.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-6

Locke teorisinin sentezi ve eleştirisi

Locke realiteyi çok iyi görmüştür. Milletlere ihtilâl hakkını tanımakla, onları iki büklüm itaat haline düşmekten korumuştur. İtalyalı Alfleri İstibdat adlı kitabında, istibdadı kabul etmek, ona itaat edebilmek için, insanın alçak yaradılışlı olması gerekir, diyor. Locke, bu teorisi ile insanı alçaklığa karşı korumaya çalışmaktadır. Şu ciheti derhal belirtelim ki Locke esas bir istibdat rejimi tanımaz. Locke, devleti, anlaşmaya dayandırır. Bu anlaşmadan, yürütme veya yasama kuvveti yolunu şaşırınca, millet ihtilâl hakkını ele alır. Çünkü anlaşmaya riayet edilmeyince, keyfi idare başgösterdi, milletlerin iradesi hiçe sayıldı, demektir. İstibdatla mücadele ise insanlığın en aziz hakkıdır. İstibdat yerine, ulus egemenliğini, millet iradesini kurmak ise, yine insanlığın en başta gelen bir borcudur.

Locke'u daha iyi anlayabilmek için onun tasarladığı devleti kısaca bilmek faydalı olur.. Bu büyük adama göre, devlet yok iken insanlık savaş haline geldi. Hüküm kuvvetlinin idi. Bu hale bir nihayet vermek için insanoğlu devleti kurdu. Kuvvetlinin, zayıfı ezmemesi için, devleti birtakım ödevlerle borçlandırdı. Hükümet veya meclis borçlarına riayet etmeyince, savaş hali tekrar geri geldi. Ve bu hal sözünü ettiğimiz anlaşma hükümlerinin yeniden kurulmasına kadar devam eder. İşte ihtilâl hakkı da budur (1).

Locke insan oğluna yaraşan bir devlet kurmuş ve bu devleti ulus egemenliğine, ulusun iradesine dayamıştır.

Bizce Locke teorisinin biricik eksiği şu cümleler içinde kısaca ifade olunabilir:

Locke, milletlerin ihtilâl hakkını dar bir çerçeve içinde, belli şartlar için düşünür. Bu şartlar dışında birtakım hâdiselerle karşılaşınca millet ne yapacaktır? Eli kolu bağlı oturacak, seyirci mi kalacaktır?

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Bence, Locke'un hatası, milletlere ihtilâl hakkını kabul etmesinde değil; bu hakkı, sınırlı hallere sıkıştırmasındadır.

Milleti, ihtilâl hakkını kullanmakta mutlak surette serbest tanımalı idi.

İhtilâl ve Alman filizofu Kant'ın fikirleri

Kant, Locke'un aksine olarak, ihtilâli sevmez ve milletlere ihtilâl hakkı tanımaz.

Kant her şeyin yavaş yavaş, gelişme ile olacağına inanır. Halkı aydınlatma, hükümeti uyarma, insanlığa arzu ettiği şeyleri elde etmek için yeter, fikrinde bulunur. Bu suretle halk iyi hazırlanmış olacak ve bunun baskısı altında hükümet gereken reformu başaracaktır. Bu hususta en etkili araç olarak basını ileri sürer. Hükûmeti uyarma ve halkı aydınlatma vazifesini basın yapacak, lâfın kısası, gereken yeniliği yavaş yavaş basın empoze edecektir.

Kant'a göre ihtilâl menfur bir şeydir. İnsanlığın ilerlemesinde değil, gerilemesine yarar. Vücuda getirilmiş her şey ve bunların doğuracağı gelecekteki varlıklar, ihtilâl neticesinde yok olur. Ve işte bu, gerilemenin belli başlı âmilidir.

Bundan dolayıdır ki, Kant 1793 Fransız Anayasasını beğenmez. Bu kanunu, halkı, her an o uğursuz ihtilâle hazırlayan, tahrik eden biricik araç sayar.

Kant'a göre, bu Anayasanın, hakka uymayan, milletlere zararlı olan maddeleri şunlardır:

28, 33, 34, 35.

Bu maddelere göre, bir milletin, anayasasını istediği zaman tadile, değiştirmeğe yetkisi olduğu gibi, zorbalığa, zulme direnmeye de hakkı vardır.

Hele 35 inci madde, hükümet, halkın kaynaklarını tanımadığı zaman; isyan, ihtilâl halk için, hakların en kutsalı, ödevlerin en esaslısıdır, diyor.

Kant'ın manasız, haksız, tehlikeli bulduğu kayıtlar işte bunlardır.

Şu cihetle belirtebilirz ki, Kant, Rousseau'nun hayranıdır. Onun fikirlerini benimser ve mutlak surette doğru bulur.

Bu yüzden denebilir ki, Kant, az çok çelişmeye düşmektedir. Çünkü Rousseau, ihtilâlcidir.

Rousseau diyor ki:

''Düşündüğüm şeyleri yapmak isterdim. Yapmak elimden gelmediği için, yazdım. Yapmayı başkalarına, yapabileceklere bırakıyorum.'' (1)

Bundan ne çıkar? denilemez.

Bundan çıkan, ihtilâldir. Zira Rousseau, yepyeni bir düzene göre kurulmuş, yepyeni bir kanun düşünüyordu. Eski düzeneği yıkmayı düşünüyordu. Bu ise, ihtilâl ile başarılacaktı. Rousseau bunu istiyor, fakat gerekli kudreti, cesareti kendinde bulamıyordu. Dileğini, Robespirer'ler, Danton'lar yerine getireceklerdi.

Getirdiler.

İşte, Kant'ın ihtilâl hakkını, milletlere tanımamakla düştüğü çelişiklik!

Kant haklı mı?

Şüphe yok ki ihtilâl hakkını sık sık kullanmak, bir fenalıktır. Her şeyde olduğu gibi, bu da zarar verir.

Fakat, tarih ve tarihin realiteleri gösteriyor ki, milletler bu hakkı kötüye kullanmıyorlar. Bu sebepten bunda korkulacak bir şey yoktur. Korkulacak şey, böyle bir hakkı milletlere inkâr etmektir. Böyle bir hakkın milletlere inkâr edilmesi, onları her türlü idareye karşı iki büklüm bir itaate, uyuşukluğa, alçalmaya yöneltmektir. Her idareye, her emre başüstüne demeye, alıştırılmış bir millet ölmüştür.

Allah rahmet eylesin!..

Kant; milletlere ihtilâl hakkını inkâra gideceğine, hükümetlere, milletlerin ihtiyacına göre hareketi, mutlak bir vazife olarak yükseleydi, daha uygun düşerdi.

Meselenin düğümü asıl şu noktadadır: Kant devlet ve hükümeti bağımsız bir otorite; belki de milletin üstünde, ayrı bir varlık tanımaktadır. Bu kutsî varlığa isyan, ihtilâl, büyük bir günah gibi görülmektedir.

Millet, devlet, hükümet ayrı şeyler değildir. Hepsi bir anlamdadır ve hepsi millettir. Milletten başka bir şey yoktur. Ondan başka hiç bir şey olmayınca, herşey onun içindir. O ne derse, o olacaktır. Milletin dediği olmayınca, yapılmayınca, millet istediğini yapmak için her vasıtaya başvurarak; iradesini, hükmünü yürütmek hak ve yetkisine maliktir. Hizmetçinin efendiye kafa tutmak hakkı ve yetkisi yoktur. Olamaz ve olamayacaktır.

Kant'ın milletin arzusuna ulaşabilmesi için, gösterdiği vasıta pek gülünçtür.

Kant, basını kullanmayı tavsiye ediyor!...

Fakat düşünebiliriz ki, basın soyut bir anlam değildir. Bunu insanlar idare eder. İnsanlar iyi de olabilirler, kötü de...

İş başında bulunan bir hükümet, basını elde ederse ne olacak?...

Basın elde edilebilir mi, ve nasıl?

Binbir suretle!...

Para ile.

Zorla (1).

Ve nihayet gazeteleri kapamak, gazetecileri; hem de kanuna uydurarak hapsetmek suretiyle hükümet basının hakkından pekalâ gelebilir.

Bu takdirde ne olacak?...

Sağ olsaydı, bunun cevabını büyük Kant'tan pekalâ bekleyebilirdik. Fakat madem ki sağ değildir; karşılığını onun yerine biz verelim.

Hükümet basının hakkından gelince, ihtilâl hakkı da günah sayılınca olacak şudur:

Millet, kollarını kavuşturacak, mumunu yakıp derdine yanacak!

Geçmişte ve herhalde, tarih, buna, az mı şahit oldu?

II. Abdülhamit, basına ağız açtırdı mı?... Ağız açmak isteyenlerin ağzını yırtmadı mı?

İtalya'da Mussolini, Almanya'da Hitler, İspanya'da Franko gazetelere ağız açtırdılar mı? Ağız açtırmak şöyle dursun, kendi rejimlerini alkışlatmadılar mı?

Bir hükümet daha ileri de gidebilir. Kanunî baskı yapar ki, istibdatların en tehlikelisi de budur. Kanunla basının ağzını tıkar.

Fakat böyle olacağına, millet mumunu yakıp da derdine yanacağına, böyle bir hale düşeceğine, ihtilâl yaparsa da kendini bu hale düşürenlerin başında mum yaksa, daha iyi ve daha doğru olmaz mı?

Bunda şüphe edilmemelidir.

Tarih diyor ki, lüzumunda ihtilâl çıkartmak milletler için uğursuz değil, mutlu neticeler verdi.

Bu muhakkaktır.

Uzaklara gitmek gerekmez. Türk milleti 1918'de ihtilâl hakkını kullanmasaydı, bugünü yaratamazdı. Ne Türk'ün vatanı, ne Türk Cumhuriyeti, hatta ne de Türklük kalırdı.

İngilizler meşhur ihtilâllerini yapmasalardı, bugünkü İngiltere doğar mıydı? (1)

1789 Fransa İhtilâli olmasaydı; insanlık bugünkü manasıyla var olur mu idi? (2)

İhtilâlde hayat vardır.

Uyuşuklukta da ölüm vardır.

*

İhtilâl ve Schopenhauer'in fikirleri

Schopenhauer diyor ki:

''Elde etmek istediğimiz her şey, bize karşı koyuyor. Her şeyi iradesine rağmen yenmek gereklidir. Tarih, bize savaştan, fitneden başka bir şey göstermiyor. Barış seneleri, kısa fotoğraf pozlarına benziyor. Bütün bir piyes seyrimde bir defa rastlanan bir antrakt gibi! İnsan hayatı, ebedî bir savaş, bir kavgadır. Yalnız soyut (abstrait) fenalıklara, sefalete, sıkıntıya değil, bütün diğer insanlara karşı da böyle. Hayat mütarekesiz bir savaştır, bir kavgadır. Orada, silâh elde ölünür.''

Hayatın acılarına; yürümeyi zorlayan, acele ettiren zamanın sürati de katılır ve bize soluk aldırmaz. Bu, her bir ferdin arkasında, forsalarını kamçılayan gardiyan gibi durur (1).

Alman filozofu Schopenhauer, Kant'ın tam zıttı olarak ihtilâlcidir. Hattâ bundan fazla birşey... O, hayatın kendisini bile ihtilâl kabul eder. Hayat Schopenhauer'e göre fasılasız bir döğüştür! İhtilâl sadece bir hak değil, o; sadece tabiî bir olaydır. İnsanlar sükûnet istese bile, hayat buna izin vermiyor. O; insafsız bir gardiyandır ki, forsa halinde yaşıyan insanları, elindeki tel kırbacıyla boyuna kamçılamaktadır! Hayatta dur durak yok. Boyuna onu aşmak ve didişmek var. İşte Schopenhauer'in hayat denilen hay huydan anladığı.

Türkçe bir mısra ile, Schopenhauer'i şöyle kısaltmak mümkündür:

''Bir gül koparılmıyor emeksiz'' (1)

*

İhtilâl ve Schmoller'in fikirleri.

Yine Alman iktisatçılarından Schmoller, Kant gibi ihtilâlden hoşlanmaz. Ona göre gerekli olan şey ekonomik, sosyal, siyasal tahrikleri, sebepleriyle iyi anlamaktır. Sosyal kaynaşma fena bir şey değildir. Bu, felâketler kadar, iyi neticeler de verir. Buna 1815'ten 1848'e kadar süren İngiltere'deki tahrikler şahittir. Fenalık meseleyi iyi koyamamaktır. Fenalık gerektiğinde reform lüzumunu anlamamakta ve böylelikle ihtilâle yer hazırlamaktadır.

İhtilâl, daima bir talih oyunudur. Bu oyunda kazançtan çok, kaybetme vardır. İhtilâl kurşunu, daima hedefi aşar. İhtilâli her zaman kaytaklık (gericilik) izler. Bu ise ihtilâlden daha müthiş, daha zâlimanedir. Fakat mutlaka gerekli, mutlaka sakınılması kabil olmayan bir ihtilâl yoktur. Her ihtilâlin güne, ihtiyaca uygun bir ıslahat ile önüne geçilebilir, yoksa yalnız kuvvetle geçilemez. Tarihin bütün ilerleme hamleleri ihtilâlde değil, ıslahattadır.

Schmoller'in dilekleri, tavsiyeleri çok güzel ve çok çekicidir. Fakat, zayıf yeri, realitelerle, tarihin verimleriyle uygun düşmemesidir. Büyük iktisatçıya göre (her ihtilâlin güne, ihtiyaca uygun bir ıslahat ile önüne geçilebilir,) çok doğru. Fakat bu ıslahatı kim yapacak.

Hükümet mi?...

Problemin karşılığı bu ise -ki bu olması lâzımdır- işleri çok yüzeyde düşünmektir. Zamanımız toplumları çeşitli menfaatleri temsil eden, çeşitli sosyal sınıflardan kurulmakta ve bu sınıfların devamlı çatışması halindedir. Hükümet ise, en kuvvetli sınıfın, zamanımızda, burjuvaların hizmetindedir. Hükümetin durumu bu oldukça, kendisinden kümelere doğru ıslahat nasıl beklenebilir? Hattâ hükümet bu ıslahatın taraftarı olan dahi, bu dileğini nasıl başarabilir? Her şeden evvel egemen sınıfın buna razı olması şarttır.

Tarih, egemen sınıfın buna kolay kolay razı olmadığını gösteriyor.

Eski Yunan'da, İspartalılar zamanında Cleman ve Agis ihtilâlsiz ıslahat yapmak istedikleri halde birincisi çıkarlarına dokunulanlar tarafından, ikincisi dış düşmanlar tarafından ortadan kaldırıldılar, hele birincisi; anası ve büyük anasıyla beraber katlolundu. Bunların bütün bu güzel maksatlarından ortada sadece, kanlı bir hatıra, yahut hoşça bir seda kaldı.

Nitekim Agis'in anası Agistrata boğulurken:

"Bizim ölümümüzden İspartanın saadeti, selâmeti doğsun!"

Diye bağırmıştı (1).

XVI. Louis gelmekte olan kanlı ihtilâli önlemek için, birtakım vergi, ıslahatına teşebbüs etmiş bulunuyordu. Zadegânların şiddetli karşı duruşu karşısında kalınca vazgeçmeye mecbur oldu. İnat etseydi zadegânların elinde yok olacaktı.

Görülüyordu ki, büyük ekonomist, hemşehrisi büyük filozof Kant gibi realiteden uzak teorilerle meşguldür.

Haksızlığı yola getirmenin tek çaresi, ihtilâl hakkını kullanmaktır.

İhtilâl ve Nietzsche'nin fikirleri

Nietzsche, samimî eserler istiyor. Genel anlamıyla samimî eserler... candan iş istiyor. Hep ve yalnız okuyanlara; tembeller! diye haykırıyor. Bunlar sadece seyircilerdir. Nietzsche bunu istemiyor, iş başarılmasını arzu ediyor. Bu hususta en samimî, halkı buluyor ve onu seviyor. Çünkü o, seyirci değil işçidir.

Nietzsche ilerleyişin gelişme ile, ıslahatla değil, ihtilâlle olacağını açıkça işaretliyor; düşüncelerini dağlarla, tepelerle sembolize ederek diyor ki:

''Dağlar arasında en kısa yol, tepeden tepeye aşılanıdır. Bu yolları aşabilmek için bacakların uzun ve güçlü olması lâzımdır.''

Nietzsche'nin tekâmülcü, ıslahatçı, baştan savmacı olmadığı açıktır. O, bir hamlede hedefe varılmasını istemektedir. Nietzsche halkı o kadar sever ki, onu, Allah'ın bir evrimi yapar. Diyor ki:

''Önce ruh Allah idi. Sonra insan oldu, şimdi de halktır.

Nietshe samimiyeti, hareketi de şu suretle tebarüz ettirmektedir:

''Yazlan şeyler içinde, sevdiğim tek şey kendi kanıyla yazılandır. Kanla yazmak, kanın ruh olduğunu öğretecektir. Hep o yalnız okuyan tembellere lânet ediyorum. Herkeste boyuna okumak hakkı olsaydı, bu gitgide kokutur ve bozardı. Yazılan yazıyı değil, fikri de!''

Nietzsche ilerlemeyi bile kabul etmiyor. Her şeyin ihtilâl ile hallini istiyor.

İhtilâl ve Fransız âlimi Paul Janey'nin fikirleri

''Bir ihtilâlin haklı olduğunu önceden tesbit eden bir ölçü yoktur, bu bir takdir meselesidir. Bu yolda verilecek hüküm, tarihe ve felsefi hak bakımlarına dayanmalıdır.

Bir milletin; hükümetini, hükümet şeklini değiştirmek hakkı olup olmadığını sormaksızın deriz ki, o, bir müddet kendini muhafaza etmek için, yarattığı müesseseler uğruna kurban edilemez.''

Hak bakımından Fransız ihtilâli

Janey; bu prensibi Fransa İhtilâli'ne uyguluyor.

Diyor ki:

''1789'da Fransa krallığı sadece güçten yoksun kalmamıştı. Fakat kendi kendini güçsüz ilân etmişti. Bunun üzerine 'Etats generaux' adı verilen, millet meclisine baş vurdu. Krallık her vasıtayı denedikten ve hükümet etmek imkânını mutlak surette bulamadıktan sonra, milleti topladı, bu hareket tarzıyla, hükümet mutlakıyetten vazgeçmiş oluyordu. Zira, nasıl ki, sorumsuz yetki olmazsa, yetkisiz sorumluluk da olamaz. Milletin, milletin en kalabalık kısmının, yani milletin çalışkan ve üretici kısmının ki -bundan devletin maliyesini kurtarması isteniyordu- işte bu kısmında gelecek için teminat almaya hakkı vardı. Netice itibarıyla halk, üstüne çöken yüklerden de kurtulmuş olacaktı. Bu suretle derebeyliğin ve mutlakiyet krallığının kaldırılması kapalı olarak kabul edilmiş oluyordu.

Bu iki nokta Fransız İhtilâli'nin, iki maddesidir. Prensip itibarıyla yalnız doğru değil, haklıdır da.

Sonraki olayları, menfaat anlaşmazlıkları, ihtiraslar, dış anlaşmazlıklar doğurdu, sapma, yıkma işlerine gelince, bunlar o meselelerdir ki bu hususta hüküm vermek tarihe aittir. Bu gün dahi Fransız İhtilâli'ni savunanlar, onun bütün safhalarını, vukuat ve kazalarını kabule hiçbir şekilde mecbur değildirler.

Bu ihtilâlin esası, eski rejimin kaldırılmasıdır. Eski rejim ise kudretsizlik yüzünden yerini bırakıyordu. İhtilâlin tekâmül ve inkişafında ne hatası, ne suçu olursa olsun gerçekte doğrudur.''

Ben, Paul Janey'nin fikirlerini biraz karışık, biraz da çelişik buluyorum. Aynı zamanda pratik de değildir.

Paul Janey'nin fikirleri çelişiktir. Çünkü bir milletin nihayet kendi maddî ve manevî saadeti için varlık verdiği kurumlarına kurban edilemeyeceğini bizzat Paul Janey ileri sürdüğü halde, Fransız İhtilâli'nin, hükümetin istek ve müsaadesıyla başarıldığını kaydederek, onu bu yönden haklı göstermek istiyor. Ya krallık, Etats generaux'yu toplantıya çağırmamış, mali güçlükleri ortaya koymamış olsaydı, ne olacaktı? Millet haklı olmak için, onun davetine kadar bekleyecek, ıstıraplara katlanacak ve iki büklüm bir itaat mi göstereckti?

Janey'nin analizine göre; evet.

Fakat bence hiçbir vakit!

P. Janey'nin ortaya koyduğu esasları; Türk, İngiliz, Rus ihtilâllerine uyguladığımız zaman, bunları haksız görmemiz gerekir. Zira, Türk ihtilâli hain bir sultan - halifenin ve onun hükümetlerinin sonuna kadar yaptıkları saldırı ve savunmaları kıra kıra kazanılmıştır. İngilizler ihtilâllerini ve bunların verimi olan şartları, krallarının, kral hükümetlerinin inat ve savunmalarına rağmen, hem de kral başları keserek aldılar!

Hele Ruslar!..

Paul Janey'nin fikirleri ile bunları nasıl izah edebiliriz?

Bence Fransız bilgininin en doğru görüş ve düşünüşü şu noktada toplanır.

''Bir millet saadeti için varlık verdiği kurumlara kurban edilemez.''

Gerektiğinde herhangi bir ihtilâl yine bu prensiple izah edilmelidir.

Milletin kurban edilmek üzere olduğunu kim değerlendirecek?

Locke'un dediği gibi bizzat milletin kendisi:

Ve Namık Kemal'in dediği gibi:

''Milleti kurban edenler, millete kurban olur.''

Şuracıkta, Paul Janey lehine bir noktacığı daha aydınlatmak isterim.

Olabilir ki, Janey, Fransız İhtilâli'ni halk bakımından eleştirirken onu bu suretle açıklaması, yalnız ve sadece bu yönden haklı gösterileceğinden değil, fakat bu bakımdan da açıklanabilmesi mümkün olacağındandır. Buna diyecek yok. Ancak fikir aydınlık değildir.

İhtilâl ve Jean Jaurés'in fikirleri.

''İhtilâlin adamları, fırtınalar içinde, dimdik ayakta durdular. Korkunç boraların yıldırımları içinde gözlerini kırpmadılar. Korkaklar gibi, yüzlerini örtmediler.

Halkları, ekonomik gelişmeler, tam hakikatlere giden hareketler; acıları, zorbalıkları, ölümleri hiçe sayan heyecanlı vicdanlar yükseltir.'' diyor.

Jaurés'e eklenecek fikrimiz yoktur. Fikirlerini olduğu gibi benimsiyoruz.

Bir tek cümle eklemek gerekirse, o da şudur:

Türk genci! Atatürk'ün sana emanet ettiği Cumhuriyeti korurken, sen de dimdik ayakta duracaksın, sen de, şimşekli boraların yıldırımları içinde göz kırpmadan bekleyeceksin..

Alınlar yüksekte... gözler ilerde!

Aşacağın yollar uzundur. Taşlı, çakıllıdır... Sen bu mesafeleri gerektiğinde yalın ayak aşacaksın... Ayakların kanayacak, acıyacaktır... Fakat mutlaka aşacaksın. Mesafeler kanayan ayaklarının altında bitecek... taşlarıyla, çakıllarıyla eriyecek, amacına yol açacaktır.

Kalpler yüksekte hep ve daima ileri!

J.J. Roussea'ya göre:

Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. O, kurumlarında istediği gibi tasarruf eder. Hattâ kral, Sultan, prens bunlar, egemenliğin ortağı değildirler. Görülegelen memurlardır... Millet, istediği vakit bunlara kapıyı gösterebilir. Kendilerine yol verilince birşey iddia edemezler; iddia etmeye hakları yoktur.

Rousseau:

''Düşündüğüm şeyleri yapmak isterdim.. Yapmak elimden gelmediği için yazdım.Yapmayı başkalarına, yapabileceklere bırakıyorum'' diyor.

Rousseau'nun fikirlerine ekleyecek bir şeyimiz yoktur. Açıktır. Ve ihtilâlcidir.

Amerikalı meşhur Ceferson ''Her yirmi senede bir, mutlaka bir ihtilâl olması, her millet için iyidir'' derdi. Ve bunu âdeta iman ile söylerdi. İhtilâli insanlığın yükselmesine, ilerlemesine belli başlı bir vasıta sayıyordu.

''Milletlerin ihtilâl hakkı, tartışma götürmez, milletlerin kurumlarını değiştirebilmeleri en tabiî haklarındandır. Bunları değiştirmemek, milletlerin mukadderatıyla uzlaşamaz. Zira yeryüzünde insanın mânası, evrim ve gelişmedir... Evrim ve gelişmedeki engelleri kaldırmak onun yaşama hakkıdır. İnsanın yaşama hakkı inkâr edilebilir mi?

Milletler amaçlarını yitiren kurumları değiştirebilecekleri gibi kaldırabilirler de. Bir kurum yoktur ki ferdin, kamunun evrim ve gelişme gayesini sürekli olarak tutabilsin. Tutamaz. Bu, mümkün değildir. Değişmez prensip yoktur, fena kurumların yeni düzene karşıt olanların mutlaka değiştirilmeleri, kaldırılmaları birer gerekçedir. Kötü müesseseler; boğucu, çürük saman ateşine benzerler. Bunların söndürülmesi gerekir. İyilerine gelince, bunlar da aydınlata aydınlata kendi kendilerini yer ve bitirirler.''

Fichte'nin görüş ve analizleri sağduyunun tam verimidir. Bunları oldukları gibi benimsemekten başka ne yapılabilir?

Hele ''değişmez prensip yoktur'' tezi, bükülmek kabul etmez, taştan bir hakikattir. Ebedî olduklarını iddia eden Gök kitapları bile yerlerini zamanın icaplarına bırakıyorlar... İşte Tevrat, işte İncil, işte Kuran. Hattâ bunları gönderen "Allah" bile anlamını değiştiriyor. Bazen büsbütün yitiriyor. Rus komünist ihtilâlinde duvarlara yapıştırılan levhalarda:

''Allah tarihe karıştı!''

ibareleri görülüyordu.

Voltaire, Pareto gibi filozof ve sosyologlar, ''Allah insanları değil; insanlar Allahı yarattılar'' diyor (1).

Bu hakikatler karşısında, hakikat olan yeni nizam karşısında, anlamını yitirip tutunmakta ısrar eden kurumlara ve varlıklara karşı milletlerin ihtilâl hakkı nasıl inkâr olunabilir? Bunu inkâr, milletlerin yaşama hakkını inkâra varır.

Bilimsel sosyalizmin şefleri Karl Marx ile Engels de dereceli ıslahatı kabul etmezler. Bunlara göre ihtilâl zorla ve silâhla başarılır. İhtilâli, üretim sistemlerindeki radikal değişiklikler tamamlar. Medeniyetler ancak üretim sistemleriyle ifade edilir ve açıklanır.

Marx diyor ki, (1) ''Toplumun ekonomik bünyesi; üzerinde yükselen siyasal, moral hukukî binanın maddî temelidir. Esasıdır. Sosyal vicdanın zaman zaman aldığı şekiller, anlayışlar toplumun bünyesini yapan ekonomik sistemle ilgilidir. Maddî hayattaki üretim metodu, sosyal, siyasal, psikolojik ve moral hayatın durumlarını tayin eder.''

Karl Marx'a ve Engels'e göre; ihtilâl demek eski toplumun sinesinde yeni unsurların, yeni sebeplerin gelişmesi demektir. Bu yeni unsurlar, eski toplumun unsurlarını yenecek kuvveti kazanınca, eskilik yerini yeniliğe bırakır.

Bu fikirleri, kısaca açıklamadan önce, ihtilâl ve sebepleri hakkında en esaslı görüşü belirtmiş olduklarını söylememiz gerekir.

Komünizm, amaç edindiği rejimi kurabilmek için, ilk hamlede, bugün mevcut, üretim metodunu değiştirmeyi prensip olarak kabul etmiştir (2). Bugünkü üretim metodu serbesttir ve ferdîdir. Komünizm bunu kollektif hale koyacaktır. Üretim kollektif hale gelince toplumun bugünkü esasları da değişecektir. Serbest rekabet sistemi kalkacak, yerini komün idareleri alacaktır. Bu suretle sosyal, moral, ekonomik ve siyasal rejim de bugünkünden bambaşka bir manada görünecektir. Bunu geniş ölçüde açıklamayı, rejimlerin mukayesesiyle ilgili bölüme bırakalım.

Şu ciheti de belirtmeliyim ki; ben komünist değilim. Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Tıpkı Uhud şehidi Said ankedotu gibi (1) Peygamberimizin arkadaşlarından Sadi, Uhud'da şehit olarak ölürken başucunda bulunanlara demiş ki: ''Gidiniz!... Peygamber'e deyiniz ki, onun şehitlere müjdelediği cennetleri görüyorum ve şimdi oraya girmek üzere bulunuyorum"!'' Said Müslümanlığa bu kadar inanmıştı. Ben de Türk birliğine bundan fazla inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni bölümlerini Türk birliğiyle açacaktır. Dünya, sükûnunu bu bölümler içinde bulacaktır. Kâşgırlı Mahmud'un ''Divan-ı Lügat'it Türk''ünde dediği gibi: ''Tanrı; Türkü, insanlık, şerirlerden, şakilerden kurtulsun diye yarattı'' (2).

Fakat Marx'ın görüşlerinden, ilmî tahlillerinden, metotlarından hak ve hakikatler lehine istifade edilecek çok şeyler vardır.

Clemenceau, Dokuz Konferans adlı eserinde bu hususta şunları söylüyor:

''Cumhuriyetçi ve demokrat doğdum. Cumhuriyetçi ve demokrat öleceğim. Fakat itiraf etmek lazımdır ki Marx'ın kritiklerinden demokrasi hesabına çok faydalandım. Demokrasinin zayıf, sakat yerlerini Marx'ın bu rejime indirdiği kritik kırbacının darbeleri altında gördüm. Bende, onları tamamlamak duygusunu bu kritikler uyandırdı.''

Bir hakikat kaybolmamalıdır, gizli kalmamalıdır. Velev ki, bu hakikat hasım tarafından gelse bile. Hakikatler gizlenmeseydi bugün insanlık binlerce yıllık bir ilerlemeyi gerçekleştirmiş olurdu.

Türk Cumhuriyeti, bütün hakikatlerin, bütün çıplaklığıyla ortaya konulmalarının bir verimidir.

Lenin'in ''Devlet ve İhtilâl" adındaki eseri okununca, insanlığın mutlu olması için yazarın ihtilâlden başka çare görmediği açıkça anlaşılır. O kadar ki, bu adam, Rousseau'nun aksine olarak yazmaktan ziyade, yapmaktan hoşlanıyor.

Devlet ve ihtilâl'in son faslını yazmamıştır. ''Bu bölümü yazmaya vakit bulamadım, yaptım. Yapmak yazmaktan güzeldir. Son bölümü okumak isteyenler, Rusya'da yaratılan eseri, gözden geçirsinler!'' diyor.

Bir kere daha anlamış oluyoruz ki: Lenin Rousseau'nun tam zıddıdır. İkisi de ihtilâlci. Fakat Rousseau yapamıyor, yazıyor. Lenin hem yazıyor, hem de yapıyor. Bununla beraber Rousseau ''Toplum sözleşmesi'' Jakobenlerin elinde kutsal kitap hükmünü sürdü. Ve bütün dünya rejimlerinin mukadderatını tayinde etkili oldu. Hem de pek çok. Bu bakımdan K. Marx'ın Kapital'inden daha bahtlıdır denebilir.

Şu cihet de kayda değer ki, Lenin'in hayatı baştanbaşa, dava uğrunda bir feragat örneğidir. Arkadaşı Troçki ilk ihtilâli anlatırken şunları söyler (1):

''Basit bir oda içinde ihtilâli idare ediyordu.

Her taraftan boyuna telefon haberleri geliyordu. Günlerce uyumamıştık. Perişan halde idik. Katı bir kanape üzerinde yanyana biraz uyku kestirmek istedik. Hemşiresi odaya girdi. Zafer müjdeledi, toplantıya gittik!''

Atatürk, Lenin'in de aksine olarak yazmaktan değil yalnız yapmaktan hoşlanıyor. Büyük Nutuk ve ona ilişik vesikalar kitabını, işler başarıldıktan sonra yazdı. O yapmadan yazmıyor.

Yapmadan lâf yok.

Yaptıktan sonra anlatma, hesap verme var!

Atatürk, hayatı şöyle anlatıyor:

''Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, müsademe demektir. Hayatta muvaffakıyet mutlaka mücadelede muvaffakıyetle mümkündür. Bu da, manen ve maddeten kuvvete, kudrete istinat eder bir keyfiyettir.Bir de; insanların meşgul olduğu mesail, maruz kaldığı bilcümle mehalik, istihsal ettiği muvaffakıyetler, maşerî, umumî bir mücadelenin dalgaları içinden tevellüt edegelmiştir. Akvamı şarkıyenin, Akvamı garbiyeye taarruz ve hücumu tarihin belli başlı bir safhasıdır. Akvamı şarkıye miyanında, Türk unsurunun başta ve en kavi olduğu malûmdur. Filhakkika Türkler, kableislâm ve badelislâm, Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilâlar yapmışlardır. Garba taarruz eden ve istilâlarını İspanya'da Fransa hudutlarına kadar temdit eden Araplar da vardır. Fakat, efendiler, her taarruza karşı, daima, mukabil taarruz düşünmek lazımdır. Mukabil taarruz ihtimalini düşünmeden ve ona karşı emniyete şayan tedbir bulmadan hareket edenlerin âkıbeti, mağlûp ve münhezim olmaktır, münkariz olmaktır.

Garbın, Araplara mukabil taarruzu, Endülüs'te acı ve şayanı ibret bir felâketi tarihiye ile başladı. Fakat, orada bitmedi. Takip Afrika şimalinde devam etti. Attilâ'nın Fransa ve Garbî Roma topraklarına kadar teşmil edilmiş olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, Selçuk Devleti enkazı üzerinde teşekkül eden Osmanlı Devletinin, İstanbul'da Şarkî Roma İmparatorluğunun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere ırcai nazar edelim. Osmanlı tacidarları içinde, Almanya'yı, Garbî Roma'yı zaptü istilâ ederek muazzam bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bulunmuş olan vardı. Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslâm âlemini bir noktaya raptederek sevk ve idare etmeyi düşündü. Bu emelin sevkiyle Suriye'yi, Mısır'ı zaptetti. Halife unvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupayı zaptetmek, hem âlemi İslâmı hükmü ve idaresi altına almak gayesini takip etti. Garbın mütemadî mukabil taarruzu, İslâm âleminin hoşnutsuzluğu ve isyanı ve böyle cihangirâne tasavvurlar ve emellerin aynı hudut içine aldığı muhtelif unusrların ademi imtizaçları, binnetice emsali gibi Osmanlı İmparatorluğunu da, tarihin sinesine tevdi etti.''

Türk Şef'in nutku, o eserdir ki, günün birinde, milletlerden birisi, istiklâlini, hürriyetini, bütün varlığını kaybetmek tehlikesine mâruz kalsa, hatta kaybetse bile bunların nasıl kurtarılacağını öğreten bir düstur, gösteren bir formüdür.

Anarşistler

Büyük milletlere mensup birçok bilginlerin, ihtilâl hakkındaki fikirlerinden bahsetmiş, onları analiz ve kritik etmiş bulunuyoruz. Bu meyanda anarşistler için de birkaç söz söylemek yersiz olmayacaktır.

Anarşistler de komünistler gibi tasavvur ettikleri yeni düzeni ancak ve mutlak ihtilâl vasıtasıyla kurulabileceğini kabul ederler. Civciv hayata kavuşmak için, nasıl ki, yumurtayı içinden kırıp parçalamak mecburiyetinde ise, insanlık da yeni hayata ulaşmak için aynı suretle eski hayatı yıkıp devirmek mecburiyetindedirler.

Anarşistlerin esas davaları şu cümle içinde kısaltılabilir. Devleti kaldırmak! Anarşistlere göre bütün fenalıkların başı devlettir. Zorbalık, zulüm her şey buradan geliyor. İnsanoğlu bu kurumu ortadan kaldırdığı gün rahat nefes alacak ve gerçek hürriyetine kavuşacaktır. Bu da müthiş bir ihtilâl ile başarılacaktır. İnsanlık devletsiz kalınca kuvvetliler zayıfları ezmeyecek mi? Bugün şikâyet edilen haksızlıklar devlet ortadan kalkınca fazlasıyle artmayacak mı?

Anarşistler buna hayır! diyorlar. Çünkü ferde verilecek kültür ve terbiye onu devletten, devlet baskısından doygun (müstağni) kılacaktır fikrindedirler.

Bu ne dereceye kadar doğru bir davadır? Cevabını bugün mevcut meslekleri karşılaştırırken vereceğiz.

Zaman zaman anarşistler tehlikeli bir hal aldıklarından hemen bütün devletlerce şiddetle takip edildiler ve edilmektedirler.

Bunların çokça bulundukları yerler arasında İspanya, İtalya, Belçika sayılabilir.

Anarşistler, ilk yapacakları işler arasında bilhassa hükümdar katlini amaç edinmişlerdir. İsviçre'nin Cenevre kantonunda bir İtalyan anarşist tarafından işlenen cinayet pek karakteristiktir.

Anarşist, Cenevre'de Avusturya İmparatoru Fransuva Josef'i bekliyordu. Halbuki imparatoriçe gelmişti. Gölde gezinmek için vapura bineceği sırada imparatoriçeyi şişledi. Biraz sonra hükümdar ölmüştü. Anarşist yakalandı...

Sorguya çekildiği zaman:

İmparatoru öldürmek için gelmiş olduğunu, fakat imparatorun gelmediğini öğrenince emeğinin yabana gitmemesi için imparatoriçeyi öldürmüş olduğunu söylemişti. Dünya, hükümdar aileleri fertlerinden birini eksiltmiş olmakla öğünüyordu!

Katil anarşist, müebbet hapse mahkûm oldu. Yirmi sene yattıktan sonra onu bir gün odasında bel kayışından asılmış olarak buldular.

Kendi kendini öldürmüştü.

Kropotkine, Bakonine anarşizmin büyük şefleridir

Kropotkine'in La grande revalution adındaki eserleri pek meşhurdur.

Cropotkine diyor ki:

''Hayatta hükümdarların son anları milletlerin zafer arabalarına koşulmak ve kamçı darbeleri altında onları çekmekle bitecektir. Devlet böyle bitecektir!''

Tarih ne diyor?

Ve Realiteler

Birçok büyük dinledik. Bunların ihtilâl ile ilgili muhtelif fikirleri üzerinde düşündük. Büyük olayları kısa da olsa gözden geçirdik. Şimdi de tarihi ve realiteleri dinlememiz ve gözden geçirmemiz faydalı olacaktır.

Dinlediğimiz, etüt ettiğimiz fikirlerin hangilerinde isabet vardır?

Bunların hangilerinde isabet yoktur?

Bize bu soruların karşılığını en kestirme yoldan tarih söyleyecektir.

Bir milletin ihtilâl hakkı var mı, yok mu?

Bu sorunun lehinde ve aleyhinde çok söyleyenler olduğunu biliyoruz. Soruya evet diyenler olduğu gibi hayır diyenler de az değildir... Bunları bir yana bırakalım. Tatbikata bakalım.

Tarihte hakikat ne yolda ortaya çıkmıştır?

Bunlar kendilerini ne yolda göstermişlerdir?

Filozoflar ne derlerse desinler, ne yolda düşünürlerse düşünsünler... benim tarihin verimi olarak bildiğim, gördüğüm realite şudur:

Milletler haklarına kavuşmak için ihtilâl yapıyorlar.

Milletler haklarına ihtilâl ile kavuşuyorlar.

Bu iş başka türlü olmuyor.

İş başında bulunanlar, milletlerin muhtaç oldukları yenilikleri, rica ile, niyaz ile kabul etmiyorlar. En küçük ıslahata bile razı olmuyorlar. Aklın ve mantığın icaplarına uymuyorlar. Akıl ve mantık zorunlulukları, silâhla takviye edilincedir ki, iş başındakilere (Pekiyi!) dedirtmek mümkün oluyor! Bunun aksi tarihte nadir değil enderdir.

Mesela:

Japon Mikado'su milletine yeni, modern bir rejim vermeye razı oldu. İran Şahı Muzaffereddin İran'a meşrutiyeti vermiş.

Fakat tarihin bu husustaki cömertliği pek kıttır. Tarih böylelerini yetiştirmekte pek kısırdır. Milletlerin mukadderatı genel kurallar dışında kalan böyle şazlara (ayrık) bağlanamaz.

Saati çalıp da, hayatî zorlamalar kendilerini gösterince hakka kavuşmanın çaresi ihtilâl oluyor. Binbir tecrübe bunu gösteriyor.

İhtilâl iyi bir şey midir?

Bunu bilmem, fazla uğraşmayı da gerekli görmüyorum. Bildiğim bir şey varsa o da şudur:

Milletler haklarına ihtilâl ile kavuşuyorlar.

Bu, doğru veya eğri olabilir. Fakat, tarihin verimidir. Dönmez ve şaşmaz bir verim.

Buna bir nevi determinizm gözüyle de bakabiliriz ve bilim yönünden aldanmış olmayız.

Bu soru üzerinde biraz durmamız vakit kaybetmek sayılmaz.

İhtilâli aydınlar yapar, milletle beraber..

İhtilâli o aydınlar yaparlar ki; hareketleri, çalışma sonuçları milletin yüksek menfaatlerinin ifadesinden başka bir şey değildir. O kadar ki, mümkün olup da bunları küme yapsaydı, kendi menfaati bakımndan başka türlü hareket edemezdi.

Şu hale göre şarlatanların; "milletin bu işlerden haberi yok; bu işi millet mi yaptı ki benimsensin? Türk milletinin henüz sevyesi elverişli midir ki, kendisini cumhuriyetle idare etsin? Bizde işleri bir veya birkaç kişi yapar; üst tarafı ister istemez baş eğer", gibi fikir yürütmeleri safsatadan, bulanık sularda balık avlamak sevdasına tutulmuş olmaktan başka bir şey değildir.

Bu gibiler, bu gibi yaygın söylentileri bilerek, kasten çıkarırlar. Şu halde ihtilâl kaytaklık (irtica) karşısındadır; süratle harekete geçmesi, kaytakları bastırıp cezalandırması gerekir.

Bu gibiler cahil ve safdildirler. Kendilerini aydınlatmak lâzımdır.

Tarihin hiçbir ihtilâli, biraz önce tespit ettiğimiz kural dışında Charles Gide içtimaî müesseseler adındaki eserinde bu esası kabul etmekle beraber, Spartaküs İhtilâli'ni bir istisna olarak gösterir. Bence bu da yanlıştır. Spartaküs'ün Roma zorbalığına yönelttiği büyük ihtilâl, ne istediğini, ne yapacağını bilen ve bütün bunları önceden tesbit ederek uygulamaya koyan bir harekettir. Başarı sağlayamayaşının sebepleri ise bütün kümenin karışması değil, şefler arasında çıkan anlaşmazlıktır. Aşağı yukarı, bütün İtalya halkının -hürler de dahil- Spartaküs'ün ardı sıra yürümesine sebep, Roma otoritelerince halka reva görülen mezalim idi.. Başka bir deyimile, Spartaküs, halkın menfaatlerini bu derece canlı bir şekilde temsil ediyordu. Birliğin sebebini burada aramak lâzımdır (1).

En ileri halk kümeleri dahi kendi başlarına bırakılırsa, kendi menfaatlerini bulup ayırmakta anlaşamayacaklardır şüphesiz.

Kümenin mahiyeti ne olursa olsun, mutlaka şeflere ihtiyacı vardır. İşte bu şeflerdir ki, ihtilâle yön verirler ve onu başarılı kılarlar.

Osmanlı tarihinden Şeyh Mahmud Bedreddin Simavî İhtilâli'ni ele alıyorum.

Bedreddin'in peşi sıra 40-50 bin ihtilâlci yürüyordu. Ve bunlardan pek çoğu onun davası uğrunda seve seve can verdiler. Fakat bunların hepsinin davayı fikren savunmaya yetenekli oldukları kabul edilebilri mi?

Bedreddin Simavî'in davası şu idi:

1. Cumhuriyetçilik. (Padişahlık, krallık ve bunlara benzer şeyler zorla alınmıştır).

2. Bir Allah vardır. Bütün insanların Allahı... Peygamberlere lüzum yoktur (1). Bu itibarla cami, kilise, havra vesaire mânasız şeylerdir. Tek bir tapınak, bütün insanları göğsünde toplamalıdır.

Ziya Paşanın dediği gibi:

"Bir hâkten inşa olunur, deyr ile mescit

Birdir nazarı hakda mecus ile müslüman."

3. İnsanlar kardeştirler ve her şeyde ortaktırlar. Kadınlarda müstesna (2).

Şeyh Mahmud (Bedreddin) İznik medresesinde bunları vaazetti. Ve günün birinde talebelerinden Dede Sultan lâkabıyla anılan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, ihtilâl bayrağını açtılar. İzmir havalisinde ve Saruhan'da Çelebi Mehmet I'le aralarında kanlı savaşlar oldu. Nihayet bu büyük ihtilâl, sayı karşısında yenildi.

Dede Sultan'la, Sultan orduları arasında ilk kapışma İzmir civarında Karaburun dağlarında vukua geldi. Sultan ordusu gerilemeye mecbur oldu. Az kaldı, Şehzade Murad, ihtilâlcilerin eline tutsak düşüyordu. İkinci ordu İvaz Paşa kumandasında geldi. Büyük savaşlar oldu. Kan gövdeyi götürdü. İki tarafın kaybı yirmi bini geçiyordu. Börklüceli esir düştü kanaatlarından vazgeçmesi, tövbe istiğfar etmesi kendisine teklif edildi, red etti. Bunun üzerine Selçuk kalesi önünde çarmıha gerildi.

Üç bin kadar silâh arkadaşına aynı teklifte bulunuldu. Tövbe istiğfar ederlerse af edileceklerdi. Red ettiler!

Ve birer birer cellâdın satırına boyunlarını uzattılar ''İriş Dede Sultan!'' diye bağırıyorlardı. Davalarında kanaatlarında bu kadar kuvvetli idiler.

Torla Kemal, Saruhan ovalarında bastırıldı. Bir meydan savaşından sonra o da ele geçti. Arkadaşlarıyle beraber kazığa kakıldı.

Çelebi Sultan I. Mehmet ihtilâli bastırmış ve kesin yenilgiye uğratmıştı.

Bedreddin, İsfenderiyaroğulları'na sığındı. Orada da duramayınca Sinop yoluyla Buğdan'a kaçtı, oradan Balkanlar'a geldi. Kara orman'da yakalandı, muhakeme edildi. Fakat ölümüne Türk âlimlerinden kimse fetva veremedi. Nihayet Acemden gelme bir molla, Herevî faetvasıyla Siroz pazarında asıldı. (Hurucu alessultan - Sultanın otoritesinden çıkmak) suçuyla mahkûm edilmişti. Bedreddin'in bir kısım düşünceleri, düşüncelerimize uymayabilir. Fakat Türkoğlu Türk olan bu büyük âlimin, Batı Türkleri tarihinde yıldızlardan biri olduğunda şüphe yoktur.

Ali, tarihinde bu büyük adam hakkında çok saygılıdır. Murad Bey Tarih Ebülfaruk'un da çok över. Hele Lamartin ''Histoire de la Turquie''sinde Bedreddin'i göklere çıkarır. Nazım Hikmet'in Simavnalı Bedreddin adındaki manzum kitabı zevkle, istifadeyle okunmaya değer.

Asıl meselemize gelelim. Bu büyük hareketin, hıristiyanların papazlarıyla, yahudilerin hamamlarıyla katıldıkları böyle bir hareketin bütün küme tarafından yapılmasına imkân var mıydı? Hatta bugün bile, halkın o zamanlara göre ölçü kabul etmeyecek kadar aydın olduğu böyle bir çağda, böyle bir şey mümkün müdür?

Demek ki, ihtilâli aydınlar yapıyor, milletle beraber.

Burada gizli kalmaması gereken önemli bir nokta daha vardır ki, bunu açığa vurmadan konuyu bitirmek istemiyorum.

Bedreddin Simavî hareketi sırasında Rumlar da davaya katılmışlar, onlar da imparatorları aleyhine harekete geçmişlerdi. Kendi dinlerinde gayet yobaz davranan Türk sultanıyla, Bizans imparatoru tac ve tahtlarını tehlikede görünce anlaşmakta gecikmediler. Tâcidarlar böyledirler, menfaatleri tehlikeye düşünce, dini, imanı bir yana bırakmakta bir an tereddüt etmezler.

İngiliz ihtilâlleri bu söylediklerimizden başka türlü açıklanabilir mi? Büyük şart hareketini büyük senyorlar ve aydınlar yapmadılar mı?

Büyük Fransız İhtilâli nasıl başarıldı?

Gugliyelmo Ferrero'nun bu husustaki düşüncelerini yukarıda kaydettik. Nihayet Fransız ihtilâli'nin yaptırıcısı, İtalyan bilgininin gösterdikleri değil midir?

Türk Cumhuriyetinin ilânı günlerinde idi... Eski Başvekillerinden Rauf, Vatan gazetesinde çıkan bir beyanatında; Cumhuriyeti ilân etmek suretiyle, milletin oldu bittiler (emri vakiler) karşısında bırakıldığını söyleyecek kadar ileri gitmişti.

Derhal şunu kaydetmeliyim ki, eğer dünyada oldu bittilere kapılmayacak, oldu bittilerle idare edilmeyecek bir millet varsa, o da Türk milletidir.

Türk milleti, oldu bittilerle idare ediliyor demek, ona en azdan bir hakarettir. Acaba Rauf bunun farkında mıydı?

Ben ummam!

Şu halde dil sürçmesi mi oldu?

Bunu da zannetmem.

Ya nasıl açıklıyabiliriz?

Bu, zihniyet farkından başka bir şey değildir.

Eskilerde bir huy vardır. Kendilerini ileri, milleti geri görmek huyu!

Mesele budur.

Bu sakat zihniyet üzerinde biraz daha durmak faydalı olacaktır.

Fransız İhtilâli'nde, o sıralarda 17 milyon kadar bir şey olan Fransız milletinin hepsi, ihtilâle taraftar ve Cumhuriyetçi miydi?

Bu soruya evet demek imkânı var mıdır? Bir kere bir milletin hepsi nasıl ihtilâl taraftarı olabilir?

Buna maddeten imkân yoktur. Beşikteki çocuklar, bir ayağı çukurda ihtiyarlar bunların hepsinin ihtilâl taraftarı olması hayal edilebilir mi?

Bundan başka, biraz da vakıalara bakabiliriz.

Vand´ee, Liyon kaytaklıklarına ne diyelim? Bir kaytaklık ki, az kaldı ihtilâli kökünden söküyordu!

Yabancı memleketlere kaçan yüz bin mülteciye ne diyelim? Bu mülteciler Fransa'nın başına savaş açmadılar mı?

Giyotin altında koparılan binler ve binlerce kafalara ne diyelim? Niçin koparıldılar?

Ve nihayet, bugünkü Fransız Cumhuriyeti üçüncüsüdür. Ve bir oy fazlasıyla kurulmuştur.

Cumhuriyetlerin düşüşü ve bunların yerini imparator ve kralın alışı, Fransa'da bütün halkın Cumhuriyet taraftarı olduğunu mu gösterir?

Hâlâ bugün, Fransa'da kralcılar, bunların gazeteleri ve örgütleri vardır.

Hakikatleri biraz daha açığa koyalım.

Fransa'da, ihtilâl patlak verdiği gün Cumhuriyetten bahis bile yoktu. Böyle bir kelimeyi bilen yok gibiydi. XVI. Louis adına madalyalar basıldı. Ve üzerlerine "Kurtarıcı Kral" diye yazıldı.

Versay sarayına giden halk kraldan ekmek istedi. ''Ekmek ver ve başımızda kal iyi kral, iyi kraliçe!'' diye bağırdı.

Bizde nasıl oldu?

Erzurum Kongresi sıralarında, bir gün Atatürk, Erzurum Millet bahçesinde gezinirken, millet, etrafını almaya başladı. Atatürk'ün yüzüne bakan, halk bir ağızdan bağırdı:

''Yaşasın Cumhuriyet!''

Düşünelim bir kere, bunu bağıran kimdi..

Türk halkı... hem de öz Türk halkı.

Bu halk, arkası gelmeyen savaşlarda bunalmış, sırtında yırtık gömleğiyle, ayağında yarım çarığıyla, yeni kurtuluş savaşlarına gimek üzere bulunan bir halktı.

Açtı, çıplaktı. Fakat açım, çıplağım! diye bağırmadı, ekmek dilenmedi.

Fransız İhtilâli'yle son Türk İhtilâli'nin başlangıcı arasında fark, psikolojik fark bu kadar büyüktür.

Fransız İhtilâli ekmekle başladı. Fransız Cumhuriyeti de bunun verimi oldu.

Türk ihtilâli ve Türk Cumhuriyeti baylık davanın verimidir.

Türk önce ekmeği değil, baylığı istedi ve aldı.

Demek oluyor ki, bizde millletin seviye geriliğinden bahsedenler, kendi seviyesizliklerini ispat etmiş oluyorlar.

Demek oluyor ki, Türk milleti oldubittileri kabul etti gibi yanlış bir düşüncede bulunanlar, Türklükten, Türk tarihinden ve bütün milletler tarihinden gafil bulunuyorlar.

Rus ihtilâline ne diyelim? Kaç kişinin eseridir? Her halde halkı yürütenler yüzü geçmez.

Nasyonal Sosyalizm

Mussolini'nin faşistlik hareketine (1), Hitler'in nasyonal sosyalist ihtilâline ne diyebiliriz? (2). Bunlarda şeflerin adedi elliyi geçemez.

Şunu da inanarak söylüyorum ki, son zaman ihtilâllerinin milletçe yapılmışlarının en başında Türk ihtilâli gelir. Bir ihtilâl, ancak bu kadar millet malı olabilir.

*

Fichte, ihtilâlleri insanlık için yalnız tabiî bir hal olarak kabul etmez. Aynı zamanda bunları insanlığın bahtında uğurlu verileriyle de kutlar. Fichte'ye göre, bir ihtilâl ne kadar az başarı sağlarsa sağlasın yine bir tohum bırakır.. Ve bu tohum gitgide canlanır. Hiç olmazsa, cismi kadar kapladığı yerde eskiliğin yerini alır. İhtilâl ne kadar geri gelirse gelsin mutlaka bir şey bırakır (1).

Bu görüş, çok yerindedir. Baştan başa realitedir.

Birkaç örnek:

1876 Osmanlı Kanunu Esasi hareketi, önce, Mithat Paşanın enerjisi sayesinde başarıldı. Bir buçuk senelikbir ömürden sonra düştü ve otuz üç yıl kalkamadı. Fakat 1908 İhtilâli yine bu harekete dayandı, bu tohumun çiçeği oldu.

İngiliz ihtilâlleri birbirinin mütekâmil ifadeleridir.

Büyük Fransız İhtilâli Fichte'nin teorisine en canlı örnek oldu. 1789 İhtilâli sonunda Napolyon Bonapart'ın ağına düştü. Fakat Napolyon idaresinde, imparatorluk rejimi içinde bile büyük izler bıraktı. Fransız medenî kanununa dayanak olan prensipler, jüri, mülkiyet vesaire bu sırada anılabilir.

Fichte'nin görüşü o kadar doğrudur ki, Fransa'da Cumhuriyet muhtelif sarsıntılara uğradığı halde nihayet üçüncü kalkışsında tutundu. Bugün 69 uncu senesini yaşamaktadır demek uygunsa, ihtilâlleri Hacıyatmaz'lara benzetmek pek de yersiz olmayacaktır. Gerçi bunları bir müddet sırtüstü yere vurmak kabildir. Yerde kalmaları için de baskı lâzımdır.. Fakat şurası da muhakkak ki, bu baskı yavaş yavaş yıpranır ve nihayet kendisini yerde bulur. Bu defa, ihtilâlin baskı altında kalan prensipleri üste çıkar ve baskıyı eritir, yok eder.

Fikirler böyledir. Herhangi bir terör, bir zulüm bunları yenemez.

Fikirleri yenmek imkânı yoktur. Bunları yenmek için tek çare, karşılarına daha kuvvetli fikirlerle çıkmaktır.

Ortalıkta yaygın olan fikrin karşısına daha kuvvetlisiyle çıkamıyoruz demeyiniz! Çünkü takdirde, teslim olmaktan başka çare yoktur. Ve bu, mutlaktır.

Misâl mi istiyorsunuz?

İşte Neron!

Bu adam Hristiyanlığa karşı ne zulüm tedbirleri almadı?..

İlk Hristiyanları, sirklerde vahşi havyanların önüne attı. Parçalattı. Bu da yetmedi. Bir gün Roma'da kasten bir yangın çıkarttı. Yangının suçluları olarak hıristiyanlar gösterildi... Bunun üzerine Neron umumî bir ziyafet verdi. Ve Hristiyanları odun yerine meşalelerin içine oydu. Ateşledi. İnsan ışıkları altında halka yemek yedirdi.

Fakat sonu ne oldu?

Hristiyanlık yolunda, işkenceler içinde ölmeyi sonsuz mutluluğa kavuşmanın tek vasıtası sayan ilk Hristiyanlar, küme küme, Hristiyanlıklarını açıkça göstermeye başladılar. Cellâtlar bunları öldürmekten yoruldu ve usandı!

Daha sonra ne oldu?

Neron kendi eliyle, kendi bıçağı altında deliler gibi, kendi kendini öldürdü. Hem de komedi-trajik bir halde...

Kendi çirkin sesine, yalnız kendisi hayran olan bu zalim; kendini öldürürken:

''Bir şeye yanmıyorum, dünya en büyük ses sanatçısını kaybediyor!'' diye esefleniyordu (1).

Daha sonra ne oldu?

Roma Hristiyan oldu!

*

İlk Müslümanlara reva görülen eza cefalara rağmen onun ilerlemesinin önüne geçilebildi mi?

Halife Ömer'in, İslâmiyeti kabul etmeden önce kız kardeşinin evini ziyareti malûmdur.

Ömer, kız kardeşiyle, eniştesinin Müslüman olduklarını haber alınca, küplere binmiş.. Bunları öldürmek için evlerine gitmiş. Kapının önüne vardığı zaman, içerde Kuran okumakta olduğunu duymuş. Kapıyı çalmış, kız kardeşi Ömer'i görünce Kuran'ı saklamış ve kapıyı açmış...

Ömer, kız kardeşiyle eniştesine:

''Okuduğunuz nedir?'' diye sormuş.

Saklamak istemişler, eniştesi Said'i tutunca yere vurmuş, kız kardeşi Fatma, kocasını kurtarmağa çalışırken ona da bir tokat atmış. Ağzı, burnu kanamaya başlayınca, Fatma gayrete gelmiş:

''Ey Ömer; Allah'ın kelâmını okuyoruz. Tokat atmaktan utan ve Allah'tan kork!'' demiş.

Ömer hemşiresinin bu halinden üzüntü duymuş:

''Hele şu sûreyi getirin de, bir defa da beraber okuyalım!'' demiş.

Hep beraber okumuşlar, Ömer'i çok etkilemiş, derhal Müslüman olmuş. Ve oradan hep beraber kalkarak Hazreti Muhammed'in bulunduğu yere gitmişler (1).

Söz konusu olan sûre, Ta. H.'dır. Bu sûreden bazı âyetler:

1. Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve altında ne varsa Allahındır.

2. Allah'tan başka tapacak yoktur, ancak o'dur. En güzel isimler onun'dur.

3. Biz Musa'ya dedik ki: At değneği, onların yaptıklarının hepsini yutar. Onların yaptıkları büyüden ibarettir. Ve büyücüler bir vakit felâh bulmaz.

4. Büyücüler Allah'ın kudretini görünce:

Harun ve Musa'nın Rabbine iman ettik diyerek secde ettiler.

5. Firavun: Siz benim iznimi beklemeksizin iman ettiniz mi? Şüphesiz o sizin başınızdır. Büyüyü o size öğretiyor. Sizin el ve ayaklarınızı çarpazvari kestireceğim. Sizi hurma ağacına asacağım. Azapta en şehit ve en sabit kim olduğunu anlayacaksınız, dedi.

6. Büyücüler dedi ki: Biz seni aşikâr mucizelerin üstünde ve bizi yaratanın üstüne koyamayız, ne istersen yap. Sen ancak bu dünyanın umuruna hükmedebilirsin. Biz Rabbimize inandık. Allah bizi icrasına icbar ettiğin büyüden ve günahlardan dolayı affetsin. Allah senden hayırlı ve bakidir.

7. Firavun askerleriyle onları takip etti. Ve denizin sularında hepsi kayboldular. Çünkü firavun kavmını eğriliğe sevketti. Doğruluğa değil'' (2).

İlk İslâmların katlandıkları eza ve cefalar bundan ibaret değildir. Bunlar, çekilen eza ve cefalar yanında şaka kabilindendir, okşamadır. Bizzat Muhammed'e yapılan eziyetlerin hesabı yoktur.

Bükülmez kılıç, kırılmaz silâh, alınmaz kal'a, yenilmez ordu yoktur.

Yenilemeyen, yalnız fikirdir. Bu şartla ki, daha kuvvetlisiyle karşılaşmaya. Bu takdirde dahi, yine fikir galip demektir.

Gençler! Buna inanınız! Ve bunda şüphe etmeyiniz!

Dünyaya, dünyanın ve milletlerin bahtlarına hâkim olan fatih kılıçları değil; düşünen adamların fikirleridir. Fikit, müeyyide olarak kuvveti de yanında bulursa başarı daha tez olur.

İhtilâllerde, dikkat edilecek yönlerden biri de, şekil düşkünlüğünden kaçınmaktır. İcraat, yeni rejimin ana hatlarını kavramalı ve imkân elverdiği kadar tez elden eskiliğin yerini almalıdır. Öyle bir çabuklukla ki, kaytaklık gözünü açamamalı, ses çıkarmaya vakit bulamamalı, birbirini takip eden yenilikler karşısında bunalıp kalmalı, sersem bir hale düşmeli, yerlere vurulmalıdır.

Unutulmaması gereken işlerden birisi de propagandadır. Davanın büyüklüğüne inanarak, ihtilâl propagandadan yoksun edilmemelidir. Bu, ihtilâli büyük bir kuvvetten ayrı düşürmek olur.

Kont Kavur, yerli yersiz, boyuna İtalyan birliğinden söz eder dururmuş! Bir gün kendisine, bunun artık yavan bir şey olduğu anlatılınca gülmüş ve ''Yanlış düşünüyorsunuz, bu birliği o kadar söylemek lâzım ki, daha olmadan herkese olmuş kanaatini vermek ve günün birinde hiçbir güçlük çekmeden olmasını sağlamak lâzımdır!'' demiş.

Tarihe dikkat edilirse, İtalyan birliği, varlığını, büyük ölçüde Kavur'un dediğine borçludur.

Propagandanın iki mühim rolü vardır. Birincisi rejimi sevdirtmesi, millete benimsetmesi, ikincisi de karşı propagandayı ezerek önlemesidir.

Şekil düşkünlüğü, bilhassa bizim ihtilâllerimizde en menfi rolü oynamıştır. Ve bu Tanzimat'tan beri böyle olmuştur. Bu hususta son ihtilâlimizin etrafında çok uyanık olmak lâzımdır.

İsmet İnönü, Paşabahçe cam fabrikasını açarken bu yönden çok önemli bir noktayı işaretlemişti.

''Fabrika ve fabrikalar açmak kolay... Fakat asıl iş, onları yaşatacak elemanlara sahip olmak, kurulanı yaşatmaktır'' diyordu. Nitekim eskiden de fabrikalarımız vardı. Fakat yenilerini açarken eskilerin yerleri bile bilinmiyordu!

Biz son yüz yıllık tarihimizde şekilcilikten en çok zarar gören bir milletiz. Şekil özü ve temeli kuvvetlendirmek için bir vasıtadır. Bu ödevi başaramayan şekiller bir yana bırakılmazsa esas da, şekiller içinde yok olur, gider.

Pek meşhurdur; 93 Kanunu Esasisi ilân edilince her şeyi oldu bitti zannedenlere ilk iktisatçılarımızdan Ohannes Sakız Efendi:

''Daha bir şey olmadı! Ne zaman sarayın yanında bir kârhane (1) açılırsa o zaman her şey olmaya başladı denebilir'' demiş.

*

Kendi hesabıma son sözüm şudur:

Bir ihtilâl, hangi milletin hesabına yapılırsa, mutlaka o milletin öz evlâdının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır.

Meselâ:

Türk ihtilâli, öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız ve şartsız.

Yabancıların yardımıyla başarılan ihtilâller, yabancılara borçlu kalırlar.

Bu borç ödenmez.

Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğunun bahtsızlığı, ekseriya, mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfası:.

 
Yukarı