.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-3

1789 Fransız büyük ihtilâli

Şüphe yok ki bunun kökleri XVIII inci asrın düşünceleryile sulandı. Fakat bu ihtilâli yapan şahıslar kimlerdi? Ve kaç kişi idiler?

İtalyan tarihçisi Guglielmo Ferrero'ya göre Fransız ihtilâlini başaranların sayısı iki yüzü geçmez (1) bence bu bile fazladır. Bu sayı iki üç kişiye indirilebilir. Mirabeau'nun ilk meclisteki meşhur nutku Mirabeau'nun sözleri, kıvılcımı tutuşturmaya kâfi geldi. Bilindiği gibi, Mirabeau, kralın meclisin dağılmasını emrettiğini bildiren mabeyinciye ''Gidiniz efendinize deyiniz ki, biz burada milletin iradesiyle bulunuyoruz. Ve bizi buradan ancak süngü kuvvetile çıkarabilirler!'' tarzındaki beyanatı meclisi dağılmaktan kurtarmış ve ihtilâl başlamıştı. Artık meclis kralı değil, ihtilalin gerekimlerini dinliyordu. Kralın otoritesi baş aşağı edilmişti. Başlayan yangını 200 değil, bence, iki kişi idare etti. Bunlar Danton ve Robespierre idi, denilebilir. Danton, bir nutku ile, Fransayı tehlikeden kurtaracak kadar etkili oluyordu.

Meselâ:

''Vatanın düşmanlarını yenmek için; cesaret, cesaret, cesaret, daimî cesaret!'' (1) diye haykırması milleti ayağa kaldırmaya yetiyordu. O kadar ki Robespierre Danton'u öldürünce, ihtilâl topalladı. Robespierre de öldürülünce, iki ayaktan yoksun olan ihtilâl düştü. Napolyon'un elinde kaldı. Yerini imparatorluğa bıraktı.

Burada işaret etmek istediğimiz nokta şudur ki, Danton ve Robespierre feragat bakımından, birer örnektirler.

Danton kendisini Robespierre'in öldüreceğini biliyordu. Arkadaşları bu konuda Danton'a birçok defalar haber verdiler, İngiltere'ye kaçmasını teklif ettiler. O, bu teklifleri şiddetle reddetti.

''Kaçmak mı? Asla! Vatan ayakkabı ökçesi altında götürülür mü?'' diyordu.

Kaçmadı. Yabancı memleketlerde hayatını dilenerek kazanmak yerine giyotin altında, fakat kendi vatanında ölmeyi tercih etti.

İhtilâl mahkemesi huzuruna çıktığı gün mahkeme reisiyle arasında şöyle bir konuşma oldu:

Reis, ''Adın ne? Kaç yaşındasın? Nerede ikamet ediyorsun?''

Danton: ''Adım Danton'dur. 30 yaşındayım. Paris'te ikamet ediyorum. Yarın tarihin panteonunda oturacağım. İşi uzatma, aldığın emri infaz et alçak!''

Giyotin önüne geldiği zaman, arkadaşı ile kucaklaşmak istedi. Cellât engel oldu.

Danton soğukkanlılıkla dedi ki: ''Alçak, şimdi başlarımızın düşeceği sepette de bizi öpüşmekten menedemezsin ya!''

Danton böyle kahramanca yaşadı, dava uğrunda kahramanca öldü.

Ölmezden önce: ''Robespierre! Üç aya varmaz beni takip edersin'' diye haykırdı.

Hakikaten üç ayı biraz geçiyordu ki, bir kurşun darbesiyle çenesi kırılan Robespierre giyotin önünde göründü. Ve başı mukadder sepete düştü!

İlk Cumhuriyetin başı da düşüyordu.

Başarılı ihtilâllerin en büyük düşmanı, onu başaran arkadaşların birbirine girmesidir.

Danton ve Robespierre bu iki dost, düşman öldükleri gün çoluk çocuklarına miras olarak birer kopuk başla, birer de kanlı gömlek bıraktılar. O kadar!

Fakat ilerde göreceğiz ki, bu feragat yabana gitmeyecektir. Danton'la Robespierre'in kanlı gömlekleri, düşen Cumhuriyetin her kalkınma hareketinde birer bayrak olacak ve dava yalnız Fransa'da değil, dünyanın her yanında bu bayraklar altında yeniden zafere ulaşacaktır.

Karl Marx da büyük feragat örneklerindendir. Marx, Matmazel Vestfalen ile evlendi. Hem kendisi, hem karısı zengin aileye mensup idiler. Ortaya attığı sosyalist dâvası uğrunda hapishanelere düştü. Kaçtı. Sürgünden sürgüne koştu. Fransaya gitti. Almanya'nın müdahalesi üzerine Fransa'yı terke mecbur oldu. Belçika'ya geçti. Amele hareketleri başladı. Orayı da terk ile İngiltere'ye gitti. İngiltere'de barınabildi. Hayatını sıkıntı içinde bitirdi. Gazetelere yazılar yazarak geçiniyor, ara sıra da arkadaşı Engels ona yardım ediyordu. Bugün Londra'nın bir mezarlığında, başında küçük bir taş olduğu halde, ebedî uykusunda yatıyor.

Fakat dava mahiyeti itibarıyla ne olursa olsun, bugün Rusya'da Marx'ın heykelleri yükseliyor. Dava dünyayı düşündürüyor. İşte bilginin, yüksek düşüncenin, feragatinin verimi!

Koca Reşit ve Mithat paşalar memleketimizde heykeli dikilmesi gerekli olan büyüklerimizdendir. Gülhane Hattıhümayunu adile anılan Tanzimat, Koca Reşit Paşanın eseridir. Bu yüce eser, sosyal ve politik bakımlardan büyük önemi haizdir. Bilhassa 1839 Türkiyesi göz önünde tutulursa, bu önem büsbütün artar. Gülhane Hattıhümayunu, İslâm Hıristiyan,Yahudi bütün Osmanlı İmparatorluğunun tebasını birbirine eşit tutuyordu.

Yüzyıllardan beri rüşvet manasını kaybetmiş, normal bir hediye halini almıştı. Rüşvet vermemek çoğu zaman insanın hayatını tehlikeye koyardı.

Meselâ:

Hanya fatihi Yusuf Paşa fetihten sonra İstanbul'a döndüğü zaman, (Deli) lâkabıyla anılan I inci İbrahim, paşaya ''Ne getirdin?'' diye sormuş. Hediye getirmediğini öğrenince, koca Gaziyi huzurunda boğdurmuş, sonra da pişman olarak elindeki âsâ ile yüzünü okşamış, ''Şu pembe yüzlü adama yazık oldu!'' diye hayıflanmıştı (1).

Zamana bakınız ki Hanya'yı fethetmek mana ifade etmiyor, mutlaka hediye isteniyordu. Yani rüşvet!

Tanzimat'tan önceki günler de bundan aşağı değildi. Rüşvetin devlet örgütüne bu kadar sindiği bir devirde Gülhane Hattıhümayunu rüşvetin şiddetle cezalandırılacağını, padişahlara bile meydan okuyarak ilân ediyordu. Bu o kadar radikal bir hareket idi ki, zamanımızda İslâmlık kaldırılmıştır demekten daha çok güçtü. Koca Reşit Paşanın ortaya koyduğu yeniliklere, Osmanlı İmparatorluğu zamanının en modern devletlerinden biri oluyordu. Koca Reşit tespit ettiği yenilik hareketlerinde çok samimî ve kesin karar sahibi idi. Her dediğini yaptı ve uygulama alanına koydu. Rüşveti yasaklayan maddeler koydu.

Eski sadrazam Husrev Paşayı bile bir rüşvet maddesinden mahkemeye verdi. Mahkûm ettirdi (1).

Mısır'da hükümran olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Koca Reşit'e rüşvet teklif etmiş, Koca Reşit şu cevapta bulunmuş: ''Paşa ihtiyar olduğundan bu teklifi bunaklığına hamlediyorum. Fakat bu lâtifeler devam ederse onu Mısır'da tevkif eder, hakkından gelirim,'' demişti (2). Koca Reşit Paşa ortaya attığı eserinde bu kadar samimî ve bu kadar kesin karar sahibi idi.

İslâm, Hıristiyan, Yahudi, tebaanın eşitliği hakkındaki prensipleri de aynı sadakatle uygulama alanına koydu. Fransa hükümeti adına doğuda yapılan bu yenilikleri incelemeye memur edilen de Hell, hükümetine verdiği raporda bu hakikati itiraf etmektedir (3)

Vergilerin ıslahı, iltimas usulünün kaldırılması hakkında Gülhane hattının koyduğu esaslar, cidden birer radikal yeniliktir.

Tanzimat'ın en sakat yeri bu kadar yenilikleri ortaya koyduktan sonra bütün bunları şeriat esaslarına dayandırmasıdır ki, bu da, davayı yürütebilmek için, halk efkârına verilmiş bir rüşvettir denebilir.

Koca Reşit'in büyük yanlarından birisini de kişiliğinde ve millet yoluyla gösterdiği şahsi fedakârlıkta buluruz.

Osmanlı İmparatorluğunun resmî tarihçisi Lûtfi, Koca Reşit'ten bahsederken diyor ki: (1)

''Muharriri fakir dahi orada Gülhane'de kürsüye yakın yerde bulunup biîbaretiha hattıhümayunu istima eyledim. O hüsnü kıraat ve letafet, hitabet görülmüş şey değildi. Akabinde toplar atılarak kurbanlar kesildi. Ve keyfiyet bilcümle mealike ilân ile o günden bed ile usulü cedideye teşebbüs olundu.

Tanzimatı Hayriyenin icrası için Reşit Paşanın vukua gelen himmeti sadıkane ve gözüne aldırdığı müşkülâta karşı şu harekâtı cânsıparane ve fedakâranesi ilâhırzaman ziveri sahayif tevahiri cihan olmağa şayan hidematı makbuledendir. Te'yidi makal için şu hikâyeyi buracığa derceyledim. Şöyle ki, Reşid Paşa dairei kethüdası Topçu Paşa zâde Salih bey müahharan vezir olmuştu, bu zattan mesmudur ki, dairece mühim bir işin ifadesi için haftalarca bir vakti müsaid bulup da Reşid Paşaya ifadeden aciz kalıp bir akşam Paşa mutadı olduğu üzere nısfılleylden sonra harem dairesine gidinceye kadar bekleyip, elinde şamdanla Paşa mabeyn kapusunu açmakta iken kethüda yanına sokularak meramını ifade için fekki şefe eder etmez ''Efendim, sen ne efkârdansın, ben ne haldeyim? Ben yarınki gün bir mehlikedeyim ki akşama sağ çıkacağımdan ümidim yoktur!'' deyip ieriye girerek kapıyı kapayıp gitmiştir ki, meğer o gecenin ertesi günü zikrolunan Gülhane cemiyeti vukubulacakmış.''

İşte Koca Reşit, kocaman eserini böyle bir fedakârlıkta, böyle bir feragatle başardı. Bu feragatin sonu ne oldu? O, bununla bir milletin, Türk ulusunun modern yaşama temellerini atmış oluyordu. Bugüne bile yer hazırlamıştı, eseri tutundu. Bir günün doğumunda bile etkili oldu. Türk milleti yaşadıkça, Koca Reşit de, eseri de yaşayacaktır.

(Meternih) Koca Reşit'in pek dostu idi. Reşit paşa Tanzimat hakkında fikrini sormuştu; o da, yenilikten sakınsın demişti. Fakat Reşit Paşa yenilikte başarı gösterdi. 'Meternih' eskilikte inat etti. Ve sonunda, bir çamaşır arabası içinde İngiltere'ye kaçtı.

Mithat Paşa

Koca Reşit'ten sonra, Mithat Paşa yenilik tarihimizin en büyük simalarındandır. Onun teşebbüsleri ve feragatidir ki, Türk milletine 1876 Anayasası'nı kazandırdı. Bu Anayasa Mithat Paşanın fedakârlığının verimidir. Bütün engellere, karşı koydu. Birkaç arkadaşıyla, fakat başta her zaman, o meydan okudu. II nci Abdülhamit gibi tarihin ünlü bir müstebidine, Türk ulusunun egemenliğini, hürriyetini Mithat Paşa tanıttırdı. O da Koca Reşit gibi fedakârlığı ve feragati gözüne aldı. Daha ileri gitti. Bu yolda canını verdi.

O vaktin, deyimiyle, 'Kanunu Esasi' için Mithat Paşanın yanı başında çalışanlardan Şıpka kahramanı Süleyman Paşayı unutmamak bir borçtur. Bu adam milleti uğrunda hayatını her zaman hiçe saymış ve onun mutluluğu yolunda birkaç padişahı yakalarından tutup tahttan aşağı indirmiştir. Süleyman Nazif, ''Sultan Aziz'i tahttan indirenler arasında meşrutiyete taraftar olanlar yalnız Mithat Paşa ile Süleyman Paşa idi.'' diyor (1).

Sultan Aziz tahttan indirildikten sonra toplanan mecliste Sadrazam Rüştü Paşa ''Meşrutiyeti idare ehli vatanda ademi kabiliyeti ve hürriyeti ahalide envai mazarrat mevcuddur,'' dediği zaman, o mecliste hazır bulunan Süleyman Paşa ayağa kalkarak:

Paşa hazretleri, tebdili saltanat, hali hazırı istipdadı vikaye için olmadı.

Herkes temini için istikbali için bu fedakârlığı deruhte etti. Bu işi yapanların ne sultanı mahlûa bir garazı şahsileri ve ne de şimdikine bir nisbeti mahsusları vardı. Müzakerata bu dakikaları nazarı itibare alarak devam buyurunuz.'' (2) demişti.

Bu kahraman Türk askeri, bu dürüst ve yüksek devlet adamı ömrünün son günlerini Bağdat sürgününde tamamladı. Mithat Paşanın (Kanunu Esasi) işinde ne kadar samimî, milleti yeniliğe götürmek için ne derece kesin karar ve feragat sahibi olduğunu yakından anlamak için, onun, zamanın eli satırlı zalimi II. Abdülhamit'e yazdığı mektubu ibretle gözden geçirmek lâzımdır.

Süleyman Nazif'in 'İki Dost' adını verdiği eserinden olduğu gibi aktarıyorum (2). Yarının Taif şehidi vatanın yarınki cellâdına diyor ki:

Padişahım, meşrutiyeti vazı ve ilândan muradımız istipdadı refi ve zatı şahanenizi vezaifinizi ikaz ve vükelai devletin vezaifini tayin, milletimizin meyanında müsavatı kâmileyi temin edip elbirliğiyle ve gerçekten mülkün ıslahına çalışmaktır.

Otuz senedenberi yayınlanıp da hükümleri yerine getirilmeyen hattıhümayunlar gibi şimdiki hattıhümayunu mülûkaneleri buhranı hazırın indifaından sonra bile hükümsüz kalmıyacaktır.

Zira kanunu esasiyi ilândan muradımız, yalnız mesele-i şarkiyenin hüsnü tesviyesine medar olmak, Avrupalıların aleyhimize açılan ağızlarını kapamak için nümayişten ibaret bir cemile değildir. Bu bapta zatı şahanelerine bazı izahat arzeyleyeyim. Evvelâ zatı mülûkânelerine ait olan vezaif-i hükümdaranenizi mutlaka bilmelisiniz. Zira bilcümle harekâtımızdan millet nazarında mesul olacaksınız. Bunun için vükelây-ı devlet ve memurin-i hükûmet icra-i vezaifinden emin olmalıdır ki dörtyüz senedenberi milletimizi denaate alıştırıp devleti dûçarı tedenni eden müdahinlikten yakayı sıyıralım. Bendenizin zatı mülûkânelerine fevkal'âde riayetim vardır. Ancak ahkâmı şerişerife tatbiken milletimizin menafiine muzir olan en ufak hususta bile size itaat etmekte mazurum. Çünkü mes'uliyetim ağırdır. Hem vicdanımdan korkarım, hem de vatınımın saadet ve selâmetini temin için vicdanımla müteahhidim. Fakat korkarım ki bu efkâr ve ef'alden dolayı ileride devlet bendenizi müttehem ve mes'ul tutsun. Şu arzedeceğim doğru sözlerden kalbiniz şüpheye varmasın. Ne çare ki en ziyade korktuğum bilâhare vicdanımın bendenizi mahcup edip mesul tutmasıyla milletimin taan ve tevbihine uğramaktır. İşte bu dehşettir ki zat şahanelerini tasdi için bendenize cüret veriyor.

Padişahım Osmanlılar kendi kendilerini ıslah ve idare iktidarını haiz olmalıdır. Usulü meşveretle idare olunan bir millette nizam nedir bilirsiniz. Tafsile hacet yoktur. Bendenize emniyet ediniz efendim. Bununla beraber ricali milletden de emin olunuz.

Padişahım bendeniz bir bar sakil altındayım. Osmanlı sıfatile icrayı vazife edeceğim.. Bir memurun kendini vicdanen mesul tutarak icrayı ef'al etmesinin lüzumu gibi bir vezir de hem vicdanı hem milleti nezdinde kendini mesul bilmelidir. Ümit ve iftihar ederim ki vicdanımın bendenizi mesul tutabileceği bir harekette bulunmadım. Fakat milletin bendenizi mesul tutmaya çalışmasını isterim. Hem bu hale fahrederim.

Padişahım dokuz gün oluyor ki maruzatı mütekaddimeyi is'af etmemekte devam buyuruyorsunuz. Amelenin aletine müşabih olan nizamatı müberremeyi reddediyorsunuz. Halbuki adaletsiz iş görülmez. Bu hal ise henüz dehşetli zelzelelerden mahvü inkiraz derecesini savuşduran bina-i devleti tamire çalışdığımız sırada siz adeta yıkmak istiyorsunuz diyebilirim.

Eğer bu eshaba mebni bendenizi serkârdan azlederseniz, rica ederim inan idare mizaci şahanenizle icraatı devlet halihazırın ehemmiyet ve ilcaâtına imtizacettirip kullanabilecek bir yediiktidara tevdi buyurulsun herhalde...'' (1923 Kânunu sani 18) kulları Mithat (1).

Bu mektutan altı gün sonra Mithat Paşa sadaretten azlolundu. Ve Avrupa'ya sürüldü. Mithat Paşanın yaptığı (Kanunu Esasi'nin 113'üncü maddesi padişaha bu hakkı tanıyordu.

Mithat Paşa:

''Kendi elimle yare kesip verdiğim kalem

Fetvayi hunu nâ hakkımı yazdı iptida.''

Beytinin anlamı oldu.

Sonra af edildi. Memlekete döndü. Bağdat, Suriye, İzmir valiliklerinde bulundu. Fakat Abdülhamit o sağ iken bir türlü rahat edemiyordu. Nihayet bir iftira tertip olundu. Mithat paşa Abdül'aziz'in katillerindendir denerek Yıldız'da kurulan olağanüstü mahkemeye çıkarıldı. Reis Sururi can düşmanı idi. Yargılanma sonunda idama mahkûm olundu. Hüküm kendisine tebliğ edildiği gün şu cevabı verdi.

''Masumum. Fakat idama mahkûm olmuşum ne çıkar? Türk Milleti sağ olsun!''

Mithat Paşanın suçu Abdülhamit'in istibdadına karşı koyması idi. Yabancı devletlerin işe karışmasıyla, idam hükmü infaz olunamadı.. Taif zindanında hapsolundu. Ve bir süre sonra orada boğduruldu.

Fakat bu feragatin verimi ne oldu?

1876'da Mithat'ın ektiği tohum bir daha ölmedi. Dal budak saldı. Ve bu dal budak nihayet 1908'de Abdülhamit'i boğdu. Eser yaşadı. Ve bu güne yer hazırladı.

Ölümden korkmamak, ihtilâle başarı sağlayan büyük hasletlerdendir.

Bununla beraber, asıl olan ölmek değil, gerekirse hayatı hiçe sayıp ölümün üstüne güle güle yürümektir.

Atatürk: ''Yolunuzda bir asker gibi ölmeğe hazırız'' diyenlere: ''Yolumda ölmeğe değil, yaşamağa ve öldürmeğe hazır olunuz! Döğüş san'atında asıl olan ölmek değil, öldürmektir,'' derdi.

Bu böyle olmakla beraber, saati çalınca ölümü, bir dost kucaklar gibi kucaklamak, büyük davaların ardı sıra koşan ihtilâlciler için kaçınılmaz bir zorunluktur.

Ölüm nedir?

Hayat nedir?

Biz bunları ne hekimlerin anlattığı, ne filozofların karanlık kavramlar içinde söylemeye çajlıştıkları gibi inceleyeceğiz. Biz, ölüm nedir? Hayat nedir? anlamlarını moral ve uygulama bakımından, belirtmeye çalışacağız.

Moltke, savaş hakkındaki düşüncelerini söylerken: ''Savaş gibi bir kurumu yarattığından dolayı Tanrı'ya teşekkür etmeliyiz. Çünkü savaş olmasaydı, insan ölümle yakınlık kuramayacak ve ahlâksızlık içinde yok olup gidecekti. Genel ahlâkı tutan savaştır!'' der (1). Keçecizade İzzet Fuat pPaşa ''Kaçırılan fırsatlar'' adını verdiği eserinde, bu yolda bir şeyler söylese de, fikrin asıl sahibi Moltke'dir. Bence şurası muhakkaktır ki, insanın, saatı çalınca en çok yükseldiği yer ve an, ölüm karşısında aldığı davranıştır. Hayatta, gerektiğinde ölümden korkmayan insan kadar yüksek bir varlık düşünmek mümkün değildir. İnsanı metin, ağırbaşlı, soylu, kısacası, eski deyimiyle, 'insanıkâmil' yapan haslet budur. Bunun içindir ki, ideal yolunda ölmeğyi ve öldürmeği kendine sanat yapan askerliğe imrenirim.

Dikkat ediniz! Yaratıkların en cesuru ve hayvanların kralı sayılan arslan bile ölümden yılar ve kaçar, yalnız insanoğludur ki, ideal uğrunda bandosunu çala çala, marşlarını söyleye söyleye, ölümün üzerine yürür; Öölüme, düğüne gider gibi gider.

Çanakkale savaşlarına dair olan şu anekdotu rahmetli Atatürk'ten duymuştum:

Düşman, sür'atle siperlerimize yanaşıyormuş, alaya hücum emrini vermiş. Fakat yerinden kimse kıpırdamamış. Her yerden ateş yağıyormuş... Lâğımlar patlıyor, uçaklar bombalar atıyor, top tüfek dumanlarından göz gözü görmüyormuş, bu şartlar altında emir dinletmenin zor olacağını gören Atatürk, bandoyu çaldırmaya başlamış... Kendisi ayağa kalkmış, askere, ''Düşman kurşunu adam öldürmez. Bunu size göstereceğim ve sonra kamçıyla üç defa işaret edeceğim, o zaman siz de hücum edeceksiniz,'' demiş. Atatürk siperlerin üzerine çıkmış, kurşun yağmuruna göğüs vermiş ve kamçısıyla üçüncü işareti verince, alay süngü hücumuna geçmiş. Rahmetli bu hatırasını gözleri dolarak anlatırdı. ''Alay bütünüyle eridi... Fakat ortada bir yığın düşman ölüsünden başka bir şey kalmadı.'' derdi.

İnsanı, insan yapan hiç şüphe yok ki ölümden korkmamaktır. Morali yapan büyük haslet ölümdür, bir insanın ölüme karşı gözü ne kadar pek olursa o nisbette yükselir.

Ne kadar yılarsa o derece alçalır. Alçak olur. Ölümden yılan milletler özgürlüğe değil, tutsaklığa kavuşurlar.

Namık Kemal, ne kadar yerinde söylemiş:

Can korkusuna değer mi bir ömür

Baki mi olur cihanda insan.

Yine hatırlayabiliriz ki, ölüm gölgeye benzer; kaçtıkça kovalar. Üzerine yürüyünce kaçar.

Nihayet ölüm bir gölgedir!

Bir Fransız şairi evinin kapısına şöyle bir levha asmış:

Ici jattends la mort

Ni je la desire, ni je la craind.

Burada ölümü bekliyorum.

Ondan ne korkuyorum, ne de arzuluyorum.

Fakat bence, Fransız şairi bir noktada yanılıyor. Bazen ölüm, bir memleket, bir millet kurtarmak için arzu da edilebilir. Zannediyorum ki, ileri sürdüğümüz soruların karşılığını elle tutulur, gözle görülür bir şekilde henüz vermedim. Yorumlarım biraz abstre, soyut oldu.

Ölüm nedir?

Hayat nedir?

Bir iki örnekle, soruların karşılığı daha açık bir biçimde kavranabilecektir.

Günün birinde, bir Romalı senatör Neron tarafından tutuklanır. Suçu; Neron'a karşı hazırlanan bir suikastla ilgili olmasıdır. Söyletmek için o kadar eza cefa, o derece işkence yapılıyor ki, ölüm haline dönüşüyor. Neron ''Söyle, söylemezsen şimdi öldüreceğim!...'' diyor. Senatör baygın halde cevap veriyor: ''Ben sana, beni öldüremezsin demedim. Ve demiyorum. Fakat söylememek hürriyetimi elimden alamazsın!...'' diyor. Ve gözlerini kapayarak ölüyor. Söylememekle, suikastçıları haber vermemekle bu adam memleketine en büyük hizmeti yapmıştır. Çünkü ihtilâlci ocağını söndürtmedi. Nihayet ocak tekrar ateş aldı. Ve vatanı Neron'dan kurtardı, senatör öldü mü? Aslâ! (1)

İki bin yıl sonra bugün tarih onu saygıyla anmaktadır. O bütün insanlığa bir moral örneği olarak gösterilmektedir.

Tekrarlıyabiliriz. Ölüm nedir! Hayat Nedir?

General Ali Fuat, Plevne savunmasına dair o vakitki Rus gazetelerinden birinden naklen şöyle bir anekdot anlatıyor! Vakayı anlatan Rus yazarı diyor ki: (1)

''Rus ordularını aylarca karşısında tutan ve onlara çok güç ve tehlikeli anlar yaşatan Plevne düştü. İlk iş, Osmanlı kuvvetlerine kumanda eden Osman Paşayı aramak oldu. Karargâhında bulunamadı. Ortalık arandı, tarandı. Nihayet yaralı askerler arasında, yaralı olarak yerde yatar bir halde bulundu ve esir edildi. Türk esirleri ufka kadar uzanan bembeyaz karlar üzerinde küme küme, ufuklara kadar uzanıyorlar. Doktorla birlikte onları teftiş ediyoruz. Üstleri başları lime lime, etleri görünüyor. Açlıktan bitkin bir haldeler. Bet-beniz kalmamış. Nerde ise ölecekler. Aralarında tek tük ölenlere de rastlanıyor. Sağ kalanlar ölülerden kalan parça parça pusatları boğuşarak kapışıyorlar. Ellerinde kalan parçayı üzerlerine alıyorlar, ısınmağya çalışıyorlar. Bunların birkaç saatlik ömürleri ya var, ya yok! İşte bu insanlara soruyoruz:

- Bir şeye ihtiyacınız var mı? Bir şey ister misiniz?

Rus olduğumuzu anlayınca erkek çehreleriyle sert bakıyorlar. Belki de yarım saat sonra gözlerini ebediyen kapayacak olan bu adamlar son bir gayretle ayağa kalkarak:

- Hiç bir şeye ihtiyacımız yoktur!

Karşılığını veriyorlar.

Anlıyoruz ki Plevne'yi savunan gaziler işte bu onurları yüksek Türklerdir.''

Türk genci! Düşman kalemiyle çizilen tabloyu görüyor musun?! İyi dikkat et. Bu tablo ebediyettir. O kadar büyük ve yüksek ki onu ebediyetler bile kavrayamaz ve kaldıramaz. İşte, Türk budur.

Bu gaziler öldüler denilebilir mi?

Hayat bile, belki, bir gün olur, ölür. Fakat bu tablo yaşar. Hem de ebediyetlerle boy ölçüşerek.

Türk genci! Çanakkale'yi, Sakarya'yı, Dumlupınar'ı yaratanlar, işte bunların soyudur, bunların kanıdır. Sen bunlarsın!

Eğer, Abdülhamit II. Gazi Osman Paşayı dinleseydi; Plevne düşmeyecekti. Ve tarih:

Bir Türk kalesi önünde Rus çarlığı yıkıldı!'' diyecekti.

Çarın, Romanya prensine çektiği telgraf bunun belgesidir (1).

Gene, General Ali Fuat anlatıyor: (2)

Osmanlı-Rus Savaşında bir Osmanlı motörü Tuna'nın kıyısında bulunan bir Rus cephaneliğini ateşlemek vazifesini alıyor. Kıyıya yanaşıyor. Cephaneliği top ateşine alıyor. Fakat o kadar sokuluyor ki, sahilde bulunan Rus subayları geminin içinde bulunanlara tabanca ile ateş ediyorlar. Geminin küpeştesinde kumanda ile meşgul kaptan bu gürültüye aldırış etmiyor. Emir vermekle meşguldür. Üzerine yağmur gibi kurşun yağdırılıyor. O yine göreviyle meşgul... Nihayet cephanelik ateş alıyor. Görev tamam olunca, kaptan Rus askerlerine dönüyor, onları selâmlayarak teşekkür ediyor!...

Görev uğrunda hayatı bu kadar hakir gören koca Türk kaptanına öldü denebilir mi?

Biz, onlarla yaşıyoruz.

*

Size isterseniz, hazin bahtlı Giritimizden de bir halk anekdotu anlatayım.

Girid katliâmlarının sonuncusunda, büyük devletler müdahale ettiler. Bunlar İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya idi. Gerçi, daha önce, Almanya ve Avusturya-Macaristan da beraberdi. Biraz sonra bu iki devlet karışmaktan vazgeçtiler.

İngilizlerden, Kandiya'da, katliâmla ilgili gördükleri Türkleri tevkif ettiler. Ve Bahriye divanı harplerinde bunları ölüm cezasına mahkûm ederek şehirde hükmü infaz ettiler!

Düşününüz bir kere; Girid Osmanlı meleketidir, Osmanlı hükümeti, mutasarrıfı, hâkimi Kandiya'da hazır, fakat bunlar işe karıştırılmıyor. Yabancı bir devlet, kendi kanunlarına göre Türk topraklarında Türkleri cezalandırabiliyor!

Nasıl söylemeli?

Osmanlı, Osmanlı'ya karşı, Osmanlı topraklarında suç işliyor... Fakat bunu yabancı cezalandırıyor!

Nerede?...

Osmanlı hükümetinin, Osmanlı mahkemesinin karşısında!...

Hakaretin, hakaret faciasının dehşetine bakınız!

İngilizlerin mahkûm ettikleri Türkler arasında Ali Onbaşı adında bir yiğit vardır. Elleri kelepçeli darağacının altına getiriliyor. Ve bir söyleyeceği olup olmadığı soruluyor.

''Bir su!'' diyor.

İngiliz neferi suyu sunduğu zaman, kelepçeyi başına vurmasıyle beraber, neferin orada canı çıkıyor.

Ali Onbaşı gövdesine indirilen süngüler altında elleri kelepçeli can veriyor.

İngilizler, Ali onbaşının dirisini değil, ölüsünü asabildiler!

Atalar sözüdür:

''Ölüme tükürürler, dirime tükürtmem!''

Türk böyledir. Onu demirlere de vursalar, onun için teslim olmak yoktur. Teslim almak vardır. Ali Onbaşı'daki ruhun daha büyük çapta uygulanmasını 1918 mütareke yıllarında göreceğiz.

Ali Onbaşı'nın İngiliz neferinin başında patlattığı kelepçe, neferin başına vurulmamıştır. Ali Onbaşı o zavallı neferi tanımaz bile... fakat vurulan kelepçe, neferin şahsında, İngiliz imparatorluğu tacına indirilmiş ölüm saçan bir Türk yumruğudur.

Türk böyledir. Tek başına kaldığı gün bile bütün bir imparatorluğa meydan okuyacak gücü kendinde bulur. İmparatorluklar yıkıp, bunların üstünde imparatorluk kuran bir milletin oğlu, başka türlü olamazdı. Ve olamadı.

Şimdi size soruyorum:

''Ali Onbaşı öldü!'' denebilir mi?

Nasıl denebilir?

Ondan ruh alıyoruz, onu yaşıyoruz.

Rahmetli Samih Rifat'ın bir beytini anmadan geçemeyeceğim.

Sınırlarımda kalsa tek bir kol, tek bir bilek.

Tarih onu, bir kılınç kabzasında görecek (1).

İşte Ali onbaşı!

*

İstiklâl savaşlarında, büyük taarruz günü, saatinde vazifesini başaramadığı için Albay Reşat intihar etti. Halbuki pek kısa bir zaman sonra kumanda ettiği kıt'alar muvaffak oldular. İntiharına sebep, aşağı yukarı dakika meselesi idi. Vazifesini bu kadar izzeti nefis meselesi yapmıştı.

Konfüçyus mezhebinde 'Allah'ın anlamı da vazifedir. Yazan Konfüçyus olduysa, yapan, uygulayan da Türk albayı oldu.

Reşat öldü denebilir mi?

*

Size bir de, Nizip vakasını anlatmak isterim.

Biliyoruz ki, Nizip'te Osmanlı orduları, Mısır ordularına yenildiler. Buna sebep ordularımıza kumanda eden Çerkes Hafız Paşanın bilgisizliği, düşman tarafın kazanma nedeni ise, Başkumandanları İbrahim Paşanın enerjisi, zekâsı ve bilgisi idi.

Mareşal Moltke o tarihlerde Osmanlı ordusunda bulunuyordu. Ve ordunun kurmaylığını yapıyordu. Mısır ordusuna taarruz zamanının geldiğini ve fırsatın kaçırılmamasını, zaferin mutlaka Osmanlılar tarafında kalacağını ısrarla Başkumandana bildirdi. Fakat Hafız Paşa müneccimlerin reyini almadan böyle bir teşebbüste bulunamaıyacağını söyleyince Moltke şaşırdı kaldı.

Ve nihayet müneccimler Eşref saatin henüz gelmediğini bildirince, Moltke istifa etti (1). Kabul edilmedi, fakat fırsat kaçırılmış oldu. Mısır ordusu hemen taarruza geçti ve Çerkez Hafız kumandasındaki Osmanlı ordusunu çil yavrusu gibi dağıttı. Moltke güçlükle kaçabildi. Buna rağmen hatıratında diyor ki:

''Silâhlı milletin, en canlı örneği Türklerdir. Bu ülke köylüsünün orak, kâtibinin kalem, hatta kadınlarını etek tutuşunda, silâha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk, ata biner gibi oturur ve keşfe yollanan uyanık nefer gibi yürür. Silâhın ruha verdiği güveni her Türk'ün bakışında görmek mükündür. O doğduğu gündenberi silâhlıdır. Bundan dolayı hayata ve hadiselere güvenle bakmayı da öğrenmiştir.

Türkiye'ye adım atar atmaz, bu kanaati edindim. Silâhlı bir milletin içinde yaşadığıma inandım. Nizip bu kanaati ne sarstı, ne de giderdi. Çünkü orada yenilen Türk değildi, kumandandı. Yenen de öbür taraf olmayıp hurafelerdi. Harp plânını müneccimler vasıtasyla çizen, hücum emrini yıldızlardan bekleyen kumandana karşı, cesur Türk ne yapabilirdi?

Müneccimin Türkiye'den kovulduğu ve yıldızların harp işlerine karışmalarının yasak edildiği gün, Türkün ruhu yeniden parlıyacak ve silâh kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi, eski ışığını bulacaktır.'' (1)

Atatürk bir gün, ilk mecliste istiklâl savaşlarının hesabını verirken, şu mütalâada bulunmuştu:

''Türk yenildi derlerse inanmayınız. Yenilen kumandandır.'' (2)

Atatürk İhtilâli ile, Moltke'nin arzuları yerine gelmiş, Türk milletinin tarihi başka, geçmişten daha yüksek bir anlamda, eski ışığını bulma yolunu tutmuştur. Ne mutlu bize; bilhassa gelecek kuşaklara.

Fakat burada asıl belirtmek istediğimiz nokta, bütün bunlar değildir.

Nizip felâketi günü, bütün Osmanlı ordusu dağılıp kaçarken, henüz kurulmuş modern bir alayımız, galip Mısır ordusuna, son neferine kadar dayanmıştır. Bu alayın başında ismi tarihe bile geçmeyen bir Türk albayı bulunuyordu. Tarihin bildirdiğine göre, öğrenimin Saint-Cyr'de bitirmişti. Elinde yalın kılıç, düşmanla çarpışırken kaçmakta olan ve henüz kaldırılmış bulunan Yeniçeri artıklarına bakarak, şöyle haykırmıştı:

''Alçaklar! Dönün, bakın... Gâvur dediğiniz mektepliler vatan için nasıl döğüşüyorlar ve nasıl ölüyorlar!'' (1)

Bu adsız kahraman da, alayıyla beraber şehit oldu ve şehitler arasında kaldı.

Onur için, şeref için, vatan için, bilgi için, mekteplilik adına ilk defa ölüm meydanında haykıran ve can veren bu kahraman öldü denebilir mi?

Adsız kahraman bugün tarih içinde bir onur abidesi gibi yükseliyor!

*

Bu Mısırlı genç, 18 Mayıs 1910 yılında Mısır'da idam olundu. Çünkü Mısır Başvekili Butrus Gali Paşayı öldürmüştü. Bu olayın sebepleri ve akışı hakkında Rıza Nur şunları nakletmektedir: (2)

Vatan aleyhinde Butrus'un şu işleri vardı:

''1. Danışvay vakası: Güvercinleriyle meşhur bir şehir olan Danışva'ya İngilizler gidip para vermeden halkın güvercinlerini avlamayı âdet edinmişlerdi. Halk zarar görüyor ve kızıyordu. Bir defa yine iki İngiliz subayı harman zamanında Danışva'ya gelip güvercin avlıyorlar. Bir mermi harmana gelip mahsulü yakar. Halk subaylara hücum edip onları tokat ve sopa ile döverler. Subaylardan biri düşer ve saatlarca güneşin altında kalıp ölür. Köylüler mahkemeye verilir. Dört Mısırlı idam ve birkaçı kürek cezasına çarptırılır, birkaçına da çoluk çocuklarının önünde iyi bir meydan dayağı atılır. Halbuki otopsi, İngiliz subayının dayakla değil, güneş vurmasıyla öldüğünü göstermişti.. O vakit Butrus Gâli Adliye Nazırıydı. Bu zalimâne hükmün, âleti sayıldı.

''2. 1899'da Butrus Gâli Dışişleri Bakanı iken, İngilizler ile Sudan itilâfını imza etmişti.. Bununla Mısır'ın canı ve malı ile feth edilen Sudan'a İngilizleri ortak etmişti. Bu da vatana bir hıyanet kabul edildi.

''3. Butrus-nazırülnüzzar iken, -yâni başbakan- basın kanunu yapıp basının hürriyetini kısıtlamıştı ve şiddetli baskı yapmıştı.. Bu da bir hıyanet görüldü.

''4. Öldürülüşünden önce Süveyş Kanalı'nın imtiyazının süresini uzatmaya teşebbüs etti. Bu da Mısır için bir hıyanet idi.

Mısır'da o vakit, Millet Meclisi yerini tutan Meclisi Umumî vardı. Butrus imtiyazın uzatılması lâyihasını tasdik ettirmek üzere bu meclise vermişti. Müzakere esnasında lâyıhaya itiraz eden her üyeye hakaret ediyordtu.

Butrusun bu hali bütün Mısırı dilgir etmişti. İşte bu hâl Verdani'yi hiddetlendirdi; tam bu esnada, uzatma imtiyazını meclisten çıkartamayacağını anlatan Butrus Gâli lâyihayı meclisten geri alıp, meclissiz icra etmek istedi.. Verdani, El ahbar gazetesinde bu haberi işitince çılgına döndü.

Bunun üzerine Verdaninin taraftarları, lâyihayı meclisten alınmadan Butrus Gâli'yi öldürmeye karar vermişti. İşi Verdani üstüne aldı. Hariciye nezaretinin önüne giderek Butrus'u bekledi. Cesareti kırılıp vuramadı. Ertesi günü tekrar orada bekledi. Butrus arabasına binerken tabanca ile vurdular. Bir kurşun kara ciğerini, mide ve bağırsaklarını delmiş ve içerde kalmıştı. Hastaneye kaldırılıp ameliyat yapıldı. İki gün sonra öldü.

Verdani tutkulandı. Verdani vakada hiç kimsenin katkısı olmadığını söylemek mertliğini gösterdi. Diğerleri serbest bırakıldı. Verdani mahkemede: ''Vatanını hain Butrusun şerrinden kurtarmak için onu öldürdüğünü'' söyledi ve dedi ki; ''Daima rüyamda bu adamı öldürdüğümü görüyordum.'' Mahkemede, daha önce söylediğim katlin sebeplerini teşebbüsüne sebep olarak belirtti.

Muhakeme esnasında Verdani'ye: ''Sen anarşistsin,'' dediler.

Verdani: ''Hayır, ben hürriyetperverim. Anayasa taraftarıyım. Katle bir sebep de kabinenin düşmeesidir. Çünkü meşrutî hükûmetlerde mebusan kabineye ademi itimad gösterince, kabine yerinde kalamaz. Demek bu kabineyi devirmek lâzımdı. Devirmek için de başka çare bulamadım. Yaptığıma teessüf etmiyorum. Vatanım uğrunda yaptım. Madem ki, kabine sorumlusu olduğunu gösterdi. Ondan bu suretle hesap sormak lâzım geldi. Sordum.''

Dedi...

Ve idama mahkûm oldu.

Verdani idam olunurken:

''Allah'ın birliğine şehadet ettiğim gibi, hürriyet uğrunda ölmenin de Allah'ın emri olduğuna şehadet ederim,'' dedi.

Büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla sehpaya doğru yürüyüp boynunu cellâda teslim etti.

Mahkûm sehpaya çıkarken binlerce kişi:

''Korkma Verdani! Milletin için, Allah'a gidiyorsun'' diye bağrışıyor ve ağlaşıyordu.

Verdani'ye, Mısır'ın bu istiklâl ve hürriyet âbidesine öldü denebilir mi?

Yaşatan ölümü, öldüren yaşamağya yeğ tutmayan milletler, sonsuza kadar alçalırlar.

Abdülhak Hâmid 'Musa Bin Nusery'inde,

"Musa denilir kubbede bir hoşça sada var"

diyor.

Hüner hayatta bir hoşça sadayı bırakabilmektir, yaşamak budur. Meselâ bizzat Abdülhak Hamid'e öldü denebilir mi?

Bugün o, yaşıyorum, yaşadım diyenlerin bin kat dirisidir. Ve diri kalacaktır.

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfa:.

 
Yukarı