İhtilal ve ödev
Her şeyde, her işte olduğu gibi, yenilik davası güden herhangi bir İhtilâlin
başarı şartlarının başında ödev gelir.
Konfüçyüs mezhebinde Allah'ın bir sıfatı da (niteliği), vazife idi. Ödevini
yapmıyan, Allah'ı tanımıyan bir suçlu, bir günahkâr olurdu.
Ödev bu kadar kutsal bir şeydi.
Basit bir hakikat olmakla beraber, ödevini başarandır ki, mutlaka hayatta başarı
sağlar.
Ödevini başaran milletler ise bütün milletlerin üstünde olanlar, hiç değilse,
''Ben varım!'' diyebilenlerdir.
Bence, medenî milletlerin belirli niteliği, düzenli bir tarzda vazife bilincidir.
Bu nitelik ne kadar artarsa, medenî kabiliyet de o ölçüde artmış, gelişmiş
olur.
Geri milletlere bakınız, orada bu niteliği de geri bulacaksınız.
İlerlemişlere göz atınız. Yine bu niteliği de (vasfı) ilerlemiş göreceksiniz.
Vazifeyi bütün mukaddesatın üstünde tutan milletler, her şeyin üstündedirler.
Japonları, İngilizleri, Almanları bu sırada anabiliriz.
Konfüçyüs'e göre bu gibilerin başarı sırrı, ödevi (vazife) Allah yapmak, Allah
olarak saymaktır (1).
Ödevi benimseyebilmek için önce onu inanla, aşkla sevmek gerekir.
Türk İstiklâl savaşlarını göze alanlar, o yolda ölenler, daha doğrusu yaşayan
ve yaşatanlar ve sonra Atatürk İhtilâli'ni yapanlar hep böyle vatan aşkıyla, inanla
çalıştılar ve başardılar.
İşte bu adamlardır ki, insan üstü oldular, yapılamaz denilen işleri
başardılar.
Ne güzel bir ata sözü vardır:
''Olmaz, olmaz deme beyim... olmaz, olmaz!''
Bu söz bir şartla yerini bulur.
Ödevini kaydettiğimiz şartlar altında başarmakla.
Almanların uçaklarla Girit'i alması bunun en güzel bir örneğidir.
Biz Türklerin XVII. asırda ve 27 yılda 200 bin şehit vererek inatla Girit'i
fethetmemiz ödev denilen Allah'ın bir görüntüsüdür.
Ödevini başaran İhtilâlin eksikliği yenmemesine imkân yoktur.
*
Münafıklar
Dikkat edilmelidir ki, yenilik davası güden İhtilâlin ve İhtilâlcilerin arasında
bazı münafıklar türeyebilirler.
Bunlar sureti haktan görünürler.
Sizden yapılanı, her şeyi alkışlarlar.
Bunlara sakın inanmayınız.
Yeniliklerin en büyük düşmanı bunlardır.
Bütün bir insanlık tarihinde yaratılan yenilikler bunlardan çok zarar
görmüşler, çok acı çekmişlerdir.
Hatırlamaya değer ki, önce İsa'yı alkışlayan ve sonra ihbar eden havarilerden
Şem'un'dur.
Bu gibi Şemun'lar her ileri hareketlerde vardır.
Her işin başında bunları tepelemek lâzımdır ki, yenilik yolları engellerden
temizlenmiş olsun.
Hazreti Muhammed, bu gibi münafıklarla çok uğraştı ve nefes aldırmadı. Bunlar
kaytaklardan (mürteciler) daha tehlikelidirler.
Bunların yüzünden İslâmlık doğarken büyük tehlikelere maruz kaldı.
Fransız İhtilâli'nin birini sürçmesine, Napolyon imparatorluğunun kurulmasına
sebepler arasında bu gibi münafıkların rolü büyük oldu (1).
*
Atatürk İhtilâli'nde bazı münafık tipleri mütalaa edersek, maksadım daha açık
bir surette ortaya konmuş olacaktır.
Meselâ Medenî Kanunu, meselâ Şapka Kanununu, Lâtin harflerini ele alıyorum:
Kanunlar kabul edilince, münafıklar derhal melon şapkayı başlarına geçirirler.
Latin harflerini öğrenmeye çalışırlar, sakallarını, bıyıklarını keserler,
modern bir adam olarak gözükmek için ne yapmak lâzımsa yaparlar. Hep sizden
görünürler. Maksatları yerlerinde tutunmak, menfaatlerini korumaktır.
Fakat gözünüzden uzaklaşınca, önlerine gelene yapılan işlerin yolsuzluğundan,
doğru olmadığından, bunların sonu gelmeyeceğinden, zorla kabul ettiklerinden, ilk
fırsatta bunların kaldırılması gerektiğinden dem vurur dururlar.
Bunlar insafsız, menfaat düşkünleridir.
İhtilâli bunlardan temizlemek, başarının birinci şartlarındandır.
Bunların yalancılıkları yüzlerine vurulmalı, teşhir olunmalıdır.
Fikirlerin hazırlanması.
Fikirlerin hazırlanması. Ve milletçe mal edilmesi...
İhtilâl adını verdiğimiz yeniliklerin uygulama alanını kolaylıkla bulabilmeleri
için, fikirlerin hazırlanması pek yerinde bir şey olur.
Bu ne kadar iyi hazırlanmış ise, başarı da o ölçüde çabuk ve esaslı olur.
Çünkü bu suretle, gelmekte olan yeniliği millet kendine mal etmiş bulunur. Ona inanla
sarılmış olur. İnan milletin moralinde yer aldıktan sonra, yenilik kendine lâzım
olan kuvvetin en büyüğünü kazanır.
Bu hususa önem vermeyen veya vermeye vakit bulmayan yenilik hareketleri zorluklara,
büyük güçlüklere uğrar. Hele zamanı da kollıyamamışlar ise, düşmek bunlara
mükadderdir.
Fransız İhtilâli ve fikirler
1789 Fransız İhtilâli'nin birkaç defa sürçmesine rağmen en nihayet
tutunmasında, hazırlanmış olan fikirler en büyük rolü oynamıştır.
Voltaire'lerin piyesleri, filozofi yazıları, hattâ Rasine'lerin, Kornelle'lerin
vatanperverane piyesleri ve nihayet Rousseau'ların hattâ Montesquieu'lerin eserleri ve
Fransız ansiklopedisi, İhtilâlin düşününü (fikriyatını) hazırlamaya yardım
etmiş olduklarını kim inkâr edebilir?
Şey Bedreddin İhtilâl
Düşünü (fikriyatı) yeter derece hazırlanmayan ve zamanını
kollayamadıklarından düşen İhtilâller arasında bizim Şeyh Bedreddin hareketini
kaydetmek pek yerinde bir şey olur. Gerçi Bedreddin, zamanını tam kolladı.
Saltanatın en zayıf bir gününde İhtilâl patlak verdi. Fakat İhtilâlin fikriyatı
aydınlarca benimsenmiş değildi.
Paris komünü ve Rus İhtilâli
K. Marx, 1871 Paris Komünü hareketinin düşüş sebepleri başında bilhassa
zamanın uygunsuzluğunu kaydeder.
1917 Rus İhtilâli'nde, halkçı edebiyatın, başta Maksim Gorki ve Tolstoy gibi
mistikler olduğu halde, en büyük rolü oynadığında ve hazırlandığı şüphe
yoktur. Şair, tarihçi ve düşünürleri bir yana bırakıyorum.
Türk İhtilâli
1918'de başlayan Türk İhtilâli de bilhassa aydınları bakımından fikriyatsız
değildir.
1839 Tanzimatı ve buna ön gelen düşünce; meselâ, Mustafa Reşit Paşa ve onun
okulu.
1876 Mithat Paşa meşrutiyeti ve bunun edebiyatını yapan Namık Kemal, Abdülhak
Hamit, Şinasi, Ebuzziya, Edebiyatı Cedide okulunun Batılı fikirleri yayması.
Sonra 1908 meşrutiyetini takip eden Batılı fikir hareketlerinin 1919 Cumhuriyet
İhtilâlini hazırladıklarında, onu beslediklerinde şüphe yoktur (1).
Demek oluyor ki, 1919 İhtilâli arkasında aşağı yukarı bir asırlık kültüre
dayanıyordu.
İstiklâl savaşlarının ardı sıra Türkiye'nin en modern kurumlara kolaylıkla
alışmasında şüphe yok ki bu kültür büyük âmil oldu.
Ek: XX
Türk İhtilâli'ni tutunma sebepleri
Türk İhtilâli'ni hazırlayan ve tutunduran sebepler:
Türk İhtilâli'nin sebeplerinı kısaca, küçük bir çerçeve içinde toplamak
mümkündür. Fakat burada kaydedeceğimiz esaslar, gelişi güzel şeyler değildir.
Thèophile Lavall´e'nin düşüncesi
Theophile Lavall´e'nin, Türkiye Tarihi'ni başlangıcında der ki.
''Doğuda bugün cereyan etmekte olan olaylar, dünyanın bu kısmını harekete
getiren ve birkaç asırdır sürmekte olan İhtilâllerin arkası ve verimidirler (1).
Yazar, bu satırları 1859'da yazıyordu. Ve 1839 Gülhane Hattı hümayunu, 1856
Islahat Fermanı sonunda Türkiye'de meydana gelen yenileklere işaret ediyordu.
Atatürk İhtilâli'nin ifadesi
Biz, Atatürk İhtilâli'yle onun tutunma sebeplerini ne ile açıklar ve ifade
edebilirz?
Şüphe yok ki, dünya İhtilâlleri içinde büyük bir özelliği olan son Türk
İhtilâli, gelişigüzel sebeplerin bir verimi değildir. Buna ön gelen, ekte
söylediğimiz gibi, bu İhtilâlin ve verimi olan yeni kurumların sebepleri, arkamızda
kalan asırlardır. Ve hiç değilse üç asırdır.
Tanzimat ve Islahat Fermanı
Tanzimat ve Islahat Fermanı inkılâpları şu durumun ürünüdür:
1. Derebeylik ve bunu takip eden eşkıyalık.
Can, ırz, mal güveni yoktu. En âdi eşkıya, ta padişahına kadar, herkesin
canında, ırzında, malında sahip olmak hak ve yetkisini kendinde buluyordu. Osmanlı
tarihine dair yazılan bütün eserler, resmî ve gayri resmî, bu hususu
doğrulamaktadır.
Naima, Âta, Cevdet Paşa, Ebul Faruk gibi tarihler.
2) Mezhep anlaşmazlıkları.
Sünnilik, Alevi'lik ve kökleri bunlara bağlı bir çok tarikatları İslâm unsuru
arasında müthiş bir geçimsizlik nedeni oluyordu. Millet, padişahına kadar, resmen
Sünni idi. Ve Sünnilikten gayri İslâm mezhep ve tarikatlarını gâvurlukla, küfürle
töhmet altında bulunduruyordu. Ayaklanmalar ve bastırmalar birbirini kovalıyor, kan
gövdeyi götürüyordu. Kurtulmak isteyenler şehirleri boşaltıyor, dağlara
sığınıyor ve bu suretle yeni yeni eşkıyalık ocakları kuruluyordu. Cumhuriyet
devrinde tepelenen Dersim İsyanı bile eski rejimin son izlerinden birisidir. Bir cümle
ile durumu belirtmek gerekirse, denebilir ki, vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti
yoktu.
Bu yüzden İslâm, hatta Türk unsuru arasında bile derin bir ayrılık vardı.
Alevîlik, Sünnîlik gibi (1).
3. İslâmlarla Hristiyanlar arasında din anlaşmazlığı vardı. Rahipler, bunu
İslâmlara karşı çok istismar ettiler. Ve bu hal Osmanlı İmparatorluğunda dirlik
vermeyen bir kargaşalık kaynağı oldu.
4. İsyanlar.
Türkten başka unsurlar; Arap, Arnavut, Bulgar, Sırp, Rum, Romen, lâfı kısası
imparatorluğu meydana getiren bütün unsurların önü ardı gelmeyen ayrılık
isyanları, Türk'ü son derece yorgun düşürüyordu. Bunlara bir de saraya karşı
Türk Celâli isyanları eklendi (1).
5. Yine önü arkası gelmeyen dış savaşlar imparatorluğu parça parça koparıyor.
Bütün bu felâketler yine Türkün sırtına yükleniyordu.
6. Eski devlet örgütlerinin dejenere olması, ekonomik, sosyal, siyasal bakımlardan
yeni zamanların gerekimlerini karşılayamaması.
Bu yolda verilmiş lâhiyalar, ileri sürülmüş düşünceler bu hakikati pek güzel
ortaya koymaktadır (2).
7. Vergi alınmasındaki zülumler, angaryalar.
8. Sefer (savaş) ilânında halkın boyuna soygun ve talanlara uğraması.
9) İdaredeki karışıklık, rüşvet ve irtikâp halkı devletten o kadar soğuttu
ki: Allah mahkemeye düşürmesin... Beylik çeşmeden su bile içme sözleri mesel oldu.
Tanzimatı ilân eden Gülhane Hattıhümayunu ve Islahat fermanı bütün
kaydettiğimiz bu yolsuzlukları gerçeklendiren belgelerdir.
Ve bütün bunlardan dolayı Tanzimat ve onu takip eden Islahat fermanı yeni kurumllar
vücude getirdi.
Mithat Paşa 93 anayasasıyla Tanzimat ve Islahat fermanının getirdiklerini
fazlasıyla kanun haline koydu. Ve devlet işlerinde millet gözetlemesini getirdi.
Osmanlı-Rus seferinden sonra II. Abdülhamit'in hükûmet darbesi, uğraşıla
uğraşıla vücuda getirilen bu yenilikleri yok etti. Ve bu dehşetli kaytaklığı
korkunç bir baskı takip eyledi. Otuz üç yıl sürdü. İç ve dış dertler Türk
unsurunu ve Türk vatanını o kadar zayıf düşürdü ki, 10 Temmuz 1908 İhtilâli bile
Osmanlı İmparatorluğunu bekleyen fecî sonucu önleyemedi.
10 Temmuz 1908 İhtilâli tam manasiyla bir Orta Çağ devleti teslim almıştı.
Bütün kurumlarıyla, dejenere olmuş bir Orta Çağ devleti.
Bu İhtilâli takip eden, 1914-18 Dünya Savaşı imparatorluğu bekleyen sonucu
hızlandırdı.
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması o kadar korkunç ve tehlikeli oldu ki, az
kalsın Türklüğü de beraber sürükleyecekti.
Atatürk İhtilâli - Nitti ve Hitler.
İşte o vakit, eski İtalyan Başvekillerinden Nitti'nin dediği gibi, dünyanın en
büyük ayaklanmalarından biri oldu (1).
Bu hareket yine Hitler'in güzel ifadesıyla tekrarlayalım; ''Bu ayaklanma Türk
ulusunun, mazlum milletlere muhteşem bir örnek olan heybetli direnişi idi, ki,
başında Atatürk bulunuyordu'' (2).
Bizce bu ayaklanmanın sebepleri iki bakımdan mütalâ olunabilirler.
1. Dış tehlike.
2. İç tasfiye zarureti.
Dış tehlike, Batı Türklüğünü ve Batı Türklerinin vatanını tehdit ediyordu.
Düşmanlar ta vatanın bağırına dayanmışlar, Sakarya önlerine kadar
sarkmışlardı.
İç tasfiye, bu defa radikal olacaktı. Hilâfet ve saltanat kurumları atılacak,
mutlaka yıkılacak ve en modern anlamıyla, ekonomik, sosyal, siyasal bakımlardan
asrımızın gereğine uygun millî bir Türk Cumhuriyeti kurulacaktı.. Bunu zorlıyan
sebep; Ek: XVII de kaydedildi.
Görülüyor ki, son Türk İhtilâli, akla esiveren bir kapris eseri değildir.
Geçmişin ekonomik, sosyal siyasal sebeplerine dayanan ve mânasını tarihî kaderden
alan bir harekettir.
Bu bahiste, önemli noktalardan birisi şudur:
Son İhtilâlin başarı sebepleri
Bu kadar radikal bir yenilik, yeni Fransız ansiklopedisinde (1) denildiği gibi, bir
çok Avrupa memleketine üstün olan bu yenilik, daha düne kadar Orta Çağ kurumlarıyla
idare edilmeye alışmış bir millette, Türk milletinde nasıl tutunabildi?
Avrupalıların ve bizde aydın geçinen tatlı su frengi kafalıların anlayamadığı
da budur.
Bunlara göz yumabiliriz. Bunlar Türk milletini ve Türk tarihini anlamamışlardır.
Ve anlayamayacaklardır.
Burada ileri sürülen sorunun karşılığı şudur:
Türk milletinin her milletten üstün bir geçmişi vardır. Bu zengin gelenekler, bu
zengin anekdotlar onu görgüce, ruhca her zaman ve her vakit yüksek ve zengin
tutmuştur. Büyüklüğe alışkın bir millet küçüklük içinde yaşayamazdı.Tıpkı
gün görmüş büyük yaşamaya alışmış bir insan gibi. ''Böyle insanlar fakir de
düşseler, ruhî asâletlerini, karakterlerini daima muhafaza ederler. Yeni, büyük bir
durum içine girince şaşırmazlar.
Namık Kemal bu hakikati ne güzel ifade etmiştir:
''Fakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma.
Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadrü kıymetten.''
İşte son Atatürk İhtilâli'nin getirdiği en modern kurumlar karşısında Türk
milletinin durumu budur. Yeni kurumları Türk milletinin bu hasleti, soyluluğudur ki,
yadırgamadı. Onları her vakit benimsedi (1).
Biz Türk milletininin bu durumunu şu suretle de sembolize edebiliriz:
Hakir düşmüş, fakat asil, görgülü, terbiyeli bir adam düşünelim. Ve yine
görgüsü kıt, terbiyesi eksik, sonradan görmüş diğer birini düşünelim.
Bunlar büyük, muhteşem, resmî bir ziyafete davetlidirler. Göreceksiniz ki,
sonradan görmüş milyoner zengin, frakını giymesini, silindir sapkasını tutmasını
bilmeyecek, salona girerken telâşa kapılacak, nihayet şaşkınlıktan ev sahibinin
elini sıkarken ayağı halıya takılacak, yüzüstü kapanacaktır. Herkese gülünç
olacaktır. Görgülü soyluya gelince, eski, fakat tertemiz elbisesini kendisine
yakıştırmasını bilecek, sonra da mütavazi ve fakat vakur durumu herkesi imrendirecek
ve muhteşem yer ona asla yabancı gelmeyecek, pek tabiî görünecektir.
Bu tabloya hâkim olan psikoloji, olduğu gibi Türk milletine uymaktadır.
En aşağı elli asır dünya tarihinin mukadderatında söz söylemiş bir millete,
Türk ulusuna Atatürk İhtilâli'nin yenilikleri ağır gelemezdi. Vaktiyle buna
olamazdı diyenler, şimdi de hayretlere düşenler, önce, Türk milletinin kim olduğunu
ve tarihinin mânasını anlamaya çalışmalı ve öğrenmelidirler.