.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-7

EKLER

Ek: I

Önemli saydığım bir noktayı burada anlatmak isterim. (S:3)

Niçin ihtilâl diyoruz?

Niçin ihtilâl diyorum?

Niçin inkılâp tarihine ihtilâl tarihini tercih ediyorum?

Kurumumuzun resmî adı, Türk İnkılâbı Tarihi Enstitüsüdür.

Sizi nereye devam ediyorsunuz denildiği zaman, ihtilâl değil, İnkılâp Enstitüsüne dersiniz.

Hatta bana, nerede okutuyorsun denildiği zaman ihtilâl değil, İnkılâp Enstitüsünde demeye mecburum.

Bu böyle olmakla beraber, ben, ihtilâl terimini doğru, inkılâp deyimi yanlış buluyorum. Bundan dolayıdır ki, bu kitaba: Atatürk İhtilâli adını verdim.

Neden?

Bu sorunun karşılığını vererek sizleri aydınlatmak bana bir ödevdir.

Bir kere, inkılâp, ihtilâl demek değildir. Halbuki, konumuz ihtilâldir. Şu halde, maksadımızı niçin yanlış bir terim ile ifade edelim.

İhtilâl, bir şeyin esasından değişerek, yerine yepyenisinin konulmasıdır. İnkılâp ise bu değildir. İnkılâp, bir şeyin aslını muhafaza ederek başka bir kalıba girmesi, başka bir hale geçmesidir.

Bir örnek:

Erzurumlu İsmail Hakkı ve Darwin

Darwin ve Erzurumlu İsmail Hakkı'ya göre insan maymundan azmadır. Maymun, bir evrim sonu insan haline gelmiştir.

İhtilâlde böyle bir hal yoktur. İhtilâl, eskilikle benzerliği olmayan eski bir şeyin yerini, yepyenisinin almasıdır. Hem de eskiliği tamamen mahvederek, yok ederek onun yerini almasıdır. Türk ihtilâlinin, bin yılı bütün müesseseleriyle, fikriyatıyla yere vurarak, yerine yepyenilerini koyması gibi.

Şu halde bir inkılâp değil, bir ihtilâl karşısındayız.

Arapçada inkılâp ve ihtilâlin anlamı

Size, isterseniz, biraz da bu iki kelimenin asıllarından bahsedeyim:

Vaktiyle bize okullarda Arapça, Farsça okuturlardı. Birşey öğrenmemekle beraber, ufak tefek şeyler hatıramızda kalır giderdi.

Benim hatıramda kaldığına göre, 'ihtilâl' iftial babındandır, 'inkılâp' ise, infial babından gelir.

Mensup olduğu bab bakımından 'inkılâp' maksadımızı ifade etmez. Çünkü, infial babı ettirgen değildir, edilgendir. Halbuki 'ihtilâl' iftial babındandır. Ettirgendir. Şu halde 'ihtilâl'in anlamında yapmak, 'inkılâp' da ise yapılmış olmak, vardır.

Bundan başka dilimize çevrilmiş ve çeviricilerine güvenilen bazı kitaplar, meselâ rahmetli Ali Reşad'ın çevirdiği eser, Fransa İhtilâli Kebiri adını taşımaktadır.

Gözden geçirdiğimiz ansiklopedilerin verdiği malûmata göre revolution kelimesinden inkılâbı değil, ihtilâlin taşıdığı manayı anlamak lâzımdır.

II. Abdülhamit ve ihtilâl

II. Abdülhamit, ihtilâlden çok korktuğu için, rahmetli Ahmet Mithat Efendiye kendisini savunmak amacıyle yazdırdığı kitabın adına 'Üssü İnkılâp' dedirtmişti. II. Abdülhamit gibi bir müstebidin terimi, yeni kurumlarımızı ifade edebilir mi?

Bu terimde, bu bakımdan da pisikolojik bir sıkıntı var.

İnsanın ruhunu sıkıyor!

İşte bütün bu sebeplerden dolayı, ihtilâli inkılâba tercih ediyorum.

Rahmetli Atatürk, ihtilâl terimini severdi.

Ek: II

Barnav teorisi

Barnav'a göre ihtilâlin ekonomik teorisi.

İnsanın irade ve ihtiraslarına bağlı hükûmet ihtilâlleri, şüphe yok ki, tabiî hadiseler gibi muayyen kanunlara bağlı değlidir. Bununla beraber, birçok sebep bir araya gelince, bunların tesirleri altında siyasî vakalar doğar.

Bunlardan bazıları eşyanın tabiatına o kadar uygundurlar ki, muntazam ve daimî eylemlerle tesadüfî sebeplere mutlak surette hâkimdirler. Bunlar zamanla zarurî olarak sonucu meydana getirirler. Yine bunlardır ki, her vakit milletlerin yüzünü değiştirirler. Bütün küçük hadiseler bunların genel neticelerinde saklıdırlar. Bunlar tarihin büyük zamanlarını hazırlarlar. Halbuki bunlar ikinci derecedeki sebeplerle yorumlanır.

Çoban millet çağı

Nüfusun artması, insana geçici olmayan bazı geçim ihtiyacını tedarik etmeyi duyurdu. O, yaşayabilmek için istiklâlinden bir parçasını feda etti ve kendisini eskisinden daha devamlı bir titizlikle çalışmaya verdi. Hayvanları ehlileştirdi, sürüler yetiştirdi ve bu suretle çoban millet halini aldı. Bu hal ile, mülk ve müesseseler üzerinde etkili oldu. Sürülerine bakmakla uğraşan insanoğlu artık avcının bağımsızlığına malik değildir. Zenginle fakir artık müsavi değillerdir. Ve binaenaleyh tabii demokrasi artık bitmiştir. Mülkleri koruma ve müdafaa zarureti bütün askerî ve sivil otoritelere fazla yetki ve enerji tanımak mecburiyetini vücuda getirmiştir. Buna malik olanlar kudretleriyle serveti kendilerine çekmektedirler. Tıpkı servetle, yetkilerini genişlettikleri, ellerine aldıkları gibi. Netice itibarıyla toplumların bu çağında o şartlar mevcuttur ki, aristokrasinin yahut mutlakiyetin kudreti, sınırsız bir genişlik kazanır. Asya'nın çeşitli bölgelerinden alınmış örnekler bunu doğrular.

Çiftçi millet çağı

Halkın ihtiyaçları günden güne artınca, insanoğlu geçimini toprağın göğsünde aramaya mecbur olur. Gezici olmaktan çıkar, çiftçi millet haline gelir; bu suretle bağımsızlığını üst tarafını da feda ederek, toprağa bağlanır ve yine bu suretle sürekli ve zorunlu bir iş sözleşmesi yapmış olur. Bu taktirde toprak, fertler arasında bölünmeye uğrar. Mülkiyet, yalnız toprağı saran sürüleri değil, fakat aynı zamanda toprağın kendisine de geçer. Artık hiçbir şey ortaklık değildir. Biraz sonra tarlalar, ormanlar, şehirler, mülk halini alırlar.

Çiftçi çağında tahakküm

Bu hak, her gün genişleyerek güç ve yetki üzerine daha büyük bir kuvvet halinde etki yapar.

Bir milletin çiftçi haliyle aşırı sadeliği, demokrasiye en uygun bir şey zannedilebilir. Fakat daha esaslı bir muhakeme, bilhassa tecrübe gösteriyor ki, bir millet toprağı işlemek çağına gelince yahut bundan sonra meydana gelen sanayi ve ticaret devrine girmedikçe aristokrasi, olanca kuvvetiyle, devam ediyor demektir. İşte bu çağ içindedir ki, aristokrasi mutlakıyete ve demokratik etkilere hâkim olur ve onları boyunduruğu altına alır.

İlk toprak dağıtımı, nadiren hatta belki de hiçbir vakit, şöyle böyle adaletle yapılmamıştır. Eğer dağıtım işlenmemiş toprak üzerinde yapılmış ve bu işgal suretiyle vukubulmuş ve halk da az çok siyasal bir kudrete malik bulunmuş ise, toplumun bu üçüncü çağında toprak dağıtımı sınıf, derece, kudret ve sürülere göre yapılacaktır.

Fakir ve zayıf, işletemeyeceği geniş toprakları ne yapabilir?

O kendiliğinden, kendine gerekli olanları yapacak ve işleyecektir. Halbuki şef sürüleriyle kaplayacağı ve esirleriyle, hizmetçileriyle süreceği bütün büyük bir kısım üzerine yayılacaktır.

Eğer toprağa sahip olmak fetih sonucu ise, dağıtım bu çağda geçerli âdete göre daha adaletsiz olacaktır. Çünkü, fetih sonucu yenilenlerin malları ellerinden alınır ve çoğu zaman onları esaret hayatına sürükler. Halbuki, yenenler arasında ancak şefler zengin olur. Asker ise pay olarak sadece geçimlerini sağlayabilir.

Eşitsizlik

Bir zaman da, zafer gururu ile geçer!

Böylelikle, bir millet toprağı işlemeye başladığı ilk zamandan itibaren ona eşit olarak sahip olmaz. Fakat başlangıcı da biraz adaletle olsa bile bunu gittikçe bozar. Ve daha sonra paylar arasındaki eşitsizlik fazlasıyla artar.

Muhakkak bir prensiptir ki, topraktan başka geliri olmayan yerde, büyük mülkler yavaş yavaş küçükleri yutarlar. Tıpkı sanayi ile ticaretin gelir olduğu yerde, fakirlerin çalışması zenginlerin topraklarından bir kısım payı, kendisine çekmesi gibi.

Eşitsizliğin siyasi duruma etkisi

Toprak ürünlerinden başka bir şey yoksa, ufacık bir paya malik olan, sonunda ya ihmalinden yahut mevsimlerin düzensizliği yüzünden ihtiyaçlarından yoksun olacaktır. Bu suretle zengine muhtaç olacak, ondan ödünç alacak, zengin de biriktirdiğinden ödünç vererek fakirin gayet küçük arazisini elinden alacaktır. Zengin fakiri fakirleştirdikçe, artan bir fazlalıkla kendisine bağlar. Ve giderek hizmetini görmek şartıyla kendisine boğaz tokluğuna çalıştırmak teklifinde bulunur. Küçük arazi sahibi bu suretle hizmetçi olur. Kanun müsaade etse, zengin onun hürriyetini bile satın alabilir! Çiftçide bu suretle hürriyet kalır mı? Bu esaret yüzünden tabiatın kendisine verdiği bağımsızlığı feda eder, toprak onu bağlar. Çünkü, onu toprak yaşatmaktadır.

Kırlarda, tarlalarda, fakir, dağınık ihtiyaçlarıyla mahkûm olan bu küçük toprak sahibi, yalnız bu yüzden değli, fakat emek ve çalışmasının mahiyeti yüzünden dahi, benzerlerinden aynıdır. Yalnızdır. İnsanların şehirlerde toplu bulunmasıdır ki, zayıflara, adet itibarıyla kuvvetliye karşı koymak, durabilmek imkânını bahşeder. Bu da sanayiin ilerlemesiyle mümkündür. Çünkü sanayidir ki, toplanmayı çoğaltır ve sürekli kılar.

Bunun neticesi, toplumun bu çağında dahi halk tabakası bilgisizliğinden dolayı daha az mahkûm değildir. Ruhun tabiî inceliğini, hayalin hararetini kaybetmiştir, bu hasletler ormanlarda gezen çoban milletlerde bulunur. İşte, o, bu suretle bunları kaybetmiştir. Fakat henüz ilerlemenin, sanayi zenginliğinin verdiği ve bütün sınıflara giren düşünce, oynaklığına, sıcaklığına malik değildir. Buna sebep de hergün uğraştığı devamlı ve basit iştir.

Ekonominin siyasi müesseselere tesiri

Bu durumda ticaret olmadığına, ticari bir rejim kurulmadığına göre kanunlar arasında bir bağlantı, bir ilişki mevcut değildir. Sermayenin birikmediği bu gibi yerlerde vergi toplamak imkânsızdır. İş böyle olunca merkezi kuvvetin, birliği ve itaati sağlayabilmesi için yeter gücü bulunmaz (feodalite).

Kuvvet, servetlerin toplandığı ve harcandığı yerlerde durur, oralarda bulunur. Bu suretle çiftçi millet sanayii ihmal ettikçe, sanayi ona meçhul kaldıkça toprak biricik servet oldukça, aristokrasi duruma hâkim olmakta devam eder gider.

Halk medeniyetin son aşamasına varabilmek için, sanayiin ve ticaretin çiftliğin yerine geçmesi gerekir.

Zamanla, siyasal kurumlarda ekonomik sistem ön plâna geçer.

Sanayici ve tüccar millet çağı

Sanayi ve ticaret halka yayılınca ve böylelikle çalışan sınıf da bir servet aracı haline gelince, siyasal kanunlarda bir ihtilâl hazırlanıyor demektir. Çünkü servetde yeni bir dağıtım, kudret ve yetkilerde yepyeni bir bölüşümü gerektirir.

Nasıl topraklara tasarruf, aristokrasiyi yaratmışsa, sanayi mülkiyeti de halk egemenliğini yaratır. Halk hürriyetini kazanır, bu suretle devlet işleri etkili olmaya başlar.

Böylelikle, başka ve ikinci bir demokrasi karşısında bulunuruz. Birincisi bağımsızlığa malikti. İkincisi kuvvete sahiptir. Birincisi insanları ezmek içindi, ikincisi kendine özgü kuvvetten çıktı. Birincisi barbar milletlerin, ikincisi medenî milletlerindir.

Küçük devletlerde halkın bu yeni kuvveti, zamanla hükûmete etki yapacak, bu suretle yeni biçim bir aristokrasi kurulacaktır. Bu, tüccar burjuva aristokrasisidir. Yine bu aristokrasinin dayanağı yeni biçim bir zenginliktir. Eski aristokrasinin dayanağı toprak zenginliği olduğu gibi.

Büyük devletlerde bütün toprak parçaları karşılıklı ilişkilerle bağlanırlar. Vatandaşlardan kalabalık bir sınıf meydana gelir. Bu sınıf, sanayiin büyük servetleriyle iç düzeni tutmak zorundadır. Menfaatleri bunu gerektirir.

Vergiler vasıtasıyla genel kuvvete, umumî kanunları uygulayacak gücü vermiş olur.

Büyük bir vergi toplamı memleketin her yanından merkeze, merkezden her yana gider. Bu suretle disiplinli bir ordu, büyük bir millet merkezi, genel kurumlar vücude gelir. Bunlar büyük bir milletin birliğini yaratan ve onu tutan şeylerdir. Bunlar milletin dayanma ve yaşama imkânını temin eder.

Ekonominin devlet şekline tesiri

Avrupa devletlerinde aristokrasinin temeli toprak mülkiyetidir, monarşinin temeli genel kuvvettir, demokrasinin temeli ise servettir.

Bu üç siyasal âmilin ihtilâli, hükûmetlerin ihtilâli oldu.

Feodalite rejiminin en enerjili devrinde, mülkiyet adına, topraktan başka bir şey yoktu. Aristokrasinin her şey üzerinde egemenliği vardı. Millet esir oldu, krallar hiçbir yetkiye malik olamadılar.

Sanayiin doğuşu, işin ürünü olan mülkiyet endüstrisini getirdi. Tıpkı toprak mülkiyeti fetih veya işgalin verimi olduğu gibi.

Bu çağda demokrasi prensibi boğulmuş bir halde idi, bu çağdan sonradır ki, kuvvetlerini almaya ve gelişmeye başladı.

Sanatlar, endüstri, ticaret yavaş yavaş halkın çalışan sınıfını zenginleştirdikçe, büyük toprak sahiplerini züğürtleştiriyordu. Bu suretle sınıflar; servet, eğitim, bilim bakımlarından birbirine yanaşıyorlardı. Birbirlerine eş oluyorlardı. Yine bu suretle uzun bir unutmadan sonra ilk eşitlik fikirleri hatırlanmaya başladı.

Sınıfların ilerlemesiyle, bunların tesiri altında vukua gelen büyük ihtilâlin Avrupa müesseselerinde vücuda getirdiği değişmeler üçe ayrılır.

Ekonominin dünya politikasına ve kurumlarına etkisi

1. Toplumlar çalışma ile servet kazanarak önce hürriyetlerini satın aldılar. Sonra bir toprak parçasına malik oldular, böylelikle aristokrasi birbirini takip ederek egemenliğini ve servetini kaybetti. Sivil münasebetler altında geçti gitti.

2. Menkul endüstrinin ilerlemesiyle güçlendirilen aynı sebep bütün Avrupa'yı papanın cismanî hakimiyetinden kısmen de manevi üstünlüğünden kurtardı.

3. Aynı sebep, yani menkul endüstrinin ilerlemesi, Avrupa'da demokrasinin unsuru ve devlet birliğinin lehimi olmuştur. İşte bu sebep, bütün hükûmetlerin siyasal rejimlerini değiştirdi. Devletlerin coğrafî bakımdan durumlarına göre az çok farklı hükûmetler kurdu. Halkın çok kuvvetli bulunduğu küçük memleketlerde cumhuriyet vücut buldu. Büyük yerlerde halk aristokrasiye karşı vergi vasıtasıyla mutlak hükümdarlık kurdu. Çünkü aristokrasi, halkın ve hükümdarın ortak düşmanı idi. İlerlemenin daha üstün olduğu yerlerde meşrutiyet kuruldu ve hükûmette yer aldı.

Halkın kuvvetli olmadığı, yeteri ölçüde otoritesinin bulunmadığı yerlerde ise federal devlet halinde aristokrasisi az çok tutundu.

Bütün Avrupa hükûmetlerince müşterek olan bu ilerlemedir ki, Fransa'da meydana gelen demokratik ihtilâli hazırladı. Ve XVIII inci asrın sonunda ihtilâl patlak verdi.

Jaurés'in anladığına göre ihtilâlin Fransız ihtilâli gerçeğe uygun anlamı şudur (1).

İhtilâl ne tesadüfi, ne de yöresel (mahalli) bir olaydır. Asırların dibinden kopup gelen geniş sosyal gelişimin neticesi doğan hareketlerle hazırlanmıştır. İşte bu haldir ki, mülkiyete direktif vermek kuvvetini yaratmıştır. Ve sonuç olarak siyasal kurumları mülkiyetin değişen şekillerine bağlattı.

Demek oluyor ki, ihtilâl tarihi bir zorunluluktur.

Çünkü ekonomik olaylar aynı kalmaz, boyuna değişirler.

İnsanlığın beşinci çağı

Barnav, proleter ihtilâlden bahsetmemiştir, Marksizme göre insanlığın beşinci çağı, proleter ihtilâldir.

Barnav teorisine göre insanlık, Fransız İhtilâlinden sonra dördüncü çağına girmiştir.

Bu çağlar şunlardır:

1. Milletin tabiî çağı.

2. Çoban millet çağı.

3. Çiftçi millet çağı.

4. Tüccar ve sanayici millet çağı.

İnsanlık bu çağların herbirinde başka başka kurumlarla ve başka başka hak anlamalarıyla yaşadı ve yaşamaktadır.

Çünkü her çağda bir başka ekonomik sistem hâkim oldu. Kurumlarla hak anlamaları da bunların gerekim ve yönetimlerine bağlı kalır.

Meselâ: İlkel çağda insan tam manasıyla hürdü ve hürriyet anarşi derecesinde idi. En hür, en güçlü idi. Ancak tabiatın bütün nimetleri de insanlar arasında ortaktı.

İkinci çağda, hürriyet azalmaya başladı. İnsan bağımsızlığından bir kısmını feda ederek geçim kaygısuna düştü. Sürüleri çok olanlar, az olanlara veya hiç olmayanlara üstün olmaya başladılar. Hafif de olsa ferdî bir baskı başladı.

Üçüncü çağda, çiftçilik devrinde, derebeylik ve papalık üstünlüğüne dayanan müthiş baskı başladı ve bu zulüm halini aldı.

Dördüncü çağda, ticaret ve sanayi devrinde, hürriyet geniş bir tabakanın burjuva tabakasının malı oldu.

K. Marx'a göre Beşinci çağ

Beşinci çağ, Marx'ın idiasına göre Proleterlerin ihtilâliyle mutlak eşitlik devri olacaktır.

Bize göre beşinci çağ

Bize göre beşinci çağ, komünizm çağı olmayacak sıkı bir devletçilik devri olacak ve mutlak eşitlik değil, insanlığın cibiliyetine uygun bir eşitlik çağı başlayacaktır. Bu ihtilâlde şüphe yok ki, proleterlerin rolü büyük olacaktır.

Görülüyor ki, bizim hak anlayışımız Barnavla, Jaurés'le, K.Marx'la doğrulanmaktadır.

Netice şudur:

Zamanla, mekânla değişmeyen bir hak anlamı yoktur. Bu anlam zamana, mekâna, mesafeye göre değişir.

Burada belirtmek istediğimiz realite şudur:

Her çağın ekonomik gerekimlerine göre siyasal, sosyal kurumlarla hak anlamları da değişir.

Ek: III

Tam ihtilâl

Bir ihtilâl, ekonomik alana girmedikçe tam ve başarılı anlamıyla ihtilâl olamaz, diyorduk... Ve Lenin de pek haklı olarak 1905 Rus İhtilâl'iyle, 1908 İkinci Osmanlı meşrutiyetini eksik ihtilâller sırasında gösterir (1). Çünkü, bu her iki ihtilâl yalnız siyasal alana temas etmişlerdi. Bununla beraber, Lenin'in bu her iki hareketi aynı mahiyette görmesi biraz haksızdır. Çünkü, 1905 Rus İhtilâli siyasal olmakla beraber genişlik ve kavrayış itibarıyla yine siyasal olan ikinci ve hatta birinci Osmanlı meşrutiyetlerinden hayli geri idi. Düma meclisi bir nevi devlet şûrası mahiyetinde idi. Halbuki, Osmanlı meclisleri her ikisi de hakikî birer parlâmento idiler.

Lenin'in düşüncesi

Yalnız Lenin'in haklı olduğu nokta şudur ki, bir ihtilâl tam ve başarılı olabilmek için mutlak siyasal, sosyal ve nitece olarak ekonomik alanların hepsine el değdirmelidir. Bu alanların hepsinde ileriye doğru bir yenilik yaratmalıdır.

Ekonomik alan hakkında küçük bir izah:

İhtilâl sadece siyasal alanda bir yenilik yapmış, meselâ sadece seçim yoluyla ulus egemenliğini kurmuş ise 1876-1878 ve 1908 Osmanlı meşrutiyetleri gibi.. tam ve olgun anlamıyla bir ihtilâl karşısında değiliz. Çünkü, sosyal ve ekonomik sistemler yerinde sayıyor, halkın maddî durumu eski hamam eski tas demektir. Halkın maddî durumunda bir gelişme ortaya getirilmemiştir.

Atatürk'ün düşüncesi

İhtilâl, sosyal ve ekonomik alanlarda ileriye doğru bir yeniliği de yaratmış ise, bu taktirde halkın maddî durumunda bir gelişme, bir iyilik vardır. Atatürk bu cihetlere çok ehemmiyet verirdi.

Sosyal ve ekonomik alanların önemini belirtmek için konuyu somutlaştıralım.

Köylü, kasabalı arazi sahibi değil

Meselâ Atatürk ihtilâlinden önce, bizde köy ve kasabaların küçük çiftçileri arazilerinin bile sahibi değldiler. Kendileri, karıları, çocukları bile şahıslarında tasarruf edemezlerdi. Vakıa bir anayasa (kanun-ı esasi vardı. Ve bu kanun gereğince herkes hür ve mülkiyet kutsaldı.

''Şu halde nasıl olur da köylü arazisine malik değildi.

''Şahsında tasarruf edemezdi?

Diyorsun!''

Demeyiniz.

İddiamı ispat edeyim.

Evet anayasa biraz önceki kayıtları içine alıyordu. Fazla olarak köylünün elinde arazisinin bir de tapusu vardı. Bununla beraber ne arazisine, ne kendine malikti!

Bakınız nasıl?

Köylü ve kasabalı küçük çiftçi, toprağını sürebilmek için küçük bir paraya muhtaçtır. Ziraat bankasından ödünç almağa ne şahsı, ne de serveti elverişlidir.

Şu halde ne yapacak?

Çoluk çocuğuyla aç duramaz a!

Yapacağı şudur:

Tefeciye başvuracak, ona yalvarıp yakaracak, ağlayacak, sızlayarak % 100, bazen % 160 faizle dilenecek! Böylece, tarlasını ekebilecektir.

Fakat zavallı çiftçi veya köylü ne kazanacak?

Faizleri bile ödeyemeyecek ve borçlu kalacak?

Çünkü ekonomi ilmi, % 100 faiz ödedikten sonra kazanma imkânını henüz keşfetmiş değildir.

Köylü veya çiftçi borcunu ödeyemedikçe borcu artar. Çünkü faiz faiz üstüne biner.

Şu halde ne için ve neye çalışıyor? diyeceksiniz.

Bunun da karşılığı kısadır:

Kendisinin ve çoluk çocuğunun boğazları tokluğuna!

Fakat hakikat bu olsa, yine iyi... Hakikat bu değildir.

Hakikat şudur: Köylü veya çiftçi boyuna borçlanmak için, tefecinin patlıyasıca midesi ve kesesi hesabına çalışmaktadır. Tıpkı 1789 Fransa büyük ihtilâlinden önce serf'lerin vilenlerin senyörleri hesabına çalıştıkları gibi.. Tıpkı ilk çağlarda firavunların ehramlarını kamçı darbeleri altında yükselten esirler gibi.. Şu hale göre, elinde arazisinin tapu senedi bulunmasına rağmen, köylü ve çiftçi, çoluk çocuğu, evi barkı, hayvanları kendisinin değildir tefecinindir. Bunlar tefeci hesabına işleyen mahlûkat ve varlıklardır. İhtilâl ekonomik alandan sonra ikinci derecede önemli olan sosyal alana ilişmezse yine kavrayış bakımından eksiktir. Yine Atatürk İhtilâli'ni ele alıyorum. Eğitimde, aile haaytında vesaire de bugünkü yeniliği yapmasaydı, modern bir Türkiye'den söz edilebilir miydi? Bugün bir ilerlemeden söz açılabilir miydi?

Ben çocukluğumda bazı olaylara şahit olmuştum. Bizim Selçuk köyünde kinin bulamamak yüzünden sıtmadan hendek aralarında can çekişen ve orada son nefesini veren vatandaşları bilirim!

Yine bazı köyler bilirim ki, ahalisi kâmilen göç etmiştir. Bomboş evleri baykuşlara yuva olmuştur. Fakat zannetmeyiniz ki, bu ahali başka bir köye veya şehire gitmiştir. Hayır! Köyün yanı başında bir yere çekilmiştir. Bu yer köyün korkunç mezarlığıdır!

İşte yalnız siyasal alanda kalan, sosyal ve bilhassa ekonomik alana girmeyen bir ihtilâl bu yaraların çaresini bulmuş olmaz. Yapılan şey, politikacıların post kavgasından ibaret kalır. Toplum yerinde sayar.

Bundan dolayıdır ki, bir ihtilâl tam ve okunuş anlamı ile kendini ifade edebilmesi için bilhassa ekonomik olmalıdır diyorum ve bunlardan dolayıdır ki, bunda ısrar ediyorum.

Atatürk ihtilâlini, Lenin İhtilâli'ni, 1789 Fransız İhtilâli'ni tam ve eksiksiz ihtilâller arasında sayıyorum.

Çünkü Fransız İhtilâli feodaliteyi soylu sınıfı korporasyonları yok etmekle milletin varlığında yeni ekonomik bir hayat açtı.

Lenin İhtilâli, komünizmi kurmakla bu meslek bugün Rusya'da ne kadar gerilemiş olursa olsun, halk bakımından eski rejimle kıyas edilmeyecek kadar ekonomik bir yenilik, proterlik bakımından iyiliğe doğru bir yenilik yarattı.

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfa:.

 
Yukarı