebiyatı tarihinde yer almaz. Kaytaklık gelişme kabul etmez ve
üzerinde işlenemez.
Divan Edebiyatı, o kadar Türkçe olmamıştır ki, bir yandan, hem de devlet
himayesinde yürümeye çalışırken diğer yandan, millî edebiyat, hem de karşısına
çıkarılan bütün engelleri atlayarak onunla yanyana yürüdü. Millete yalnız bu
edebiyat seslendi.
Divancılar bol bol insanlar, armağanlarla ceplerini doldururken, millî şiirleri
söyleyenlere kaba Türk deniyordu! Biz, bu zihniyeti nasıl yaşayabiliriz? Yaşarsak
Atatürk İhtilâli'ni nasıl ifade edebiliriz?
Osmanlıcanın Türkçe olmadığını ilk söyleyen ben değilim. Klâsikleşmiş
davayı Cevdet Paşa şöyle anlatıyor:
''Lisanı abzülbeyanı Osmanî üç lisandan mürekkep olup...''
Demek ki, Divan edebiyatı Türkçe değildir.
Türkçenin gitgide unutuluşuna sarayları, devlet kapılarını divan üslûbunun
alışına Âşık Paşazâde beş yüz yıl önce sütunlarla göz yaşı düktü.
Nası bir edebiyat tarihi ve antoloji yazılmalı?
Türk dilinin, Türk şiirinin, Türk nesrinin gelişme ve evrim aşamalarını
gösteren bir edebiyat tarihi ve antolojisi yazılmalıdır.
Divan edebiyatı buradan çıkarılmalı, istenirse, Edebiyat Fakültesi'nde 'şerhi
mütun' dersine konmalıdır! Fakat liselerde yasak edilmelidir. Ve bu yasak iki bakımdan
zorunludur.
1. Dil birliği, millî birlik. 2. Moral.
Divan edebiyatı, millî birliği bozuyor. Türkler birbirini anlıyamıyor. Hele moral
cihetten gençleri bundan, korumak gerek. Meselâ Nedîm'in Hamamiye'si, gençliğe nasıl
okutturulabilir? Savcılık buna karışırsa haksız mıdır?
Hatırda kalmaya değer ki, Mister Gibb kırk üç yaşında öldü. Ve bütün
ömrünü divan edebiyatına verdi. Bu edebiyat duygu ve görgüsü içinde, Türkçe diye
zavallı İngilizin öğrenebildiği şu oldu:
''Necibüşşemail, kerimülhasail efendim hazretleri.''
Sonra:
''Sarf ve nahiv kusurunun dameni af ile setri lûtfi âlül'âlinizden memuldür.''
Üsküp'ten bir hoca oğluna şu telgrafı çekiyordu:
''Nehri Vardar'ın isyanü tuğyanı şehri Üsküb'ü harab-ü yebab eyledi.''
Divan edebiyatının telkin ettiği Türkçe facialarına bakınız.
Ben bu yazılarımla ne ediplik, ne de şairlik taslamak davasını gütmüyorum. Ancak
millî kurtuluşun, öz dilde, onun yükselişinde olduğuna sarsılmaz imanım vardır.
Bu satırları, bu dava yolunda karaladım.
Dilini kaybetmiş, tek bir millet gösterilemez ki 'Varım!' diyebilsin.
Ulusal varlık ulusal dildedir.
Sözlerime son verirken Lâstik Said'i anmadan geçemiyeceğim:
Arapça isteyen Urbana gitsin
Acemce isteyen İran'a gitsin
Frengîler Frengistana gitsin
Ki biz Türküz bize Türkî gerektir.
Canına rahmet, yattığı yer nur olsun.''
*
Ek: XI
Kaytaklıklar: İrtica
Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa ve 31 Mart 1909 kaytaklıklarını (irtica) bu
sırada anmak pek yerinde birşey olur.
Her üçü de şeriatı ileri sürdüler. Her üçü de kanak askerlerimizi iğfal
edilmek suretiyle, Osmanlı İmparatorluğunun yaşaması için tesebbüs edilen
yeniliklere karşı koydular. Gerçi bunların her üçü de bastırıldı. Fakat devlet
de hırpalandı. Ve bir hayli geri kaldı. Bu gerilemeler Türk milletine çok pahalıya
mal oldu. Hem iç, hem de dış bakımlarından..
İç bakımdan:
Zorunlu yenilikler biran öne yapılamadıkları için, devlet zayıf düştü. Bu hal
Türk olmayan unsurların, imparatorluktan ayrılmalarını kolaylaştırdı. Türk illeri
istilâya uğradı. Kırım gibi. Ve Türk unsurunu Orta Çağ kurumları içinde
bıraktı.
Dış bakımdan:
Bilhassa yabancı saldırılarına, özellikle Rusya Çarlığının ve Nemçenin
Avusturya saldırılarına uğrattı. Geriliğimiz yüzünden muazzam ordularımız
zamanın gerektirdiği biçimde donatılmış olan küçük düşman kıtaları denecek
kuvvetler önünde yenildiler. Meselâ, Napolyon bile Kabakçı kaytaklığını
işittiği zaman ''İşte bu Türk imparatorluğunun yaşamayacağına delildir'' demiş
ve bu kanaatıyla Tilsit'te Rus Çarı Aleksandr ile anlaşmıştır (1).
Asıl kaytakçılar, yeniliklerden, zarar görecek kimselerdi. Fakat bunlar, çoğu
zaman gizli kalırlar, tahriklerini gizli yaparlardı. Meydanda görünenler yobazlarla
yani softalarla, bazı baldırı çıplaklardı.
Bizde yeniliklere karşı koyan kaytaklık hareketleri diğer yabancı mamleketlerde
İhtilâllere karşı koyan kaytaklık hareketlerinin bağlı olduğu kuralın dışında
kalmadı.
Yabancı memleketlerdeki kaytaklıkların sebebi organize, müesses menfaatleri, askeri
iğfal ederek, din perdesi ardında korumak ve böylelikle yeniliği önlemek idi.
Bizde kaytaklığın genel kurmayını, herhangi bir yenilik teşebbüsünde
menfaatleri tehlikeye düşenler teşkil etti. Bunların yaptırıcı kuvveti ödevini de,
softalarla yeniçeriler gördüler.
31 Mart 1909 kaytaklığında yabancı unsurların da faaliyeti görüldü.
Halaskârlar hareketinde Hürriyet ve İtilâf Partisinin kuruluşunda, İngiliz
Baştercümanı Fiçmoriç, Rusya sefaretine mensup Mandelstam'ın tahrikleri etkili oldu.
Bizdeki kaytaklığın parolası daima şu olmuştur.
''Şeriatla görülecek davamız vardır?''
Yahut;
''Şeriat isteruk!..''
Kaytaklığın mahiyeti
Fakat Koca Sekbanbaşı'nın lâhiyasında (1) dediği gibi, önemle dikkate değer ki,
bunların, bu eşkıyanın şeriatle ilgisi yoktur. Bunların bütün ilgisi para iledir.
Kendilerine verilen bahşiş derecesinde seslerini yükseltirler yine ona göre
indirirler. Bahşiş kesilince, sesler de kesilir!
Cumhuriyetin ilânından sonra ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı'nın da mahiyeti
budur. Yine Derviş Mehmet'in Menemen baskını da bundan başka bir şey değildir.
Koca Sekbanbaşı lâhiyası.
IV. Mustafa verdiği meşhur lâyihasında Koca Sekbanbaşı, bunların mahiyetini pek
güzel deşer ve ortaya koyar (1).
Koca Sekbanbaşı diyor ki, şeriat bağırtılarıyla İstanbul sokaklarını
çınlatan bu baldırı çıplaklar, dinin şartını bilmezler, kelimei şahadet
getirmekten âciz kimselerdir ki, ağızları şarap kokar, savaştan kaçarlar ve
İstanbul sokaklarında genç kadınlara ve oğlanlara tecavüz ederler.
Patrona Halil, Kabakçı Mustafa, 31 Mart'ta Derviş Vahdeti, Şeyh Sait, Derviş
Mehmet vesaire de ''şeriatla davamız vardır!'' ''şeriat isteruk!'' diye ayaklandılar
ve ayaklandırdılar.
Her ne kadar hakikat belirince gerek eşkıya ve gerek teşvikçiler hepsi cezalarını
çektiler. Fakat ne çare ki, devlet ve millet bundan çok zararlar gördü.
Arnavut Patrona Halil, yolu bulunarak sarayda bir kılıç vuruşuyla barsaklarını
ağzında buldu. Ve yok edildi.
Kastamonulu Kabakçı Mustafa, Rumeli Kavağı'nda, konağında katledildi. Rahmetli
Ahmet Refik bu katil hâdisesini şu suretle tasvir eder.
Kabakçı'nın katli
''Pınarhisar âyânından Hacı Ali Ağa, sabaha doğru Kabakçı'nın evini muhasara
ediyor, yanında dört kişi dehşet içinde kapısını çalıyor, ''Hakkında emir
var!'' diyerek süratle içeri dalıyorlardı. (19 Cemaziyelahir 1223 -1807- çarşamba).
Bu sırada, Kabakçı'nın uşağını ve adamlarını bağlıyor, dışarıdaki
süvarilere teslim ediyor, sonra Kabakçı'nın adamlarından, yattığı odayı
öğreniyor, süratle odaya koşuyor, Kabakçı'yı gecelik kıyafetinde, kadınlar
arasında buluyorlar. Kabakçı Mustafa bu gürültülerden uyanmış etrafında heybetli
bir heyet görünce ne yapacağını şaşırmış:
''Ne istiyorsunuz? Ben ne yaptım? Kimin emriyle evime giriyorsunuz?''
Diye bağırıyordu (1).
Hacı Ali Ağanın askerleri bu sözleri duymadılar. Kabakçı'yı hançerle
yaraladılar. Başını kestiler ve Alemdar Mustafa Paşaya gönderdiler. Bu sırada
Alemdar ordusu Çorlu'ya gelmiş bulunuyordu.
Derviş Vahdeti ve ayaktaşları, Şeyh Sait ve arkadaşları suçlarının cezasını
darağacında ödediler.
Derviş Mehmet de, rahmetli bekçi Mehmet ağanın mavzeri ve mitralyöz ateşleri
altında hesabını verdi.
Diğer ayaktaşları da darağacında...
Hak ve hakikat böyledirler, yenilemezler.
Asıl kışkırtıcılar
Fakat asıl kışkırtıcılar kimlerdi?
Yukarıda isimleri geçen kimseler miydi?
Bunlar başlı başlarına mı harekete gelmişlerdi?
Hayır!
Asıl arayacağımız cihet budur.
Ahmet Refik rahmetlinin verdiği malûmata göre, Kabakçı hadisesinde perde
arkasında oynayanlar şunlardı:
Topal Ata, Köse Musa Paşa ve Münip Efendi idi.
Şeyhüislâm Topal Ata ile, Münip Efendi zamanın bilginlerinden idiler. Birincisi,
Kadı Beyzaviye haşiyeler yapmış.
İkincisi, Peygamberin hal tercümesini yazmıştı.
Köse Musa Paşa ise, sadrazam vekili idi.
Fakat kaytaklığı niçin kışkırttılar. Hatta bu yolda kese kese altıları neden
sarfettiler?
Ahmet Refik, bu sorunun karşılığını kısaca veriyor:
''Osmanlı tarihi pek ve pek fecî İhtilâllerle doludur. Her devirde ve asırda,
sırf pazu ile yapılan bu isyanlar, Osmanlı İmparatorluğunun varlığını temelinden
sarsmıştır.''