.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-8

II. Mahmut'a ait bir hikâye.

Güzel anlamda dolu, bir hikâye anlatırlar.

Bir gün II. Mahmud tebdil geziyor, milletin kendisini ne derece sevdiğini anlamak için halkla temas ediyormuş. Bir limonotacıya yanaşmış, bir limonata içmiş, içerken sormuş:

''Üçüncü Selim'den mi memmnunsunuz, yoksa İkinci Mahmut'tan mı?''

Limonatacı cevap vermiş:

''İkisinin de Allah belâsını versin!''

Mahmut, ''Neden?'' demiş.

Limonatacı yine cevap vermiş:

''Üçüncü Selim devrinde de limonatamı beş paraya satardım, İkinci Mahmut zamanında da öyle!''

Bu espri dolu vaka da gösterir ki, halk en ziyade yenilik getiren maddî ekonomik ihtilâllerle alâkadardır. İhtilâl, ekonomik sahada halkın lehine bir değişiklik vücude getirmedikçe halk da memnun olmuyor. Şüphe yok ki, bunda çok hakkı var.

Max Nordaw ne diyor?

Max Nordaw der ki: (1)

''Sadece siyasal değişmeler halkın sırtına vurulan yükü bir omuzundan diğer omuzuna aktartarmasına benzer.. Tıpkı hamalın yükü bir omuzundan diğer omuzuna aktarması gibi!

Sosyal bakımından da ihtilâl önemlidir:

Meselâ, çocukları iyi yetirtirmek, bunların sağlıklarını koruyacak tedbirleri almak, kurumları kurmak, onları okutmak gibi.

Atatürk İhtilâli'nden önce memleketimizde bir çocuk meselesi yoktu, bunu düşünen olmazdı; bugün vardır. Ve her gün önemini arttırmaktadır.

Çocuk deyip geçmeyiniz, ekonomik, sosyal meselelerin en mühimlerindendir.

Bugün gözümüzün ilişmediği nice yavrucaklar, fakirliğin, zaruretin, sefaletin pençesinde yok olup gidiyorlar.. Bunlara bakılabilse içlerinden nice Atatürkler yetişebilirdi..

Size bir misâl:

Türk ve dünya tarihinde meşhur olan Viyana'nın ikinci kuşatıcısı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Merzifon'un Marınca köyünden indi. Bu köy Merzifon'a yirmi dakika, hatta az bir mesafedir.

Şimdi gözlerimde şöyle bir hayal beliriyor:

Mustafa bundan 300 sene önce Marınca küyünün topraklarında bir çocuk entarisiyle yalın ayak, baş açık beleniyordu.

Köprülü Mehmet Paşanın himayesini buldu. Okudu, Köprülü'nün kızını aldı. Sadrazam oldu.

Günün birinde Türk ordularının başında Viyana önünde göründü.

Viyana'nın kapıları çalınmaya başlandı:

''Kim o?''

Denildiği zaman, şu ses yükseldi:

''Açın kapıları, Marınca köyünden Türk Mustafa geldi!''

Kimbilir, dün nice Marıncalı Mustafalar bakılmaksızlık yüzünden kaybolup gitti. Bugün daha az olmakla beraber niceleri kaybolup gitmektedir?

Sosyal tedbirleri ve kurumları ne kadar çoğaltırsak Atatürk İhtilâli anlamını o kadar fazla ifade edecek Mustafacıklar o kadar çoğalacak ve artacaktır.

Türkiyemiz bunların omuzlarında yükselecektir.

Ek: IV

''Türk İhtilâli, Atatürk'ün kafasının büyük düşüncelerinin fotografisinden başka bir şey değildir.'' (S: 73) demiştim. Bu görüş yanlış anlaşılmamalıdır. Şüphe yok ki, Atatürk büyük ihtilâli tek başına başarmadı. Türk aydınlarile ve milletle beraber başardı.

Ancak, Atatürk, ihtilâlin hem Genelkurmay Başkanı, hem de Başkumandanı idi. Onun Türk milletinin ihtiyaçlarından, tarihinden ilham alarak hazırladığı plânlar ihtilâlin zaferini sağladı. Tıpkı orduların kazandığı zaferlerin başkumandanlara ve millete mal edilmeleri gibi.

''Türk İhtilâli, Atatürk'ün kafasının, büyük düşüncelerinin fotografisinden başka bir şey değildir''den maksat budur.

*

Sırası gelmişken bir noktayı daha aydınlatmak faydalı olur.

Komünizm fert tanımaz. Herşeyi organizasyonda ve toplumda bulur. Charles Ojide organizasyon hayatın yarısıdır der. Bunlar az çok hakikati ifade etmekle beraber, bize göre fert, herşeyden önce gelir.

Toplumu kuran kim?

Toplumu harekete getiren kim?

Organizasyonu yapan kim?

Organizasyonu işleten kim?

Fertler, kişiler, değil mi?

Şu halde nasıl olur da fert, kişi inkâr olunabilir?

Rus İhtilâllerini yapanlar, Koca Reşitler, Mithatlar, Talâtlar, Enverler, ve en sonra en büyüğünü başaranlar.

Atatürk ve arkadaşları değil mi?

Bunlara;

Hayır diyebilir miyiz?

Carlyl, bu hakikati çok güzel, çok iyi ifade etmiş ve:

''Tarih büyük adamlarını hayat hikâyesidir.'' demiştir.

Hele Abdülhak Hamit'imiz bu hakikati Eşber'inde bir kat daha parlatmıştır.

Batlimyos, İskender'e şu cevapta bulunur:

''Tarihi yazan biz, yapan siz!''

Ben bu kadar da ferdiyetçi değilim. Eğitimin, toplumun fert üzerindeki tesirlerine inanırım. Ancak en büyük payı ferde tanırım.

Ek: V

Şefler arasında anlaşmazlık, ihtilâlleri gevşeten ve nihayet yere vuran büyük bir tehlikedir. (S: 74) Spartaküs İhtilâli, Sahibüzzenç İhtilâli, 1789 Fransız İhtilâli hep bu yüzden kaybettiler.

Dikkat edilirse görülür ki, kaytakların ilk işi, İhtilâl şefleri arasına nifak ve anlaşmazlık sokmak için ellerinden gelen bütün işleri yapmanktır.

1917 Rus İhtilâli'nden sonra şefler arasına düşen anlaşmazlık, bu İhtilâl bakımından endişe uyandırmıştır.

Ek: VI

Ölüm nedir?

Hayat nedir?

Sorularını tarihin örnekleriyle analize ederken (S: 99) İstanbul'un Türkler tarafından zaptı olayı nasılsa bir yana bırakılmış. Türklük için başlı başına bir zafer, insanlık içinde yine başlı başına yeni bir çağ olan bu büyük vaka üzerinde biraz durmak hem faydalı, hem de zorunludur.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul üzerine yürüdüğü zaman 23-24 yaşlarında idi. Bir gece Çandarlı Halil Paşayı ansızın yatak odasına çağırttı. Paşa idam olunacağı sanısına düşmüş, bir miktar servetini beraberinde getirerek padişaha sunmak isteyince Fatih güldü ve:

Benim muradım servet toplamak değil, İstanbul'u almaktır.

Ve ilâve etti:

Lala, şu yastığı görüyorsun, onu uykusuzluktan böyle bumburuşuk bir hale getirdim. İstanbul'u almadıkça, gözlerime uyku girmeyecektir, dedi.

Delikanlı denecek bir yaşta bulunan Fatih, idealini gerçekleştirmekte gecikmedi. Korkunç ve muazzam bir hazırlıktan sonra, Türk orduları tuğları ve bayraklarıyla karadan, Baltacıoğlu kumandasındaki donanma de denizden, doğu Roma İmparatorluğunun başkentini çevirmiş bulunuyorlardı. (1)

Kolonel la mouche, İstanbul muhasara ve savaşını aşağı yukarı şöyle anlatıyor:

Önce ordunun taarruz ve hücumu gönüllüler tarafından yapıldı. Bunlar ordunun bağrından bir dalga gibi koparak Bizans duvarlarına çarptılar. Vuruştular, vuruştular, vurdular, nihayet geri çekildiler.

Sıra Anadolu askerlerine gelmişti. Anadolu Beylerbeyi askeriyle yürüdü. Bu ikinci dalga idi. Vurdu, vuruştu, her şey toza dumana karıştı. Günlerce uğraştılar, nihayet bu dalga da kırıldı ve çekildi.

Sıra Rumeli askerine geldi. Rumeli Beylerbeyi askeri ile yürüdü, bu üçüncü dalga idi. Bunlar da günlerce vurdular, vuruştular. Kan ve barut kokusu ortalığı sarmıştı.. Bu üçüncü dalga da kayalar üzerinde paralanan fırtınalar gibi kırıldı ve geriledi. Fakat her çarpan dalga kayadan parçalar götürüyordu.

Bizans surları artık, endelemiş, sallanıyorlardı.

Genç padişahın yanında yeniçeriler, hassa alayları bulunuyordu. Bir sabah fecirle ordularını topladı, onlara güzel bir hitabede bulundu.

Ve bugün İstanbul alınacaktır; içinde ne varsa hepsi sizindir! dedi.

Sonra askerine, iki rekât namaz kıldırdı. Buna Müslümanlar salât havf derler. Muharebeye girerken bu namazı kılarlar. Namaz bitince genç padişah atına bindi ve kılıcını çekti.

Başında bembeyaz sarığıyla , dağlar gibi ordunun ortasında, tıpkı köpük saçan bir dalgayı andırıyor ve süratle Bizans kapılarına doğru yürüyordu.

Genç yeniçerilerin kolları omuzlarına, bacakları da dizlerine kadar çarpıktı. Ellerinde kısa kılıçlar taşıyorlardı. Sanki bu sportmenler zırh yerine, etlerini kullanmayı tercih etmişlerdi!

Hücum, Eğrikapı ile Edirnekapı'ya ve Topkapı'ya doğrulmuştu.

Korkunç dalga, tekrar ve bir daha kapılara ve duvarlara çarptı. Müthiş bir vuruşma başladı. Toplar atılıyor, kale duvarlarından mancınıklar taş yağdırıyor, kazanlarla kızgın katranlar dökülüyor, vuruşuluyordu. İki taraf biribirine kılıç çalıyordu. Duvarlar aşıldı. Kapılar çatırtılarla kırıldı. Artık İstanbul içinde büyük kavga devam ediyordu. Müthiş bir panik içinde boğazlaşılıyordu. Bu aralık İmparator Kostantin'in başı bir Türk sipahinin kılıç vuruşuyla yere düşürülmüştü.

Ve Yahya Kemal'e:

''Düşsün çelengi Rumun, eğilsin seri frenk

Vur Türkü gönderen yedi takdir aşkına"

destanını söyletecek büyük hadise olmuştu.

Türk ordusu, vuruşa vuruşa Divanyolu'na ve oradan Ayasofya'ya doğru ilerliyordu. Biraz sonra çan yerine ezan sesleri yükselmeye başladı. Bizans düşmüştü.

Böylelikle:

Cetlerimizin bembeyaz şimşekler gibi parlayan yalın kılıçları, orta çağların karanlıklarını boğdular ve insanlığa, yeni çağ denilen asırları armağan ettiler.

Fatih ölebilir mi?

Fatih'in etrafındaki Türk şehitleriyle, gazileri, ölebilirler mi?

Nitekim ölmediler de!

Yalnız kendi tarihlerinde, Türk tarihinde değil, dünyanın en büyük olayı olarak yabancı tarihlerde de dünkü büyüklük ve haybetleriyle yaşamaktadırlar.

Bana: Padişah destanlarından zevk alıyorsun.. Sen nasıl Cumhuriyetcisin, demeyiniz.

Ben Cumhuriyetçiyim ve Cumhuriyetçi olarak öleceğim. Bu mutlak ve muhakkaktır. Ancak benim Cumhuriyetçiliğim, millî tarihimin, millî destanlarımın şereflerini, fetihlerini inkâr etmek anlamına gelmez.

Asla!...

Hatta tarihime ait kabahatleri de benimserim. Tarih bir küldür, bu mirası toptan benimserim.

Fatihler, Selimler Türkün birer övünme, şeref destanlarıdır. İnsan olarak insanlığın bile.

Hatta bunların nesli olduğu için, dejenere padişahlara bile bu millet, hürmet ve sükût etmiş, son zamana kadar onlara katlanmıştır. İçinizi yoklayınız. Kendi kendinize sorunuz, neden katlandınız?

Neden padişahlığa çoktan son vermediniz?

Şu karşılığı alacaksınız:

Fatih'in, Selim'in torunları oldukları için...

Fakat saati çalınca, bıçak kemiğe dayanınca mesele hal olundu ve Türk milleti bizzat padişah oldu, Cumhuriyet kuruldu.

Fatih ve Selim birer Türk dâhisidir. Bunları padişah olarak değil , birer büyük Türk, devlet adamı, birer büyük Türk kumandanı olarak düşünmek gerek. Hem de sadece Türk tarihinin değil, dünya tarihinin büyük devlet adamı, büyük kumandanları olarak..

Fatih ve Selim büyüklüğü padişahlıkta değil, padişahlık büyüklüğünü bunlarda buldu.

Fatih ve Selim padişahlıkta değil, padişahlılık bunlarla süslendi.

Bu konuda kendimi daha iyi ifade edebilmek için Victor Hugo'nun yardımına müracaat edeceğim.

Büyük Fransız şairinin ne kadar Cumhuriyetçi olduğu malûmdur. Fakat IV. Henri'ün büyüklüğünü bir türlü inkâr edemedi. Sevgisini bir türlü ondan esirgeyemediği için şu mısrları yazmaktan nefsini önliyemedi.

Diyor ki:

Henri IV, histoire dira um jour de Tois

Il etait bon, il etait brarve mais il etait rois.

Ey Dördüncü Henri! Tarih senin için bir gün diyecek ki:

İyi idi..

Yiğit idi...

Fakat ne yazık ki kral idi!

Fatih ve Selim için de aynı üzüntüyü fazlasiyle açığa vurabiliriz ve bununla yerinde bir şey yapmış oluruz.

İbn-i Kemal Selim I'e yazdığı mersiyesinde:

Tac ü taht ile fahreder bekler.

Farh ederdi anınla taç ü serir.

demişti..

Fakat Atatürk, hepsinden büyüktü, o, büyüklerin büyüğüdür. Türk milletinin huyu böyledir.

Ne yapalım?

Bu bir huy!

Türk milleti büyüklerini bazen padişah olarak, bazen padişahdan da büyük olarak, halk çocuğundan verir. Türk milleti büyükler yaratıcısıdır; çünkü kendisi en büyüktür.,

Ek: VII

Seviye ve evrim (tekâmül) teorisinin İhtilâllller için ne kadar zararlı ve aslında nasıl bir safsata olduğunu söylemiştik. Evrim ancak fizyolojik hadiselerde söz konusudur.

Nasıl diyeyim:

Meselâ evrim sonucu, maymun, insan olur.

Evrim sonucu, doğan çocuk büyür, gelişir, orta yaşa gelir ve nihayet ihtiyarlar ve ölür. Bunlar fizyoloik olaylardır. Sosyal olaylarda evrimden söz etmek kaytaklığı bilimsel bir şekilde savunmaktır ki, yanlıştır ve asıl kaynaklar bu tezi sosyal ve ekonomik olaylarda savunur. Bunun için Türk İhtilâli'ni yapan büyük parti, inkılâpçıdır. Yani İhtilâlcidir. Çünkü yenilik yapmak hususunda gelişmeyi kabul etmez. Partini, bu prensibi anayasamızca benimsenmiştir. Bu gün Türkiye baştan başa inkılâpçıdır, yani İhtilâlcidir.

Hep beraber bir daha tekrarlıyabiliriz:

Sosyal ve ekonomik hayatta ilerleme, evrimde değil, gerektiğinde İhtilâldedir.

Seviye ve evrim teorisinin safsata olduğuna misal mi istersiniz?

İşte Türkiyemizin durumu!

Türkiye bir atılımda bin yılı gerilerde bırakarak bin yıl ileri gitti.

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfa:.

 
Yukarı