Atatürk ölebilir mi?
Türk milleti, Türk vatanı yaşadıkça o da yaşayacaktır.
Atatürk'ün öldüğü günlerde bir İngiliz gazetesi ''Atatürk öldü, insanlık
öksüz kaldı'' diyordu.
Hatta insanlık yaşadıkça Atatürk yaşayacaktır.
Gene Fransızca "İllustration" mecmuası ''Tarih çok büyükler gördü.
İskenderleri, Napolyonları, Büyük Pedroları, Vaşingtonları... Fakat yirminci
asırda büyüklük rekorunu Atatürk, bu Türk oğlu kırdı,'' diyordu.
Atatürk ölebilir mi?
Yeri gelmişken, şunu da hatırlatmak isterim ki: Atatürk'ün yanında, tarihin
büyükleri diye sayılan şu bir kaç isim, inanarak söylüyorum, siz de inanınız;
ufak tefek şeylerdir. Hele zamanımızda büyük geçinenler, hani şu bildiklerimiz,
bunlar, daha ufak tefek şeylerdir.. Görüşlerimin kişisel kalmaması için tarihin
geçmiş büyükleriyle, Atatürk arasında küçük bir karşılaştırma yapmak isterim:
Büyük İskender'i ele alıyorum.
Fakat İskender kimdir? Ve ne yaptı?
O, babası Filip'ten zamanın en kuvvetli ordusunu buldu. Dev gibi örgütlü bir
memleket buldu. Egemen Makedonya'yı, dünyalara egemen kıldı. Hintlere kadar kuşattı.
Nice şairler destanlar, nice filozoflar tarihler yazdı.
Fakat sonu ne oldu?
İskender otuz, otuz bir yaşlarında gözlerini bir geçici dünyaya yumunca, koca
imparatorluk sanki bir çocuğun eline teslim edilmiş kıymetli bir vazoya benziyordu.
Çocuğun ayağı sürçmesiyle beraber tuz gibi dağıldı gitti. Ve İmparatorluk
İskender'in generalleri elinde bir pars postu gibi parçalandı. Mirasyedinin mirası
böylece bitti, gitti.
Atatürk ne buldu? Ve ne yaptı?
Atatürk bir şey bulmadı.
Düşmana batıracak bir iğne, hukuk bakımından bağımsızlığına sahip bir vatan
bile bulmadı. Vatanın 'Sevr'le bağımsızlığı yok edilmişti.
Atatürk, bir şey buldu ki, bunu, öğüne öğüne her vakit söylerdi: Bu, Türk
milleti, Atatürk'ün kanını taşıdığı millet idi.
Atatürk yalnız Türk milletine güvendi. Milletin davasını, millete dayanarak
açtı.
Atatürk bir iğne bile bulmadı dediğim zaman, aşırı konuştuğum sayılmasın. O,
davanın büyüklüğüne oranla bir iğne bile bulmadı. Düşmana batıracak süngü
yoktu. Lâmarinalardan, köylü kadınların bazlama saclarından süngü dövüldü. Bu
bıçaklarla düşmana karşı konuldu. Bir aralık süngü yetiştirilemiyordu. Birinci
İnönü savaşında bir kısım askerimiz taşla döğüştü.
Sayın Milletvekili General Sıtkı'dan hadiseyi şöyle dinledim:
Alay kumandanı düşmanın yaklaştığını ve fakat askerin döğüşmek için
süngüsü olmadığını söylediği vakit, general şu cevapta bulunmuş:
''Bellerinde kuşak vardır. Yerde de Allah'ın taşı dolu. Doldursunlar, süngü
yerine taş kullansınlar!''
Düşman yanaştığı zaman, bir kısım kuvvetlerimiz süngüye karşı taşla
döğüşmüşlerdir. Düşmanın başını taşla ezmişlerdir. Ve düşman savaş
alanını bize bırakmıştır! Atatürk bu şartlar içinde Türk başbuğluğu
yapmıştır. Türk ulusu da bu şartlar içinde savaşmış ve yenmiştir!
Böyle savaş olur mu? demeyiniz.
Böyle savaş kazanılır mı? demeyiniz.
Bunu başkaları söyleyebilir fakat siz; hayır! Türk gençleri! Siz söylemeyiniz.
Çünkü böyle savaş olur ve kazanılır. Bu sanatın sırrı, tılsımı, Türk
olmaktadır.
İnönü savaşında toplarımıza kama bulmak güçlüğü ile karşılaşıldı. Eski
Maliye Bakanı Gümüşhane Milletvekili sayın Hasan Fehmi Ataç'dan işittim ki
ağaçtan kama yapılmış ve biçok topumuz bu suretle kullanılmıştır. Neden sonra
çelikten kama dökmek imkânı elde edilmiştir.
Atatürk yalnız dış düşmanla savaşmadı; iç düşmanlarla da uğraştı. Yeni
ekonomisiyle, sosyal ve siyasal meseleleriyle bugünkü yepyeni Türkiye'yi yarattı.
Atatürk'ün karşısına Büyük İskender mukayese konusu bile olamaz.
Büyük Petro, bizim tarihlerde 'deli' lâkabını aldı. Bu adam, ikide bir,
Atatürk'le mukayese edilmek isteniyor. Emeklere acırım.
Deli Petro, ne buldu ve ne yaptı?
Deli Petro kocaman bir Rusya buldu. Avrupa ve Asya'ya dal budak salmış bir Rusya;
fakat bütün amacı müstebit çarlar idaresinin kuvvetlendirilmesine yönelmişti.
Modern ve kuvvetli bir istibdad kurdu. Devrim yapıyorum diye, mujiklerin sakallarını
kestirdi! Buna isterseniz, berberler inkılâbı diyelim! Ve ömrünün son gününü,
Prut bataklıklarında Baltacı'nın elinde geçirdiği esirliğin acı hatırasıyla
tüketti! Atatürk istibdadı değil, ulus egemenliğini kurdu ve ömrünü her yönden
zaferle bitirdi. Aradaki fark bu kadar büyük ve derindir. Arada karlı dağlar vardır.
Bir moda daha... Nedense bilmem; Napolyon'da eksiksiz meziyetler bulanlar; Atatürk'ü
bu Korsikalıyla karşılaştırmaya çalışırlar. Bence bu gibiler, tarihi
bilgilerinden ziyade, dedikoduları yargı aracı olarak kullanmaktadırlar.
Napolyon büyük Fransız ihtilâli içinde, ateşten bir Fransa buldu. Bu Fransanın
ruhunda 'Danton'un, 'Robespiyer'in 'Kamil dö Moulin'in vs. ruhu yanıyordu. O, bu ruhun
üstüne bir baykuş gibi kondu. Önce Mısıra saldırdı ve ilerledi. Yüzü Akkâ
duvarlarına çarpınca, aklını başına alır gibi oldu. Fakat:
Eğer Akkâ'yı açarsam, Asya'yı açarım!
Diye inadında direndi.
En cesur kumandanlarından General Bon'u, askerinin önünde geçirdi.
Bon hemen yürüdü. Ve askerin önünde Akkâ duvarlarına elde kılıç tırmanmaya
başladı. Her taraftan demir ve ateş yağıyordu. Fakat Bon tırmanmakta devam ediyordu.
Nihayet bir kazan, kızgın katran döküldü. Bu katran Bon'u simsiyah, kale duvarlarına
yapıştırdı... Bon ölmüştü (1).
Türk topraklarına izinsiz ayak basanların âkıbeti budur. Yüzleri kapkara,
dünyaya teşhir edilmektedir.
Napolyon ümidini kesti. Mısır'a kaçmaya başladı. Orada da tutunamadı. İngiliz
filolarının önünden bir hırsız gibi sıvışarak kapağı Fransa'ya attığı gün:
Türk öldürülür, fakat yenilemez (2). diye haykırdı.
Napolyon'un bütün hayatında kuşatıp da önünde iki defa yenildiği kale,
Akkâ'dır. O, ilk defa Türkler önünde yenildi.
Cezzar Ahmed Paşa bu kalenin kumandanı idi. Ne yazık, bugün bir mezar taşı bile
yok.
Halbuki, mağlûp Napolyon'un, Fransa'da tapınağı andırır türbesi var.
Napolyon'un sonuna bakalım: Ne yaptı ve ne oldu?
Önce, ateş gibi Fransız kanını Moskova'nın buzlarında dondurdu. Ve Vaterlo'da,
Baltık'tan Akdeniz'e kadar uzanan Fransız imparatorluğunu Sainte Helen adasıyla trampa
etti.
Atatürk ise yoğu var etti.
Biraz daha gerilere gidelim. İsterseniz biraz da Anibal'den bahsedelim.
Atatürk'ün Dumlupınar meydan muharebesi Anibal'in meşhur Kan savaşından çok
üstündür. Askerî tarihler, Anibal'in Kan savaşını hatalar sırasında anarken,
Atatürk'ün Dumlupınar meydan muharebesini zafer örneği diye yazmaktadırlar.
Anibal'in hatası yalnız Roma ordularının kurtulmasıyle kalmadı. En sonunda bu
hatadır ki, Kartaca'nın çöküp, ateşler içinde yok olmasıyla sonuçlandı.
Atatürk'ün Sakarya, Dumlupınar savaşları bütün bir düşman dünyasının
yıkılmasıyla bitti.
Sezar'a gelince; Voltaire'in Brütüs'e söylettiği gibi, bu adam Roma'yı dünyaya
hâkim kıldı. Fakat Tiber çayı kenarında bir esire olarak bıraktı. Galler fethinin
başardığı bu idi! Müstebit, son nefesini Brütüs'ün bıçağı altında verdi.
Roma, dışarda hâkim, içerde esir idi!
Atatürk, Türk'ü dış bakımdan bağımsızlığın, şeref ve haysiyetin ucuna
yükseltti. Medenî milletlerle bir yaptı. İç bakımdan, bütün otoritelerin üstüne
çıkardı, egemen kıldı. Atatürk, Türk'e istilâ ve esaret mirasını değil,
efendiliği bıraktı. Nerede kaldı ki, Sezar'ın fetihleri demirden bir Roma'ya
dayanıyordu.
Atatürk hiçten, bir demir Türk devleti kurdu.
Zamanımıza doğru gelelim; Vaşington'u ele alıyorum. Şüphe yok ki Vaşington
büyük adamdır. Fakat Atatürk çapında mı?
Bunu hiç ummayınız!
Atatürk'ün öldüğü gün, bıraktığı eserle, Vaşington'un öldüğü gün,
bıraktığı eseri bir mukayese ederseniz hakikat birden gözlerde belirir.
Vaşington, karşısında yalnız İngilizleri buldu.
Atatürk, karşısında bütün bir dünyayı buldu ve yendi.
Vaşington'un iç bakımdan karşılaştığı güçlükler ile, Atatürk'ün
karşılaştığı zorluklar ve yine bütün başarması gereken işler, birincinin
başardığı işlerle ölçülemeyecek kadar büyüktü. Bunlardan şu kadarını
açıkça biliriz ki, Atatürk bir tutuşta, bin yıllık duygu âdet ve hukukunu, batı
âdet ve hukukuyla değiştirdi. Vaşington böyle aşılması güç, imkânsız bir rol
karşısında kalmadı.
Atatürk, imkânsızlığı, mümkün kılardı.
Atatürk ve Zamanımız Büyükleri
Artık ben söylemeyeceğim. Sözü Birleşik Amerika Devletlerinin Ankara eski Büyük
Elçisi General Şeril'e bırakıyorum; General, Üç Adam adındaki eserinde Atatürk'ü,
Mussolini ve Roozwelt'le mukayese neticesinde, Atatürk'ün bunlara üstün olduğunu
belirtmektedir. Hatta Generalin naklettiğine göre, bizzat Mussolini Atatürk için
"c'est un autre homme" (o başka bir adamdır) demiştir.
Hakikat de budur.
Mussolini'nin, Roozwelt'in büyük şahsiyetleri olduğunda şüphe yoktur. Fakat
bunların, içinde bulundukları şartlarla, Atatürk'ün içinde bulunup da başarı
sağladığı şartlar arasında dağlar kadar farklar vardır. Ve neticede ortaya konulan
eserler, birbiriyle kıyaslanmayacak kadar yüksektir.
Atatürk'ün ne bulduğunu yukarıda yazmıştık. Ne yaptığı ve ne bıraktığı da
bellidir. Halbuki Mussolini o zamanki başarısını dünya savaşından muzaffer çıkan
İtalya'ya borçludur. Roozwelt birşey yaptıysa dünyanın en zengin bir memleketine 130
milyonluk Birleşik Amerika Devletlerine dayanarak yaptı!
Hitler; o, her zaman Atatürk'ten örnek aldığını söyledi.
Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin
Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey
olmadıklarını söylüyor.
Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki,
kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer, tabanı halk, tepesi yine halktan
gelen baştır ki, bizde, buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi
de, bundan başka bir şey değildir.
Atatürk'ün ölümünde Times gazetesinde çıkan bir makalede bu cihet pek güzel
belirtilmişti. Muharrir yazısında ''Atatürk rejimini diktatörlük sanmak bir
hatadır. Bu rejim demokratiktir. Yalnız bizim demokrasilerin eksiğini tamamlamıştır
ki, bu eksik, otoritedir. Eğer biz, bu eksiği tamamlamış olsaydık, bugün dünya
birbirine zıt rejimlere ayrılmaz ve birbirine girecek halde bulunmazdı!'' diyor.
İşte Atatürk'ün eserinin anlamı
Atatürk büyük feragat sahibi idi. Millet davası içinde hiçbir teşebbüste,
ölüm karşısında göz kırpmadı. O, Çanakkale'de, Bağımsızlık Savaşında ve
bütün hayatında hep böyle idi.
Mektepten kurmay çıktı. Şam'a sürüldü. Hürriyet için çalıştı.
Çanakkale'de bin bir güçlük içinde, kurşun yağmurları altında İngiliz
ordularını yendi. O günün yabancı tarihçileri, onun için ''Çanakkale'de
İngilizleri yenen adam!'' diyorlar (1).
Millî davanın başlangıcında ordu müfettişi idi. Erzurum Kongresinin
açılacağı sıralarda istifa etti. Kongreye sadece bir vatandaş olarak katıldı. Bu
Türk oğlu, bu sade vatandaş, yarınki hür ve bağımsız Türk milletinin, Türk
ulusunun kurtarıcısı olacaktı.
Ve oldu.
Atatürk'ten bir çok defa işittim, diyordu ki: ''Ordu müfettişliğinden istifa edip
de basit bir vatandaş olarak milletim ve vatanım için çalışmaya başladığım gün
bütün bir düşman dünya içinde, kendimi en kuvetli bir adam olarak bulunuyordum. Bu
kuvveti bana, Türk ulusu davasının büyüklüğü ile, vicdanım veriyordu.''
Biraz sonra Sultan Vahdettin hükümeti onu ölüme mahkûm etti (1). Fakat bütün
bunlar onu yıldırmadı.Azmini sarsmak şöyle dursun, o her gün artan bir irade ile,
her gün yeni yeni atılımlarla millî amaca, önüne geçilmez bir hızla yürüdü.
Önüne çıkanları yıktı, devirdi ve ezdi.
Atatürk büyük dava sıralarında Çankaya'da küçücük bir ev içinde, kör
ışıklı bir lamba altında çalışırdı. Altında, ikide bir bozulan, külüstür bir
otomobil vardı. Bir gün Ankara istasyonunda, şimdi Cumhurbaşkanlığı özel kalem
dairesinde, öğle yemeği olarak önümüzde ekmek peynirle, biraz da kirazdan başka
birşey olmadığını iyice hatırlıyorum.
Atatürk bu şartlar içinde çalıştı. Sakarya savaşları sırasında bir gün
attan düştü, kaburga kemiği kırıldı. Hemen ayağa kalktı, yüzünü düşmana
doğru çevirdi:
''Günü gelecek, ben de senin kemiklerini kıracağım!''
diye haykırdı.
Atatürk, bütün bu sıkıntılara göğüs gerdi. Fakat bu feragatin bu ölümünden
yılmazlığın sonu ne oldu?
Bilmem ki, bunu açıklamaya hacet var mı?
Kısası şudur: Ölü sayılan bir milletten; medenî milletlere eşit bir Türkiye,
bir Türk milleti. Ezilen milletlere kurtuluş yolunu gösteren bir rejim...
Feragatin verimindeki büyüklüğe bakınız.
Şunu da hemen ve önemle kaydetmeliyiz k*i, feragatin ve ölümden yılmazlığın
zekâ ve bilgi ile, birleşik olması başarıyı tamamlayan nedenlerin başındadır.
Yoksa yalnız ölümden korkmamak, yalnız ölmek; ortaya bir eser değil, bir
mezarlık çıkarır. Sadece feragat ise verimsiz bir acı olur.
Romalılar zamanında Spartaküs
İhtilâli, tekrarlayabiliriz ki; Roma kapılarına kadar dayandığı, bütün
İtalya, ihtilâlcilerin eline düştüğü, binlerce asil beyler esir edildiği halde
şefler arasına düşen anlaşmazlık yüzünden, ihtilâl yenildi. Ve bütün emekler,
dökülen kanlar heba olup gitti. Spartaküs ihtilâli başarmış olsaydı; yalnız
İtalya değil, tarihin mukadderatı değişecek, bugünkü ilerleme atılımları belki
bin sene kazanacaktı. İhtilâllerin büyük düşmanlarından biri de şefler arasında
çıkan anlaşmazlıklar, ikiliklerdir.
Spartaküs ihtilâli böyle bir anlaşmazlığa kurban oldu.
Spartaküs yakaladığı esir soyluları Gladyatör oyunlarına koymuş ve biribirine
öldürtmüştür. Bunlar döğüşürken: ''Siz, biz esirleri, biribirimize öldürtür,
seyreder, eğlenirdiniz... Nasıl güzel mi imiş?'' diye alay etmiştir. Bu davranış,
Roma soylu sınıfını çok üzmüş, her ne pahasına olursa olsun, Spartaküs'ten öc
almak için onları ayağa kaldırmıştır. Fakat ne olursa olsun, Spartaküs'ün
soylulara reva gördüğü bu davranıştan ibret almak lâzımdır. ''Zulmün binası
olmaz'' derler. Roma aristokratları yaptıklarını çekiyordu. ''Ne ekersen onu
biçersin...'' sözü meşhurdur. Fakat Spartaküs sonra yenildi. Karargâhı, şimdiki
Vezüv yanardağının kenarında idi, ölüsünü orada buldular. İhtilâlciler
yakalandıkça çarmıha gerildi, bir halde ki, Güney İtalya çarmıhlara gerilmiş
insanlarla doldu. Bunlara adım başında rastlanıyordu (1).
Sahibüzzenç isyanı evvelce de söylediğimiz gibi bu sırada anılabilir
Abbasî saltanatını tehlikeye koyan bu ihtilâli, Sahibüzzenc'in etrafına toplanan
esirler yaptı. Başarıya ulaşmalarına çok bir şey kalmamıştı. Tarihlerin verdiği
haberlere göre bu ihtilâlde ölenlerin sayısı iki milyondan fazla idi (2). Fakat
günün birinde Sahibüzzenc'in kafası adamlarından biri tarafından kesilerek Halife
ordusunun kumandanına teslim edilince, ihtilâlin de başı kesilmiş oldu.
Başarılmış olsaydı, islâm tarihinin yürüyüşü değişecekti.
Hasan Sabbah ve Kırmitiler
Bu, İslâm'da kısmen sosyalist, kısmen de anarşist hareketi idi. Düzenli bir
programları da vardı. Şeflyer Şeyhülcebel adını alıyorlar; nerede sultanlık
davasını güdeni duysalar, görseler, mutlaka öldürüyorlardı. Melik Şah Selçukî
zamanında başlayan bu hareket 120 yıl sürdü. Fakat bu harekete, zekâ ile birleşik
feragat değildir denemez. Bu kadar zaman önce, bu kadar tutunan bu rejim, herhalde
aptallığın ve egoizmin verimi olamazdı.
Fakat sonunda dejenere oldu ve yıkıldı (3).
1789 Fransız İhtilâli (1)
Feragat sahibi, cesur şeflere mâlikti. Bunda şüphe yoktur. Fakat şefler zekâ ve
bilgi bakımından bilhassa zekâ bakımından söz götürür bir durumda idiler.
Bunların bir kusuru da sabit fikircilik idi. Hele etraflarını çevirenler, cep doldurma
hastalığına fena halde müptelâ bulunuyorlardı (2).
Alfred Fouillet'nin dediği gibi, lüzumsuz ve çok fazla ve yersiz dökülen kanlar,
idraksizliğin bir verimi idi. Nihayet şefler arasına düşen kıskançlık ve
anlaşmazlık, konvansiyon meclisini bir kamara haline getirdi. İşte birinci Fransız
Cumhuriyeti, hem de şeflerin eliyle, bu kamarada boğazlandı...
*
Lenin ihtilâli Rusya'da başarı sağladı ve komünizmi yarattı
Yüz seksen milyon nüfusa, en ileri ve en sol sayılan böyle bir rejimi kabul
ettirmek, onu yirmi üç seneden beri uygulamayı başarmak, feragatin, cesaretin, zekâ
ve bilginin veriminden başka ne olabilir ki?
Lenin'in hayatı baştan başa bu hasletlerin bir ifadesidir. Onun elâstiki
taktikleri, başarının; yüksek prestiji, komünist zaferin belli başlı yapıcısı
oldu. Bazen şiddetle, kesinlikle radikal hareket ettiği halde, bazen süratle
gerilemesini de bildi.
Komünizm: miras tanımaz, eşit paydan başka bir şey kabul etmez... Mülkiyetin
düşmanıdır vesaire... Bu böyle olduğu halde, gerektiği bunların az çok aksine
hareket ihmal edilmedi (3).
Dünyanın en ileri ve en son rejimi kabul edilen komünizm, denebilir ki, dünyanın
en ileri değil, genel kültür bakımından en geri memleketlerinden birinde uygulama
alanı bulabilmiştir. Acaba şöyle bir neticeye varamaz mıyız? Büyük ihtilâller,
kültür bakımından geri memleketlerde, orta, hele ileri kültürlü memleketlerden daha
çabuk ve kolaylıkla başarı sağlıyor.
Buna hayır demek, evet demek kadar zordur. Bir bakımdan, kültürü geri memleketler
uysal olurlar. Tıpkı yabancı saldırısına kolaylıkla boyun eğmeleri gibi...
Denebilir ki, geri memleketlerde, yeniliklere karşı kaytaklık da kolayca vücuda
getirilebilir. Çünkü geri halk tutucudur. Eski âdet ve geleneklere fazla
bağlıdır... Fakat uyanık bir ihtilâl şefinin bu halden korkusu olamaz. Geri halk
kütleleri zannedildiği gibi geleneklere bağlı değildir.
Yalnız bu halk kütleleri içinde eskilikle midelerini şişirenler vardır. İşte
bunlardır ki, halkı körüklerler, tahrik ederler. Ayaklandırırlar, kaytakları
yaratırlar. Yapılacak iş bu sınıfı ilk fırsatta yok etmektir. Bir kere bunlar
temizlendi mi, mesele bitmiş demektir. Yollar, ihtilâlin yürüyüşüne
açılmıştır. Asıl iş, bu ameliyeyi yapmaktır.
Büyük Fransız İhtilâline karşı vukua getirilen Vande, Liyon kaytakları (1), 31
Mart kaytaklığı, komünizme karşı 1917-1918'de Kolçak, Denikin kumandasında baş
gösteren müthiş direnme, bu sırada anılabilirler.
Bence hakikat şudur: Mesele kültür veya kültürsüzlük işi değildir.
İhtillâllerin getirdiği yeni rejimlerin,ç ekilen ıstırapları teskin etmesi, onlara
merhem olması lazımdır. Bunu yapabilen ihtilâl, mutlaka başarı sağlar. Yeter ki
biraz önce belirtmiş olduğumuz sınıfın hakkından gelinsin.
İhtilâllerde zaman ve fırsat, taktik bakımından, büyük önem taşır
Fırsatı kollayan, zamanı seçemede yanılmayan ihtilâller başarı sağlarlar.
Atatürk, bu cihetlere çok dikkat ederdi. Zamanı çok güzel seçer, fırsatı asla
kaçırmazdı. Zamanı gelmedikçe acele etmez, sabrederdi. Koruk sabırla helva olur. O
kadar sabrederdi ki yerinden kıpırdamayacak sanılırdı. Hakikatte prensiplerden bir
zerresini feda ettiği görülmemiştir. O, sabreder; fakat bir de fırsatı ve zamanı
ele geçirince, ihtilâlin prensibini uygulama alanına koymakta dakika geçirmezdi.
Prensip tatbikata girince, onun aksi olan eskiliğin yerinde yeller eserdi. Cumhuriyetin
ilânı böyle oldu. İlgili bölümünde bunu belgeleriyle göstereceğiz. Şapka giymek,
laik devlet hep böyle oldu.
Laik devlet örneğiy le, görüşümüzü biraz açıklamayı faydasız bulmuyoruz.
Atatürk öteden beri devletin laikleşmesini, Türk ihtilâli için bir prensip olarak
benimsemişti. Dinin devlet, devletin din işlerine karışmaması, bunların birbirinden
ayrı kalması, onca gerekli idi. Din bir vicdan meselesi olduğuna göre, Atatürk bunda
pek haklı idi. Devlet işleri, günü gününe değiştiği için, laiklik prensibini
kabul etmekten başka çare yoktu. Bu bahse ileride geniş mikyasta yine döneceğiz.
Şimdilik şu kadarcığını kaydedelim ki, zamanı gelmeden Atatürk bunu ortaya
sürmedi. Fakat aksine hareket ettiği görülmüştür.
Meselâ: Birinci Millet Meclisinin açılma töreninde, önce Ankara'da Hacı Bayram
camiine gidilmiş, kurbanlar kesilmiş, dualar edilmiş, tekbirler getirilmiş, bu dinî
merasimle meclis açılmıştır.
Birinci Teşkilâtı Esasiye kanunun (Anayasa), iki maddesini din prensibi teşkil
etmiştir. Bu maddelere göre ''Türkiye devletinin dini, din-i İslâm'': ''ahkâmı
şer'iyenin infazına millet meclisi me'mur'' idi. Mecliste müezzin, beş vakit ezan
okur, imam cemaate namaz kıldırırdı. Dikkate değer ki Kurtuluş savaşları zaferle
taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara'ya döndü. Meclis kapısı önünde resmî
üniformasıyla bekleyen imam efendi, Atatürk'ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat
dinî duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle:
''Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı
dua ile değil, Mehmetciğin kanıyla kazandık!'' dedi ve imamı kovdu.
Bir defa da Rize sayahetinde medreselerin açılması için kendisine müracaat eden
hocalara; hiddet ve şiddetle ve herkesin önünde:
''Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı
doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır anladınız mı?'' diye bağırdı.
Laikliğe doğru pratik ilk adımlar atılmıştı.
İkinci Teşkilâtı Esasiye (Anayasa) projesi hazırlanırken, birinci Teşkilâtı
Esasiyede bulunan din kayıtlarının kaldırılmasını teklif edenlere fikren beraber
olduğu halde, zamanı henüz uygun görmediğinden maddelerin kalmasını isteyenlerle
beraber gibi görünmüş ve ilk şekli gibi kabul ettirmiştir. Nihayet 1928 yılında
verilen bir takrirle meclisin çoğunluğunun üçte biri, maddelerin kaldırılmasını
istemiş ve Türk devleti yeşil sarıklı Cumhuriyet olmaktan kurtularak, bugünkü
modern laik halini almıştır. Ve bu muazzam hâdise, sessizce yoluna konmuş ve
bitirilmiştir.
Zamanı gelince işler böyle bitiverir.
Atatürk, hilâfet ve saltanat makamı eski 'Kanun esası' ile, İstanbul'da dururken,
ilk iş olarak laiklik meselesini ortaya atarak ulusal davayı sömürücülere
sakatlatamazdı, nitekim davanın başlangıcında hilâfet ve saltanat hakkında da
böyle davranıldı. Maksat, hilâfet ve saltanatı düşmanlardan kurtarmaktır denildi.
Fakat sırası gelince bu dejenere kurumlar da tarihe intikal ettirildi (1).
Zaman beklemek, fırsatı kaçırmamak, işte ihtilâlcinin başarı tılsımları.