.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-5

Paris komünü

1871 Paris Komün hareketinin başarısızlıkla sonuçlanmasının başlıca nedenini Karl Marx komüncülerin zamanı ve fırsatı kollayamamalarında bulur. Fransa bu tarihte, Alman istilâsı altında bulunuyordu. Komün hareketine, Almanların istilâ ordusu tabiatıyla göz yumuyordu. Psikolojik bakımdan bu durum, halk üzerinde fena etki yapıyordu. İşte bu ve buna benzer haller, Komün hareketinin muvaffakıyetsizliğine sebep oldu (2).

Kaytaklıklar

İhtilalcilerin uyanık ve dikkatli olmalarını gerektiren noktalardan birisi de, eserlerinin karşılaşması mukadder olan kaytaklıklardır. Bizim yakın tarihimizde görülen kaytaklık olaylarının çoğunu yabancılarla, Türk olmayan Müslümanlar yapmıştır. Çerkez, Arnavut, Arap vs. gibi. Bunlara dikkat gerekir... Kaytaklık açık olursa mücadele oldukça kolay olur. Fakat bunun en tehlikelisi hak suretinde görünenidir.

Şair Baki'nin güzel bir mısraını kavram halinde anmadan geçemeyeceğim. Büyük Türk şairi diyor ki:

''Batıl her vakit batıldır. Felâket onun, hak suretinde görünmesindedir'' (1).

İhtilâlci, gericileri asla, af etmemelidir.. Bunlara göz yummak, ihtilâle kıymak demektir. Danton'un, zayıf yeri burası idi. Robespierre, haklı olarak, Danton'a bu gevşekliğinden dolayı gücenik idi. Robespiyerre, haklı idi. Çünkü Danton'un bu zaafı, Fransız İhtilâline oldukça pahalıya oturdu.

Kaytaklığın en korkuncu hak suretinde görünenidir demiştik. Hele kaytaklar entellektüel de olurlarsa iş daha fazla önem kazanır. Yoksa bir Şeyh Sait hareketini bastırmak o kadar zor bir şey sayılmaz. Nitekim Cumhuriyete karşı Hınıs topraklarında isyan bayrağını açan; Ergani madenini, Elazığ'ı ele geçirerek Malatya üzerine yürüyen ve Diyarbakır'ı kuşatmaya kadar cür'et gösteren Şeyh Sait, kaçarken General Osman Koptagel'in eline geçti ve son nefesini Diyarbakır'da darağacında tamamladı... Derviş Mehmet de Menemen'de böyle oldu. Bununla beraber, ne mahiyet arzederse etsin kaytaklığı ateş bacayı sarmadan olduğu yerde bastırmak, imha etmek lâzımdır. Sözü ayağa düşürmemek icabeder. Aksi halde tehlike büyür.

Bir de kaytaklık sinsi sinsi işler. Kendini haktan yana gösterir ki asıl, tehlikesi de budur.

Meselâ, şöyle bir düşünce ortaya atılır: ''Cumhuriyet ilân edildi: buna ne lüzum vardı? Güya ileri hareket yapmışız! Sanki saltanat idaresi buna engel mi oluyordu? İngiltere krallıktır. Fakat İngiltere'nin geri bir memleket olduğunu kim iddia edebilir? Orada demokrasi yok mu? Hem de demokrasilerin en olgunu var. Biz Cumhuriyeti ilân etmiş olmakla demokraside İngiltere'den daha ileri mi gittik?''

Ve tekrar size hitap ederek tav vermeğe başlarlar... Derler ki: ''Rica ederiz, sizin gibi okumuş, aydın bir adam, böyle şekillere kapılamaz! Hayır! Hayır! Asla!...''

Seviye safsatası

Sonra bunlardan bir diğerine rastlarsınız ve şunları dinlersiniz: ''Cumhuriyet!... Bu şüphe yok ki çok güzel bir şey. En ileri bir rejim. Fakat böyle bir idareye lâyık bir millet olmak için seviye çok yüksek olmalıdır. Meselâ Fransa gibi! Fakat rica ederim bizim millî seviyemiz buna elverişli midir?''

Gene sizi kandırarak sözlerine devam ederler:

''Siz ki, aydın bir kişisiniz. Siz de kabul edersiniz ki, biz henüz kendimizi Cumhuriyetle idare edecek bir seviyede değiliz. Öyle değil mi efendim? Tereddüde mahal var mı?''

Bir diğerinden de şunları duyarsınız:

''Şapka!... Pekalâ giyilsin. Fakat ilerlemenin tılsımı bu mu? Her şey dururken sanki bu mu yapılmalıydı? Medenî kanun! Buna lüzum ne idi? Bizim âdetlerimize uyar mı?''

Gene sizi tavlayarak:

''Bu hakikatler sizce de meçhul değildir!''

Bu seviye safsatası bir zamanlar Abdülhamit'in de elinde bir kaytaklık (gericilik) aracı olmuştu. Biliyoruz ki, Abdülhamit 1878'den sonra, Millet Meclisini 33 sene toplamadı ve 33 yıl milletin kaderini keyfine göre idare etti. Kanununu Esasi (Anayasa) ilkelerde yazılı idi. Herkes okurdu. Fakat kimse bundan söz edemezdi.

Yakınları, ara sıra Abdülhamit'e Kanunu Esasinin (Anayasanın) tekrar ilânından, meclislerin toplanmasından söz açtıkça; O:

''Evet, ben de bu işi çok arzu ediyorum; fakat milletin seviyesi henüz bu idare tarzına elverişli değildir'' karşılığında bulunurmuş.

Aradan seneler geçer, bu işten tekrar söz açılınca:

''Ooo!.. Anlıyorum. Ben de çok istiyorum. Fakat milletin seviyesi henüz gelmedi...'' der ve sözü kesermiş.

Eğer, 1908 ihtilâli patlak verip de, müstebite zorla Anayasayı ilân ettirmeseydi ve müstebit Osmanlı tahtında yüz yıl kalsaydı, hâlâ milletin seviyesi gelmeyecekti.

Milletlerin seviyesi en ileri, en güzel idarelere elverişli ve lâyıktır. Yeter ki bunlara zorla engel olunmasın. Yeter ki idare edenler yüksek seviyeli olsun.

Troçki bu seviye safsatasına çok güzel mukabelede bulunuyor ve diyor ki:

Emperyalistler, girdikleri memlekete medeniyet götürdükleri, iddiasındadırlar. Bu memleketlerin seviyesi yükselince ve gelişince bağımsızlık ve hürriyetlerini geri vereceklerine de söz veriyorlar. Fakat bu söz ne zaman yerine getirilecek?

Seviye bağımsızlığa müsait olunca...

Fakat seviye, hürriyet ve bağımsızlığa ne zaman müsait olacak?

İşte burası belli değil. Çünkü bunu ancak istilâcılar tayin ve takdir edecektir. Hakikatte ise, onlar, medeniyet götürmekle değil, sömürmekle meşguldürler. Gariptir ki, baskıları altında bulunan milletleri, savaşlarda, ön saflara süren ve bunlara en modern silâhları kullandıran emperyalistler; hâlâ bu zavallıların seviyelerini geri görmektedirler. Halbuki, realiteler kendilerini yalanlamaktadırlar. Seviyesi geri olan bu halk kütleleri nasıl oluyor da modern ilim ve tekniğin bir ifadesi olan bu silâhları kullanabiliyorlar? (1). Bunlar istiklâl ve hürriyetlerini, seviyesi geri dedikleri bu memleketlerin halkıyla kurtardıklarının farkında değildirler.

Denize girmeden yüzücü, ata binmeden binici olmaya imkân yoktur. Her yeni rejimin ilk uygulamasında bazı kusurlar gözükebilir. Tıpkı ilk defa denize girenin biraz tuzlu su yutması gibi... Tıpkı binici oluncaya kadar bir iki defa attan düşmenin zorunlu olduğu gibi... Fakat bunlardan sonradır ki, yüzücü ve binici olmak mümkündür.

Cumhuriyete gelince, elbette bu rejim krallıktan, hattâ İngiliz krallık rejiminden üstündür.

İlgili bölümde bu konu üzerinde gerektiği kadar duracağız. Şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, İngiltere'de krallık kurumu, rejimi yüksekliği bakımından değil, beşyüz milyonluk, gün batmaz imparatorluğun birliği bakımından korunmaktadır. Kral Edvard'ın saltanattan çekildiği gün, bu memleketin parlâmentosunda bile bir kısım mebuslar: ''Yaşasın Cumhuriyet!'' diye bağırdılar. Krallık bir vesayet idaresidir. Gelişmesini tamamlamış milletlerin vasiye ihtiyaçları yoktur. Montesquieu'nün dediği gibi: ''Cumhuriyet fazilettir'' (2).

Şapka, Medenî Kanun vs. bunlar ilân edilen yeni Türk rejiminin gerekimleridir.

Şapka giymek ne demek? Bütün ilerlemelerin başında bu mu gelir?

Evet ve bunda hiç şüphe edilmemelidir.

Gerçi fes giymek bir mesele değildir. Fakat mesele fese bir kutsallık veren, onu çıkarıp atmayı, mukaddesata hakaret sayan zihniyettedir. Şapka giymek, işte böyle sakat bir zihniyeti yerlere, çamurlara çalmak için gerekliydi ve gereklidir. Bu zihniyet kaldıkça, bir nevi Hotantolar fetişizmi olan bu anlayış devam edip gittikçe, hiçbir şey yapılamazdı. Şapka giymekle, ilerlemelere mani olan bu kara engel söküldü, yıkıldı, yerin dibine geçirildi. Büyük yürüyüş yolları açıldı.

Atatürk bir gün, lûtfen, bu husustaki fikrimi sormuşlardı.

O sırada Musul işi, aleyhimizde sonuçlandığı için, rahmetli hayli sıkıntılı idi.

Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum:

''Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!''

Atatürk hafifçe gülümsediler. Ve başkalarını birkaç defa eğerek beni taltif ettiler.

Şapka Kanunu, Millet Meclisinden çıkacağı gün tek karşı koyan olarak kürsüde merhum Nureddin Paşa göründü. Yersiz olarak Anayasayı ileri sürdü. Türklerin hürriyetinden bahsetti. Zorla şapka giydirmenin bu prensibe karşı saldırı olduğunu söyledi. Paşa farkına varmadan -farkına vararak diyemeyeceğim, çünkü verilecek hüküm ağır olur-. Cumhuriyet Anayasasını, demagojisine ve kaytaklığa (gericiliğe) vasıta yapmış oluyordu. Kendisine gereken cevaplar verildi.

Meselâ; bu gün bir vatandaş hürüm diyerek; ceketini yeleğini giyer ve iç donuyle pantalonsuz sokağa çıkamaz. Yaparsa deli diye tımarhaneye koyarlar.

Hürüm diye sokağa kimse tüküremez. Belediye ceza alır. Çünkü hastalık yayar.

Vapurlarda, trenlerde hürüm diye pijamalarla gezilemez. Çünkü zamanımızda ayıptır.

Millî zeybek elbisesile bile gezmek yasaktır. Çünkü eşkıyalığı tahrik eder mahiyette görülmektedir.

İşte, fesde bunlar gibiydi. Hatta dayandığı zihniyet bakımından bunlardan da fena. Bunun için yasak edildi.

Avrupaya gidenler çok iyi bilirler; fesli bir şarklının arkasından halk kahkahalarla güler, çocuklar ardısıra koşar. Uzağa gitmeye ne hacet, biz fesi atalı şurada kısa bir süre oluyor. Bu gün fesli bir Mısırlıyı gördüğümüz zaman ne kadar tuhaf, gülünç bir manzara ile karşılaşmış bulunuyoruz?

Demek ki yalnız sakat bir zihniyet yere vurulmadı. Böylece gülünç olmaktan da kurtulduk!

Batı medeniyeti ve herhangi bir medeniyet, bir küldür; ayrılık kabul etmez. Ya hep alınır, yahut alınmaz. Tıpkı dinler gibi.

Nasıl söyleyeyim?

Meselâ, birisi diyor ki, ben Müslüman olacağım ama, namazla orucu kabul etmem. Üst tarafını benimserim. Böyle Müslümanlık olmayacağı gibi; Hristiyanlık da bunun gibidir.

Türk milleti için seviye, söz konusu olamaz. O rejimlerin en yükseklerine lâyıktır. Onun seviyesini yüksek görmeyenler kendi alçak seviyelerini ifade etmektedirler.

Milletinin seviyesini alçak görenden daha alçak bir kimse tasavvur olanumaz.

Seviye ve gelişme şarlatanlığına, susturucu bir cevap:

İlk Meclis Mebusanı Osmanînin toplantılarında tanık sıfatıyla hazır bulunan Times ve Temps muhabirleri, gazetelerine verdikleri haberlerde, aşağı yukarı şu tarzda fikir yürütüyorlardı:

''Osmanlı parlâmentosu toplandı. Bu ilk meclistir, fakat buna ilk meclis demek çok zordur. Mebuslar o kadar güzel münakaşalar ediyorlar; millet işlerini o kadar iyi takip ediyorlar; hükûmeti o kadar güzel murakebe ediyorlar ki, sanki İngiltere, Fransa parlâmentoları karşısındayız gibi bir şey...'' (1).

Yabancılar Türk kabiliyetini bu kadar yüksek görürken, bizimkilerin alçak görüşüne ne demeli?

Bunun cevabını biraz önce vermiştik.

Milletler için seviye, gelişme yok... Sonsuz hamleler, sıçrayışlarla ilerlemeler var.

Gelişme, fizyolojik meselelerde söz konusu olabilir. Mesela çocuk doğar, büyük, gelişir, vs.

Darwin'e göre insan maymunun bir gelişmiş türüdür. Fakat, toplumsal işlerde bu söz konusu değildir.

Büyük davalar peşinde koşan ihtilâl şefi için arkadaş seçmek en önemli işlerden birini teşkil eder.

Bunları isabetle seçemeyen şefin muvaffak olmasına imkân yoktur. En çok dikkat edilecek yanlardan birisi de budur. Belki de birincisi.

Arkadaşların inançta, karakterde, azimde sarsılmaz kimseler olması gerektir. Atatürk ve Lenin, Hitler, Mussolini böyle arkadaşları buldular. Ve bu arkadaşlar, bu şeflerin başarı sırrını meydana getirdiler.

Şef kinli olmayacak, uyanık olacak, dedikodulara kulak asmayacaktır. Kendisini sevdirecektir. Kinli ve dedikodulara kulak asan, sevimsiz kimseler bir defa devlet adamı olamazlar. Bu gibiler yalnız kendi kuyularını değil, davanın da kuyusunu kazmış olurlar.

Kin, kıskançlık ve dedikodu imparatorluklar yemiş, başarılı ihtilâlleri bile çökertmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu, 1789 Fransız İhtilâli, Endülüs tarihi bunun en canlı örnekleridir. Bu yüzden Osmanlı Devletinde nice değerli şahsiyetler ya bir köşede atılmış kalmış, yahut ekseriya katledilmiştir. Robospirer kini ve kıskançlığı başta Danton olmak üzere nice liderleri giyotin altına sürüklemiş, nihayet kendisi de aynı yoldan geçip gitmiştir. Tarihçi Aullard'ın dediği gibi Danton'un öldürülmesiyle cumhuriyet topallamış, Robespirer'in de idamıyla iki ayağından olmuş, sonra sürünen cumhuriyetin üzerine Napolyon bir kartal gibi konarak imparatorluğu kurmuştur.

Rus ihtilalcilerinin son zamanlarda bu yoldaki gidişlerinden ihtilâl hesabına korkulabilir.

 

 

 

 

HAK ANLAMI KARŞISINDA İHTİLÂL

İHTİLAL BİR HAK MIDIR?

İngiliz, Alman, Fransız düşünürleri ne diyorlar?

İngiliz bilgini Locke, 'Governement civil=sivil hükümet' adındaki kitabında açıkça ihtilâlcidir.

İhtilâli bilimleştirir ve milletler için son anda başvurulacak en yüce bir hak olarak tanır.

Locke meseleyi şu yoldan yorumlar:

Milletin yürütme ve yasama kuvvetlerine karşı ihtilâl hakkı vardır.

Yürütme kuvvetine karşı, ihtilâl hakkını millet şu hallerde kullanabilir.

1. Yürütme kuvveti, kanunları tanımazsa,

2. Millet Meclisinin toplanmasına engel olursa,

3. Seçmede etkili olursa,

4. Vatanı düşmanlara teslim ederse.

Millet, yasanın kuvvetine karşı ihtilâl hakkını, eğer bu kuvvet, milletle devlet arasında kurulmuş anlaşma dışına çıkarsa kabul eder.

Yürütme kuvvetine karşı ihtilâl hakkının uygulanmasını 1908 Osmanlı Meşrutiyetinde görmek kabildir. Yahut 1908 Osmanlı Meşrutiyetini Locke'un bu görüşleriyle meşru kılmak mümkündür. Abdülhamit II. 1878'de meclisleri kapadı ve bir daha açmadı, kanunları tatbik etmedi. Millet ayağa kalktı, 1908'de sultana meşrutiyeti zorla kabul ve ilân ettirdi. Nihayet 1909'da, 31 Mart kaytaklığında (gericiliğinde) Abdülhamit II'yi tahtından indirdi.

VI. Mehmed Vahdettin 1918 mütarekesinden sonra milletin arzularına boyun eğmedi, vatan düşmanlarıyla birleşti. Meclisi dağıttırdı... Ve millet saltanatı kaldırdı. Vahdettin bir İngiliz diridnotu ile kaçtı. Son günlerini İtalya'da, Sanremo'da, tıpkı ellerinde şapkalarını açan, dilenciler gibi, ömür dilenerek bitirdi.

*

XVI. Lois'in vatan düşmanlarıyla muhabereleri yakalandı, vatana ihanet suçuyla Millet Meclisine verildi. Meclis ölümüne hükmetti. Ve giyotin altında başı koparıldı.

İngiliz krallarından Şarl ile Rusya imparatoru II Nikola ve ailesinin sonları da bu sırada anılabilirler.

Locke'un muarızları şunları söylüyorlar:

Halka ihtilâl hakkı tanımak tehlikelidir... Halk kolayca tahrik edilebilir.

Bu suretle çıkartılacak ayaklanmalar; memleketi ve milleti sık sık anarşi içinde bırakır, memleketi ve milleti felâketlere sürüklerler.

Locke hasımlarına cevap veriyor ve diyor ki: ''İhtilâl çıkartmaya en güç unsur halk kütlesidir. Zira halk, alıştığı bir idareye karşın ihtilâl çıkartması şöyle dursun, onu elinden geldiği kadar korumaya ve savunmaya çalışır... Bununla beraber, halka ihtilâl hakkını tanımakta, korkacak bir şey yoktur.''

Locke'un görüşü ne dereceye kadar doğrudur? Muarızları mı haklı; yoksa Locke mu?

Hemen söyliyebiliriz ki, tarihin verimleri, realiteler Locke'u doğrulamaktadır.

İşte size, 1789 Fransız İhtilâlinden kısaltılmış bir parça: (1)

''...Bir pazar günü, tavan arasında barınan, çocuklarının açlıktan ağlamalarıyla, bağırmalarıyla kalkan ana, büyük binanın merdivenlerini birer, ikişer aşarak fırına doğru koşuyor. Merdivenleri inerek, kıtlık dedikodusu yapan hizmetçilerle konuşuyor; söyleşilerde bulunuyor. Fırının önüne geldiği zaman orada, kendisi gibi çocuklarının açlığı ile acı çeken analara rastlıyor. Burada bir okka ekmek alabilmek için akşamlara kadar sıra beklemek lâzım.

Fakat neden beklemeli?...

Soylular, bu asıl felâketlere sebep olanlar rahat içinde yaşarlarken, fakir halk bu acılara neden mâruz kalsın?...

 

Sıkıntıyı asıl onlar, soylular çekmemeli mi?...

Fırın önünde bekleyen kadılar, bu soruyu, boyuna birbirine soruyorlar ve dedikodu gittikçe artıyor; sesler yükseliyor. Hava bulanık, çilenti yavaş yavaş başlıyor. Sesler gittikçe yükseliyor:

- Ey analar ne duruyoruz?...

- Haydi Versay'a!

- Orada ne yapacağız?

- Hakkımızı arayacağız!...

Sesler daha fazla yükseliyor. Müthiş kalabalık hareket halindedir. Sesler korkunç velvele halini alıyor. Kalabalığın başına Malllard adında bir mubaşir geçiyor.

- ''Ne duruyoruz, yürüyelim!...'' sesleri yükseliyor.

Elleri baltalı, mızraklı, bıçaklı, topuzlu, kadınlar vahşî bağrışmalarla Versay'a doğru ilerliyorlar.

- ''Kadınlar kadar cesur olunuz!...''

Sesleriyle yollardakileri de beraber sürüklüyorlar.

Bu korkunç kalabalık Versay önünde duruyor.

İş ciddidir. Saray, hassa alayının muhafazası altında bulunuyor. Süngülü neferler her tarafı çevirmiş, tüfek elde dolaşıyorlar. Topların ağızları bu arzu edilmeyen ziyaretçilere çevrilmiştir. Nerde ise ateş açacaklar ve süngüler işlemeye başlayacak!

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor...

Kalabalık gittikçe sarayı sarıyor. Askerlerin yanı başına kadar sokuluyor. Saçları yağmurdan enselerine, yüzlerine yapışan azgın kadınlar ve onlara katılan erkekler, kendilerine saldırı durumuna geçen askerlerle alay ediyorlar, onları ıslığa tutuyorlar. Ve hep bir ağızdan:

''Kralı görmek istiyoruz. Açız!... Ekmek istiyoruz!...''

Feryatları göklere dayanıyor.

Kral namına söz söylemeye gelenlere:

''Çok lâf istemiyoruz!... Açız!... Ekmek istiyoruz! Anlaşıldı mı?...''

Cevabı veriliyor.

Yağmur yağıyor... Ahali sırsıklam bir halde... Gürültü göklere çıkıyor.

Nihayet Kral, Kraliçe ve Veliahd halk ile Paris'e gitmeye razı oluyorlar. Arabalarına girince halk etraflarını çeviriyor. Araba yavaş yavaş yürüyor. Oracıkta, hemencecik bestelenmiş bir halk şarkısı başlıyor:

''Ekmekçiyi, karısını, çırağını yakaladık!''

Bir taraftan da parmakla araba gösterilerek şarkının konusu anlatılmak isteniyor!

Yağmur yağıyor... Fakat halk artık buna aldırış etmiyor. O bestelediği şarkıyı söyleye söyleye, Paris'e doğru yol alıyor.

Bir aralık, kadınlar arabada Kraliçenin yanına sokuluyorlar ve:

''Bizim sevgili Kraliçemiz, biz aç kaldık, senelerden beri bizi hiç aramadınız. Bir daha bizi bırakıp kaçmayınız. Bize bakınız. Biz de sizi sevelim. Başımızda tutalım, olmaz mı?''

Diye dertleşiyorlardı...''

Duruma dikkat ediniz; karaborsacılar ve hükümetin bunları hoş görüşü yüzünden zulme ve açlığa mahkûm bir halk, ne kadar merhametli ve şefkatlidir. Bir tutuşta yere vuracağı Krallığı, yine affediyor, yaşayıp gitmesine razı oluyor. Yalnız bundan sonra olsun, kendisiyle ilgilenmesini istiyor.

Halkın, ihtilâl hakkını ne kadar iyiye kullandığı görülüyor mu?

Denecek ki, eninde sonunda, yine bu hakkına dayanarak XVI. Louis'yi giyotin altında öldürmedi mi?

Evet, fakat hangi şartlar altında?...

Birçok defa, XVI. Louis'nin ihtilâle yönelttiği suikastleri hayretle gördükten sonra ve nihayet Kral vatan düşmanlarıyla elbirliği ettikten sonradır ki ölümüne karar verdi... Ve Cumhuriyeti kurdu.

Şurası da kayda değer ki, XVI. Louis, mecliste, eşitliğe yakın pek küçük bir çoğunlukla idama mahkûm oldu.

Bıçağı kemiğe dayamamak lâzımdır. Bıçak kemiğe dayanınca, halkın, hem de haklı olarak yapmayacağı bir şey yoktur!

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde Locke'u teyid eden olaylara rastlanır.

Osmanlı tarihinde Deli lâkabıyla anılan I. İbrahim nice deliliklerine bu millet göğüs germedi mi? Fakat bıçak kemiğe dayanınca, onu tahttan indirerek hapsetti. Hapiste de rahat durmayınca, öldürdü (1). Hezarpare lâkabıyla anılan Sadrazam Ahmet Paşayı da Sultanahmet meydanında paraladı. Paraladıktan sonra da, hainlerin eti romatizmaya iyi gelir kanaatıyla, parça parça kıydı. Herkes ötesine, berisine sürmeğe başladı. Demek, bıçak kemiğe dayanınca padişahı öldürmekte, sadrazamı bin parça yapıp ilâç diye kullanmakta milletin korkusu ve pervası yoktur!

Hainlere, millet soyguncularına ibret! Kulaklarına küpe!!...

Fakat insafla düşünelim; millet bu cezayı padişaha ve onun sadrazamına vermeyip de kime vermeliydi?...

Millet Abdülhamit'e az mı dayandı?

II Abdülhamit tam 33 yıl bu milleti en tabiî haklarından mahrum etti. Vatanı çöküntü ve yıkıntıya uğrattı. Millet sabretti. Bıçak kemiğe dayanınca, gerçi biraz geç oldu ama, mesele kökünden halledildi. Koca müstebit önce Selânik'te Alâaddin köşkünde hapsolundu. Sonra bütün ömrünü Beylerbeyi kasrında bitirdi. Bu ceza ona azdı. Çok azdı. Fakat milletler bilhassa, Türk milleti, çok âlicenaptır. Zalimlerine bile (1).

Bununla beraber, Ziya Paşanın dediği gibi:

"Zalimlere bir gün dedirir kudreti mevlâ

Tallahi lekad aserekellahü aleyna..."

Tarihin meşhur haini son halife Sultan VI. Mehmet Vahdeddin ele alıyorum.

Bu adam, millet huzurundaki yeminini çiğnedi. Millet meclisini düşmanlara dağıttırdı. Milletvekillerinin ileri gelenlerini yine düşman eliyle yabancı memleketlere, Malta'ya sürdürdü. Şeyhülislâmı Dürrüzade Abdullah'a verdirdiği fetvalarla vatanı kurtarmaya çalışan mücahitlerin ölümünü şart koştu. Atatürk'ü idama mahkûm etti. Bütün bunlara rağmen kendine tekrar tekrar yapılan nasihatlara kulak asmadı. Vatan kurtulduğu, millet hürriyet ve istiklâline kavuştuğu gün, o da vatan düşmanlarıyla beraber kaçtı.

Saltanat kaldırıldı ve Cumhuriyet ilân olundu. İhtilâl hakkını bir millet bundan daha meşru bir surette kullanabilir mi?

Demek oluyor ki, Locke'un muarızları, olgulara değil, sübjektif fikirlere dayanmaktadırlar. Realiteler bunları yalana çıkarmaktadrılar.

Yine bu muarızlar diyorlar ki, bir an için millete ihtilâl hakkını tanıyalım... fakat, millet bunu kullandığı zaman, haklı kullandığını kim değerlendirecek?

Hakem kim olacaktır?...

Locke bu soruya kestirme karşılığını vermekte zorluk çekmemiştir.

O, kısaca diyor ki:

''Borçlunun, borcu verip vermediğini alacaklıdan daha iyi kim bilir ki?

Hükümet ve meclis, millete karşı birtakım ödevlerle borçludurlar. Bu ödevleri yapıp yapmadıklarını milletten daha iyi kim değerlendirebilir ki?''

Şüphe yok ki, alacaklı olan millettir... Borcun ödenip ödenmediğini ondan iyi kimse bilemez. Hakem kendisidir.

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfa:.

 
Yukarı