Joşero ne diyor?
Joşero da Kabakçı kaytaklığına dair düşüncelerini şöyle anlatır (1):
''II. Selim'in gözü doymaz şeyhülislâmı Avrupa fikirlerinin memlekete girdiğini
istemiyordu. Ulemanın bilim ve tekniğe ait hakikatlere dayanamayan ve İslâm
kurallarının bozulmuş şeklinde ibaret olan bilgilerinin bunların önünde
eriyeceğini, yok olacağını ve bu suretle ulema otoritesinin hiçe ineceğini
biliyordu. Bu suretle III. Selim'e büyük bir düşmanlık besliyordu. Artık Topal Ata
ile Köse Musa el ele vermişlerdi. Osmanlı devletini uygar kurumlardan yoksun
ediyorlardı.
Kaytaklık ne kazanacaktı?
Topal Ata, ulema otoritesini, yeni bilimlerle kırmak isteyen III. Selim'in tahttan
indirilmesini istiyor, Köse Musa da, yeni bir hükümdar idaresinde kendi etkisini
arttırarak daha serbest büyük servetler elde edebilmek için rakiplerini ortadan
kaldırmayı arzu ediyordu.''
İşte kaytaklığın içyüzü bu idi. Zaten bütün kaytaklıkların içyüzleri
birdir: Menfaat.
Kabakcı Mustafa ve Aygır İmam bu emellerin yapılmasına araçtı. Bunlar da,
ayaktaşları da kese dolusu altınlar alıyor ve rütbelere kavuşuyorlardı.
Topal Ata ile Köse Musa, el altından boyuna yeniçeriyi kışkırtıyorlardı.
''Nizam Cedit askerini ihdastan maksat yeniçerileri kaldırmaktır. Padişah cuma
selâmlığına Nizamı Cedit ile çıkacak. Bize Nizamı Cedit ne gerek, biz keçeye
kılıç çalar, destiye kurşun atarız.'' Velvele ve propagandaları İstanbul
sokaklarına yayılıyordu.
Halkın cehaleti bu yıkıcı propagandanın geçerli olmasına yardım ediyordu.
Böylelikle uzun zamandan beri büyük emekler harcıyarak vücuda getirilen yenilikler
bir anda yok edildi.
Kıymetli devlet adamları öldürüldü. Yüksek mektepler kapatıldı. Yabancı
hocalar kovuldu. Yapılmadık yıkım bırakılmadı.
Sonra, vaktiyle bütün yeniliklere taraftar olan Topal Ata, katillere ve eşkıya
hesabına utanmadan bir de genel af çıkardı. Ve III. Selim'in yerine gelen IV. Mustafa,
bunu imzaladı.
Sureti şudur:
Kaytakların affı
''Bazı dur endiş olmayanlar hidematı devleti âliyede nizamı cedit tabiriyle misli
na mesbuk ve bidatı azîme ve iradı cedit namile mezalimi kesire ihdas ve neticesi ancak
celbi menafi ve icrayı şenaatlerine inbias ile her biri ebnıye ve elbise ve kâffei
umurlarını kefereyi taklitten başka devleti âliyeyi dahi düveli nasara kavaidine irca
ve ol veçhile âmmei nası izrar...'' ettikleri beyan olunuyordu.
Sonra: ''Ocağı âmire ağaları ve neferatı mücerrret ıslahı âlem niyeti
halisaşıyla kıyam ve bilcümle ulemayı âlâm ricali devleti âliyeden sari erkânı
sadakat ittisamı ittifak ve eytan ve mucibi şeri ve kanun üzere Hüdavendikâr sabık
müşarilleyh hazretlerinden kati rişte'' ettikleri anlaşılıyordu.
Topal Ata, bu genel af ile eşkıyalığı, zorbalığı, vatan, millet
öldürücülüğünü yalnız affa lâyık kılmıyor, fakat bütün bunları şeriat
namına haklı olarak kabul ediyordu.
Madam Rolan
Madam Rolan, başını giyotine uzatırken:
''Ah hürriyet, senin adına ne cinayetler irtikâp olunuyor!'' demişti.
Biz de, bu manzara karşısında:
''Zavallı şeriat, pespayelerin elinde nelere, ne facialara âlet oldun!''
diyebiliriz.
Kaytaklığı önleyecek çarelerin başında halkın aydınlatılması işi gelir. Bu
iş, eğitimin yayılması, ilerlemesidir. Aydın, halk kaytaklığın yardımcısı
olmaz. Kabakçı'nın Patrona Halil'in, Derviş Vahdeti'nin, Şeyh Sait'in ardı sıra
koşan halk, iyiyi kötüyü ayırt edemeyecek kadar zavallı idi.
Şu da kayda değer ki:
Halkın seviyesi ne olursa olsun, yeniliği yapanlar, yeniliğe taraftar ve eskiliğe
karşı propagandayı asla ihmal etmemelidirler.
Kaytaklığın şefleri
Kaytaklık, aman vermeden tepelenmelidir. Ve tepeleme ameliyesi kaytaklığın
şeflerini bir ayak evvel imha ile başlamalıdır. Bu ne kadar erken yapılırsa başarı
o kadar çabuk elde edilir.
Şeflerden maksadım, kaytaklığı gizli ve açıktan idare edenlerdir. Patrona,
Kabakçı Mustafa, Şeyh Sait kaytaklıklarında bu rol yerine getirildi.
Meselâ:
İlk iş olarak Kabakçı'nın kellesi koparıldı. Ve kaytaklık derhal başından
vurulmuş gibi yere serildi. Alâmdar ordusu İstanbul'a girdiği zaman savaşa lüzum
kalmamıştı. O, kaytaklığın cesedi üzerinde yürüdü.
Bunun bir faydası da, iyiyi, kötüyü ayırt etmekten âciz insanların kanına
girmemektir. Ele başılar iş başında kaldıkça direnme artar ve kan dökülmesine yol
açar. Bunlar ortadan kaldırılınca etrafları da çil yavrusu gibi dağılır. Ve bu
yalnız kaytaklıkta değil, her harekette böyledir.
Meselâ:
İhtilâli başarılı kılmak için, şefleri her türlü tehlikeden korumak en başta
gelen ödevlerdendir.
Kabakçı Mustafa vak'asına ön gelen Patrona Halil kaytaklığını kışkırtanlar
da hocalar idi. Bunların yapıcı âletleri de yine Yeniçerilerdi. Onların da gûya
şeriatla görülecek davaları vardı.
Patrona kaytaklığı
Bu kaytaklığın gizli nedenlerinin başında, İspirizade ile İstanbul kadısı
Arnavud Zülalî Hasan Efendi bulunuyordu. Çarşı tellâlı Patrona, Muslu, Arnavut
kahveci Ali bunların plânlarını uygulamaya memur idiler. Nevşehirli İbrahim Paşa
memleketin onarıman başlamış, mektepler açarak maarifin yayılmasına koyulmuş,
Nizamı Cedit ordusunu yetiştirmeye çalışıyordu. Her alanda bir yenilik
görülüyordu. Bu yenilikler her sınıfın üstünde tutulan molla sınıfının işine
gelmiyordu. Çünkü mevkileri sarsılıyordu. Yaşayabilmeleri, hüküm sürmeleri için
eskiliğin kalması gerekti. Ahalinin büyük tabakası ise mutlak bir baskının ve
fakirliğin içinde yüzüyordu. Herhangi bir kaytaklık onlara yağma, çapul imkânını
bahşediyordu. Bu bakımdan bu yobaz softalar ''Şeriat elden gidiyor! şeriat isteruk!''
naralarıyla halkı ve orduyu kolaylıkla ele geçiriyorlardı.
Osmanlı tarihinde Patrona Halil İsyanı adını taşıyan ve III. Ahmet'in tahtından
indirilmesine ve damadı Nevşehirli İbrahim Paşa ile daha pek çok seçkin devlet
adamlarının ölümlerine sebep olan feci vakaları da bu etkenler vücuda getirdi.
O zaman vilâyetlere gönderilen tebliğde şöyle deniliyordu:
Patrona kaytaklığına dair resmi tebliğ
''Vak'ai Sultan Ahmed Han ve cülûsu Sultan Mahmud Han Hazretlerinin keyfiyyeti, ne
güne vaki olduğu mü'şir Devleti Aliyyeden gelen kaimenin suretidir:
İşbu bin yüz kırk üç senesi mahı Rabiülevvelinde revafızı Acemin istilâ
eylediği Memaliki İran ve Turan taraflarından kulağı maktu bir şahıs gelüp ve
tebdili kıyafetle hafıyyeten şehri İstanbula duhul ve keştü güzar eyleyüp
Yeniçeri Odalarına ve hamamlara uğrayub revafızın aldığı kal'alerin Hattı
Hümayun ile verildiğin ve derununda bulunan ehli İslâmın bazısın kırub ve
bazısının burun ve kulakların ve bazı âzâların kat ve bazılarının bögürlerin
şak ve iki ellerin böğürlerine idhal eylediklerin ve etfali müslimini endahtei heva
ve inerken kılıç ve harbe ile urub helâk eylediklerin ihbar ve iştikâya ve üç
sefine memlû yaralılar gelüriken Devleti Aliye tarafından âdemler irsal ve gemi
sahiplerine behaları verilüb ve gemileri deldirilüb ve reisleri filuka ile firar ve
derunu sefayinde olan ehli İslâm garkai bahri rahmet oldukların Yeniçeri tayifesine ve
hamamda olan Arnavud ve Boşnaklara ifade ve sizde gayredi dîni mübin yok mudur didikde
kendüye ancak on altı nefer kimesne mütabaat eyliyüb ve mahı mezburun on beşince
hamis günü kuşluk vaktinde Parmak kapu kurbinde bayrak kaldırub ve Patrona Halil
kapudan nam kimesne reisleri olup ol mahalden nârei Allah Allah ile bedestana yüriyüb
bedestan ve sair dükkânları kapaddırdılar. Beru canibden Yeniçeri Ağasını
kolundan tutub kaçırdılar. Üç yüz miktarı kimesne sadayi azîm ile Ağa kapusına
vardı ve zindanı kurub mahbusları ihrac ve badehu Etmeydanında me'yus ve medhuş
oldular. Bu haberi dehşet eser şevketlû Sultan Ahmed Han Hazretlerine arz olundukda
cuma gicesi Vezir İbrahim Paşa ve kethüdası Mehmed Kethüda ve Kapudan Kaymak Mustafa
Paşayı ve sair vüzera ve Yeniçeri Ağasını ve ricali devlet ve şeyhülislâm ve
ulema ve sulehayı Sarayı Hümayuna alup kapandılar. Nihayet sabah olub Vezir İbrahim
Paşa Babı Hümayun üzerine Sancakı resullullahı diküb ve ümmeti İslâm sancak
altına gelsün deyu davet eylediklerinde kimesne gitmeyüb ve tersaneye âdemler
gönderüb levendatı davet itdiklerinde anlar dahi ademi icabet idüb ve Etmeydanında
olan eşhas ol gün Yeniçeri Odalarına varup Birinci cemaatin kazanın ve bayragın
ihraç ve Yeniçeri Ağası ve Kul Kethüdası ve Cebeci başı ve Nakip nasb idüb ve
Nirza zadeyi getürüb şeyhülislam eylediler. Ve sipahi pazarın kırub cümle
silâhlârın alub ve serden geçdi ağaların davet ve ol gün müçtemi olan eşhas otuz
binden mütecaviz oldu. Ve münadilere şöyle nida itdirdiler ki ekmekci ve bakkal ve
kasab ve manav dükkânların açub herkes işine meşğul olsun. Ehli ırza taarruz
olunmaz. Ve kefere ve yahud tayifesi evlerinden çıkmayub ve gece ahzolunan katlolunmak
üzre her mahalleye kolluklar vaz ve gicelerde tutulan yağmacı tayifesin Etmeydanına
getürüb katleylediler. Beru canibden Şevketlû Sultan Ahmet Han Hazretleri tarafından
Etmeydanına Hasekiler irsal ve muradınız nedir deyu sual eyledikde veziri ve
kethüdasını ve kapudan paşayı istemeyüz Şevketlû Padişahımızdan hoşnuduz deyu
cevap eylediler. Ol gice ki pazar gicesidir. Hadice Sultan saraya varub karındaşı
Sultan Ahmed Han Hazretlerine bazı nasihatler ve kulun istemediklerini vir deyu cevab ve
pendüilhah itmekle ol gice Vezir İbrahim Paşayı ve kethüdasını ve kapudan paşayı
boğup ve irtesi gün arabaya vaz ve Etmeydanına gönderdi. Çün vucudları Et
meydanına geldi. Vezir kethüdasını ve kapudan paşayı Etmeydanında salb ve veziri
bilemeyüb kürkcü başıya teşbih itmelerile ve cümleye iştibah gelmekle veziri
boğazından at kuyruğuna bağlayub ve sürüyüb Divanyolundan Babı Hümayuna getürüb
bırakdılar. Ve lâşesi yedi sekiz gün miktarı Babı Hümayunda şöyle yatub şehmü
lâhmın kilabişehir eklidüb vücudu bir kafes kaldı. Ve oradan yine sadayı Allah
Allah ile Etmeydanına avdet ve yetmiş binden mütecaviz asker cem oldu. Bu canibde
Sultan Ahmed Han Hazretleri halkın bu cins etvar ve harekâtlarından muradları nedir
deyi sual ve âdem gönderdikde meydanı lâhimde olan asker Padişahı dahi istemeyüz
Sultan Mahmud han Hazretlerini isterüz deyu cevab ve tezkere tahrir ve irsal itmelerile
pazarirtesi gicesi saat dörtde iken sultan Mahmut Hazretlerini kafesten ihrac ve yanına
getürüb vafır nasihatler idüb ve şehzadelere elin öpdürüb ve kendüye emanet
eylediğinden sonra Sultan Mahmud Han Hazretlerin tahta geçürüb ve kendisü âzimi
canibi kafes oldu. Fi 15 Ra 1143 (1730)'' (1).
Fakat bütün kaytaklıklarda olduğu gibi Patrona Halil'inki de çok sürmedi.
Ceplerini dolduran eşkıyadan ve şeriatı âlet ederek menfaatlerini koruyan hocalardan
hesap sorma günü geldi.
Patrona nasıl öldürüldü?
Sarayda tertip edilen bir komploda eşkıyanın başı Patrona 17. bölük zabiti Halil
Ağanın eliyle katlolundu.
Bu sırada Patrona'ya sözde vezir hil-atı giydirilecek ve Rumeli Beylerbeyisi beratı
verilecekti. Eşkıya pervasızca bunu Revan köşkünde bekliyordu.
17. Bölük zabiti Halil Ağa elinde palasıyla, köşkün kapısına gelince:
''Yeniçeri Ağası olacak herif nerede?''
Diye bağırdı. Ve içeri girdi.
Durumun ne olduğunu anlayan Patrona, silâhına sarılmak istediyse de bir pala
vuruşuyla kolu parçalandı. Yere düşürüldü. Boğazlandı ve kapı dışarı
sürüklendi.
Arkadaşı Muslu ile kahveci Arnavut Ali'nin işleri aslanhanede görülmüştü.
Eşkıyanın bunlardan sonra ileri gelenlerinin de birer birer haklarından gelindi.
Üst tarafı çil yavrusu gibi dağıldı.
Yobaz hocalar birer birer tutularak imparatorluğun muhtelif yerlerine sürüldüler.
(1)
Yeniliği, kaytaklık takip etse bile, ileri fikirlerin verimleri tohum bırakırlar ve
günün birinde yetişirler ve içlerinde kaytaklık boğulur.
İhtilâlcilerin sakınacakları cihet
XVIII. asrın başlangıcında Türkiye'de yenilik yapmak isteyenlerin, meselâ III.
Ahmet'in Nevşehirli İbrahim Paşanın ve bunlara yar olanların tek kusurları sefahata
fazla düşmeleridir. Kâğıthane âlemleri, namus erbabına taarruz, tecavüz, içki
vesaire, aleyhlerinde yapılan propagandalara kıymet verdirdi. Ve kendilerini
çekemeyenlerin kolaylıkla halkı ayaklandırmalarına vesile oldu.
Yoksa devlet ileri gelenleri hırsız değildirler (1). Millet ve vatansever
kişilerdi. Ama maiyetleri hırsızdı.
Eserlerini başarılı kılmak isteyen İhtilâl şefleri, bu gibi hafifliklerden
mutlak surette sakınmak zorundadırlar.
Ek: XII
Kin ve Kıskançlık
Kin ve kıskançlık, çekemezlilik yalnız İhtilâllerin başarıya ulaşmasında bir
engel değil, fakat özellikle bizim Osmanlı İmparatorluğu tarihinde en kemirici bir
mikrop olmuştur.
Zaman oldu ki, devleti idare edecek devlet adamı bulunamadı. Ya doğrudan doğruya
padişah tarafından yahut çekemeyenlerin kötülükleri yüzünden devlet büyükleri
yok edildi.
Meselâ:
Sokullu Mehmed Paşanın III. Murat'ın kininden, Hanya fatihi Yusuf Paşanın kürk
getirmemesinden, padişahın huzurunda; Tarhuncu Ahmet Paşanın devletin bütçesini
hazırlaması ve hesapları meydana koyması yüzünden, sarı defterdar Ahmet Paşanın
memleketin ahvaline dair lâyiha vermesinden, Alemdar Mustafa Paşanın II. Mahmut
tarafından haset edilmesinden dolayı katledilmeleri facialarını bu sırada anabiliriz.
I. Abdülmecid bile Koca Reşit Paşayı azlettiği zaman bir ''Oh!'' çekmiştir!
Osmanlı tarihinin daha gerilerine de gidebiliriz.
Meselâ:
Fatih'in Halil Paşayı öldürmesine, büyük Çandarlılar ocağını söndürmesine
ne sebep gösterilebilir?
Hiç!..
Bu haller ancak, kinle, hasetle ifade olunabilir.
Ve bu hal, zaman geldi o kadar revaç buldu ki, devlet adamları arasında fazilet
değil, rakibi yok etmenin en keser kılıcı haset oldu. Onu imha ettirmek oldu. Bu
suretle devlet nice büyük adamlarından yoksun kaldı. Farkına varılmıyordu ki,
değerli bir devlet adamını öldürmek yahut işten uzaklaştırmak, unutturmaya
çalışmak devlete, millete kıymak demekti. Böylelikle devlete de kıyılmış
oluyordu. Bunu yapanlar cinayetlerin en büyüğünü işliyorlardı. En azılı
katillerdi.
Devlet işlerinde rekabet, ancak fazilet ile, rakipten daha fazla iş başarmakla
yapılmalıdır... Yalnız devlet işlerinde değil, fakat her iş de böyle olmalıdır.
Rakip kuvvetli ise, işinin ehli ise devlete faydalı olacaksa, şahsî düşmanlık da
olsa, alanı ona bırakmak ahlâk sahibi olan, vatan sever, milliyet sever insanların
niteliği olmalıdır.
Bismark, ara sıra, istifaya kalktıkça, Almanya imparatoru onu sevmemekle beraber;
''Sen gidersen ben ne yaparım?''
Diye ricada bulunur, başvekillikte tutarmış!
İşte bu Bismark'tır ki, 1870-1871 Savaşı sonunda Alman birliğini yarattı.
Mimar Mehmed Ağa'nın katli
Hatırıma gelmişken şu hazin vakayı da anmadan geçemiyeceğim.
Sultan Ahmet Camisini yapan Mehmet Ağa eserini bitirdikten sonra katledilmiştir (1).
Sebebini biliyor musunuz?
Bilmeyenlerinize ben anlatayım.
Koca mimarın çapına varamayanlar, onu padişaha şikâyet etmişler.
Galata'da meyhane yapıyor! demişler ve öldürtmüşler.
Alçaklığın dehşetine bakınız!
Bu suretle Türk mimarisi, hattâ insanlık mimarisi en büyük bir şefinden yoksun
kılınmış oluyordu.
Mehmet Ağa yaşasıydı, kimbilir daha ne şaheserler verecek, dehasına dünyayı
imrendirecekti!
Tarihimizin bu büyük yarasını saracaklar, devlete, millete en büyük hizmeti
yapmış olacaklardır.
Devlet işlerinde şahsî kin yok, kıskanmak yok.
İş başı ehlinindir.
Ehil olan sevmediğimiz, hattâ şahsî düşmanımız da olsa, iş başı yine
onundur.
İki büyük şairimizin şu beyitleri ne kadar güzeldir.
Bâkî diyorki:
''İnsan odur ki ayine veş kalbi saf ola
Sinende neyler Adem kinei pelenk''
Abdülhak Hâmit der ki:
''İnsan edince kendi kemaliyle imtizaç''
''Tenzili kadrü ahare etmez ihtiyaç''
Ek: XIII
Belgrad Paşasının atı
''Rivayet ederler ki, Belgrad fatihi Mehmet Paşa, bir doru ata ziyade rağbet ve
ihtiram edermiş.
Benim refiki şefikim, gazalarda yoldaşımdır deyip, bunca seferler ve gazalarda o
ata süvar olurlarmış. At bir gün fevtolup, (ölüp) haberi paşaya vasıl oldukta
ağlayıp, mahsus atı kefinleyip, defneyledikten sonra, kabri üzerine kubbe bina edip ve
alâmeti bünyan etmekle çok ikram ederlermiş. Mehmet Paşa dahi, merhum oldukça,
Belgrat'ta atın civarında defnolunup vezirane kubbe inşa edilmiştir.'' (1)
Türklerde atlara hürmet ve sevgi gelenektir. (2)
Ek: XIV
Bedreddin'in mesleği
Şeyh Mahmud Bedreddini Simavi hakkında gözden geçirebildiğim kitapların hepsi bu
zatın mesleğinin vücut vahdettine varan bir nevi din sosyalizmi olduğunu ileri
sürmektedirler. (3)
Halbuki kıymetli tarihçilerimizden Mükerrimin Halil İnkılâp Müzesi Müdürü
Şemseddin Güneren, Simavlı Bedreddin'in böyle bir mesleğin saliki olmadığı
fikrindedirler. Bu zatlara göre şeyh, mutasavvıfadan olup vücut vahdetini kabul eden
bir bilgindir.
Namını taşıyan hareket dahi, bir sosyalist İhtilâli değil, o vaktin
yobazlarının hoş görmediği birtakım ilâhi görüşlerdir ki, bunlarla Bedreddin
taraftarları arasında kanlı çarpışmalarla sonuçlandı. Ve Hurucu alessultan,
sultanın otoritesine karşı koymak fetvasıyla Siroz'da asıldı..
Ben şahsen Mahmud Bedreddin'in okuduğum 'Varidat' adlı ve anlaşılması çok güç
kitabından, bu zatın vücut vahdetini benimsediğini anladımsa da, açıkça, sosyalist
olduğuna intikal edemedim. Bununla beraber, varlıkları, vücud vahdetine (vahdeti
vücud) dayandıranların sosyalist olmaları da pek uzak görülemez.
Ahmet Rasim ne diyor?
Nitekim Ahmet Rasim, Bedrettin ve taraftarının parolaları zevceler müstesna olmak
üzere:
''Benim evim senin evindir. Evimden evin gibi faydalanırsın'' diyor (1).
Jonkier'in anlattıkları
De la Jonkier'den:
''... Fakat müthiş bir tehlike Sultan I. Mehmet'i tehdit ediyordu. Geniş çapta bir
suikast hazırlanıyordu. Bu suikast az kalsın Osmanlı İmparatorluğunun akışını
değiştirecekti.
Bedreddin, bu çağın, bu en seçkin bilgini, hareketin ruhu idi. Bedreddin'in hukuka
ve felsefeye dair eserleri vardır. Musa Çelebi'nin kazaskerliğini yapmıştı.
Bedreddin hareketinin mahiyeti
Bedreddin hareketi şu özelliği gösterir ki, bu hareket dindarlar tarafından ortaya
konulmuş ve hürriyet, adalet esaslarına dayatılmıştır.
Koruyucusu Musa'nın ölümünden sonra Bedreddin, İznik'e sürülmüştü. Orada
mezhebini vaaza başladı. Kadınlar müstesna olmak üzere bütün mülkiyette mutlak bir
eşitlik öğretiyordu. Mühtedi Yahudi Torlak Kemal birçok dervişin başında Asya'yı
dolaştı ve yeni ıslahatçının sert ve ateşin bir taraftarı oldu.
Hürriyet ve adalet gibi yeni kelimeler karşısında; Hristiyanların, fakirlerin,
zulüm görmüşlerin yürekleri titredi ve heyecanla, hararetle yeni inanca sarıldılar.
Savaşlar
Bedreddin taraftarlarının artmasından kuşkuya düşen I. Mehmet, bunları
bastırmak istedi. Bulgaristan kralının mühtedi oğlu ve Samsun Valisi Sisman'ı
üzerlerine yürüttü. Sisman, Börklüce Mustafa'ya yenildi ve öldürüldü.
Zaferle sarhoş olan Bedreddin'in cesareti iki kat oldu. Kuran esaslarıyla ve islâm
kanunlarıyla taban tabana zıt görüşler ortaya koydu, Hristiyanlara da aynı Tanrı'ya
taptıklarını bildiriyordu.
Bu yenilik taraftarlarına karşı gönderilen ikinci bir ordu da fena halde bozuldu.
Yalnız sultanın tahtı değil, İslâm'ın bile varlığı tehlikeye düşmüştü. I.
Mehmet, bütün kuvvetlerini topladı ve Beyazıt Paşa kumandasında âsiler üzerine
gönderdi. İzmir yakınında Karaburun taraflarında meydana gelen büyük ve kesin bir
savaşta âsiler ezilerek dağıtıldılar. Mustafa esir düştü ve çok zalimane
işkenceler içinde öldürülmesine rağmen kanaatlarından asla feragat göstermedi.
Askerlerinden hiçbirisi af dilenmedi. Generallerinin verdiği yüksek örnekle coşan ve
taşan bunlar, ölümde yarış edercesine cellâtın satırına boyun uzatarak can
verdiler. Torlak Kemal, Manisa yakınında mağlup oldu. Bedreddin, Serez de hapsedildi.
Ve hepsi asıldı. 1416-1417'' (1).
Mehmet Murat ne diyor
Mehmet Murat Bey Jonquiere'in düşüncesini olduğu gibi kabul etmekte ve hatta
Bedreddin'in prensiplerini birer birer saydıktan sonra Timur'la Yıldırım arasında
olan Ankara Savaşı'ndan sonra memlekette birliği kurmak için ileri sürülmüş bir
plândı demektedir (2).
Yalnız Namık Kemal, Osmanlı tarihinde bu gibi saçma sapan kanaatları Bedreddin
gibi bir bilgine mal etmek bir hezeyandır fikrinde bulunuyor.
Bütün bu bilgilerden sonra işin en kestirme çözüm yolu, hükmü okurlara
bırakmaktır (3).
Ek: XV
Yeni rejimler arasında mukayese
Yeni rejimler içinde kısa bir mukayese.
Türk, Rus, Alman, İtalyan rejimleri içinde kısa bir mukayese, faydalı olacaktır.
Türk İhtilâli'nin neticesi olan reimin mahiyeti nedir?
Bu rejim nasıl ifade olunabilir.
Komünist miyiz?
Millî sosyalist miyiz?
Faşist miyiz?
Yoksa, klâsik demokrat mıyız?
Türk İhtilâli'nin verisi olan, yeni rejim, bunların hiçbirisi değildir. Bunların
hiçbirisiyle ifade olunamaz.
Kemalizm
Türk İhtilâli'nin verisi, sembolik altı ok içindedir ki, buna Kemalizm diyoruz ve
diyorlar.
1. Milliyetçilik.
2. Cumhuriyetçilik.
3. Lâiklik.
4. Halkçılık.
5. Devletçilik.
6. İnkılâpçılık.
Bu prensipler yeni rejimin anlamını verirler.
Komünizmin esasları
Komünizmi şu esaslar içinde toplayabiliriz:
1. Değer. (Kıymet=Valcur)
2. Değer artığı. (Fazla kıymet=La plus value).
3. Merkezleşme kanunu. (Temerküz kanunu=loi de concentration).
4. Tarihî maddecilik=Materialisme historique.
5. Serbest rekabet=Concurenco libre.
6. Sınıf kavgaları=Lutte des claces.
Millî sosyalistlik
Millî sosyalistlik = Nasyonal sosyalizm.
Bugünkü Alman rejiminin ifadesi olan bu meslek hakkında daha evvelki
sayfalarımızda açıklama yapıldı. Oraya müracaat.
Faşizmin ekonomik bakımdan korporasyon devletidir.. Programı ve izahatını diğer
sayfalarımızda vermiştik.
Kemalizm ve komünizm arasında ayrılık
Kemalizm komünizmden, şu bakımlardan ayrılır.
1. Kemalizm rejimi milliyetçidir.
Bunun anlamı kısaca şudur:
Her şey ve her şey önce Türk milleti içindir. İslâmlık, insanlık bundan sonra
gelir.
Komünizmde, teori olarak, Rus yoktur: Uluslar arasıdır.
Eski üç mısra ile bu iki rejimi birbirinden ayırt edebiliriz:
Komünizm:
''Vatanım ruyu zemin, milletim nevi beşer'' diyor.
Türk İhtilâli ise:
''Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.
''Sinem, özüm ateş ile doludur'' diyor (1).
2. Komünizm, bütün insanlığı bir rejim içine almak, komünist Federasyon halinde
yaşatmak davasını güder, emperyalizmin şekli değiştirilmiştir.
Türk İhtilâli; her millete bağımsızlık hakkını tanır.. Her millet kendi
kaderini istediği gibi tayine yetkilidir, prensibini benimsemiş, ne şekilde olursa
olsun emperyalizmi reddetmiştir.
3. Komünizm, proleter diktatörlüğüne dayanır. Türk rejimi, ne şekilde olursa
olsun diktatörülüğü reddeder.
4. Komünizm, ferde mülkiyet hakkını ve ekonomik alanda teşebbüs salâhiyetini
tanımaz. Fert yoktur, kanun vardır, der.
Türk rejimi, devletçiliği, devlet sosyalistliğini kabul etmekle beraber, ferde
mülkiyet hakkını ve ekonomik alanda iş görme yetkisi tanır.
Fert de var, toplum da.
Kemalizm ile komünizmin anlaştığı nokta devlet şeklidir ki, cumhuriyettir.
Kemalizm ve millî sosyalizmin ayrıldıkları - birleştikleri noktalar.
Millî sosyalzim (Alman rejimi).
1. Ekonomik bakımdan bu rejimle Türk rejimi arasında esasta fark yok gibidir. Her
ikisi de devlet sosyalistliğine dayanır. Mülkiyet hakkını ve ferdi tanırlar.
2. Türk ve Alman rejimleri her ikiside milliyetçi olmakla beraber, aralarında
küçücük bir fark vardır.
Alman rejimi, milliyetçilikte Raciste, yani ırkçıdır.
Türk rejimi ise, ırkçı değildir. Daha çok kana değil, kültüre ve dile önem
verir.
Bununla beraber, Atatürk büyük nutkunda ''Kanını taşıyandan başkasına inanma''
demiştir. Fakat bu tavsiye uygulamada, kültür, dil birliği halinde ortaya
çıkmıştır.
3. Türk rejimi, Alman rejiminden prensip itibarıyla şu bakımdan da ayrılır:
Millî sosyalizm, emperyalisttir. Türk rejimi bunu kabul etmek şöyle dursun,
esasından reddeder ve bu gibi temayülleri suç sayar.
4. Millî sosyalizm, Hitler diktatoryasıdır. Türk rejimi ferdî diktatörlüğü de
kabul etmez, ulus egemenliğine dayanır.
Kemalizmv e Faşizmin ayrıldıkları noktalar
Faşizm (İtalyan rejimi)
Bu devlet sistemi;
1. Diktatörlüktür. Türk rejimiyle bunda uyuşmaz.
2. Korporasyonlar devletidir. Kuvvetini buradan alır. Milleti bu kurumlar temsiller
eder. Türk rejiminde Millet kendi kendini temsil eder.
3. Emperyalisttir. Bu emel Türk rejiminde menfurdur.
Her bakımdan bu rejimle bizimki arasında benzerlik yoktur. Geri bir rejimdir. Orta
çağlar rejimidir.
4. Faşizm, hükümdarlığı kabul eder. Kemalizm, cumhuriyetçidir.
Komünizmin aksak tarafları
Bu rejimlerden hangisi isabetlidir?
Komünizmin asıl aksayan yanı, çok aşırı olmasındadır! O kadar aşırı ki,
yeryüzü ile anlaşamıyor! Tıpkı İsa peygamberin meşhur prensibi gibi:
''Sana bir tokat vurana yüzünün öbür tarafını çevir!''
Şüphe yok ki, bu esası herkes benimseseydi, yahut benimseyebilseydi, yeryüzünde
insanoğlu mutlak bir barışa kavuşurdu.
Moral ve maddî yönlerden, komünizm, insanoğluna mutlak bir eşitlik vaat
etmektedir. Bu tahakkuk edebilseydi, yahut daha doğrusu, insanoğlunun cibilliyeti buna
elverişli olsaydı, sefalet denilen nesne, ortadan kalkar, insanın insan tarafından
sömürülmesi, boğazlanması sona ererdi.
Nasıl ki, İsa çarmıha gerildi ve son nefesini orada bitirerek öğütlerinin
kurbanı oldu ise, bunun gibi, gerçekleşmesi kabil olmayan komünizm de, ya medeniyetin
ilerleyişini kurutacak, yahut da insanlığı yangınlar, yağmalar içinde iflâs
ettirecektir.
Değer nedir?
Komünizm: Değer=iştir... diyor (1).
Her ne kadar bazı şarlatanlar buna hayır diyorlarsa da bunda şüphe yoktur.
Ve meselâ inci, mercan, elmas, pırlanta vesair kıymetli maddeler için değil,
tabiatın ürünleridir. İş'in bunda rolü yoktur demekle bir şey ispat ettiklerini
sanmaktadırlar.
Halbuki K. Marx, böyle bir şey iddia etmemiştir.
O, tabiî değerden değil, sosyal değerden, değişme mubadele değerinden söz
etmiştir. Marx'a göre mubadele, değişme değerini yapan âmil iştir.
İnci, mercan denizin dibinde, pırlanta, elmas yer altında kaldıkça ne değer ifade
edebilirler? Bunlara değeri veren âmil, işçinin denizin dibinden inciyi çıkarması,
maden işçisinin yer altından elması sökmesi ve diğer işçilerin bunları yontarak,
temizleyerek, pazara, değişmeye arzetmeleridir ki, işte bu onlara değer kazandırır.
Şu halde iştir ki, bunlara değerlerini verir. İş, imdatlarına yetişmese idi, bunlar
deniz dibinde, toprak altında kalır ve hiçbir şey ifade etmezdi. Bu kadar uzaklara
gitmeye de lüzum yoktur. Sağılmayan bir koyunun sütü bir kıymet ifade eder mi? Ona
değer veren iştir. Çobanın, sağıcının ve nihayet pazara götürenin emekleridir
ki, sütü bir değer yapıyor.
Komünizm, bize, şu halde işin hakkını çalıyorlar, kaldırmayınız, veriniz
diyebilir.
Ve yine.
Değer artığı=Kıymet fazlası, işçinin kapitalist tarafından çalınan
emeğidir. Bunu kurtarmak lâzımdır, diyebilir.
Değer artığı
Değer artığı nedir?
K. Marx diyor ki (1).
İşçi ile patron arasında bir konuşma
Meselâ:
''Bir saati ele alalım: Bunu vücuda getirmek için, lâzım olan maddeleri patron
tedarik ediyor ve işçiye veriyor. İşçi, belli bir gündelikle bunu bir haftada yapıp
bitiriyor. Fakat patrona diyor ki:
Bunun malzemesi için ne sarfettinse verdiğin gündelikler de dahil olmak üzere
hattâ istersen %5 faiz de vereyim. Bu saati bana bırak, pazara ben arzedeyim.''
Patron buna muvafakat etmez...
Çünkü:
O, meselâ: malzeme için 40 lira. Gündelikçiye üçerden bir hafta için 21 lira
sarfetmiştir. 3 lira da faiz hakkı, eder; 64 lira. Halbuki patron saati 90 liraya
satacaktır. Ve bütün masrafları çıktıktan sonra 26 lira kazanacaktır. Bu havadan
kazandığı pay, işçinin emeğinin ürünüdür. Patron bunu çalmaktadır. Bütün
sosyal haksızlıklar burada gömülüdür.
Serbest, liberal ekonomik rejimin, bu hırsızlık, bu soygunculuk bir gereğidir.
Devletin, kanunun rolü
Böyle bir rejimde bütün devlet organizasyonları ve mekanizmaları patron denilen
hırsızın bekçileri, uşaklarıdır.
Her şeye kapital ve kapitalist hâkimdir. Hürriyet, adalet, müsavat hep onun
çıkarına çalışmaktadır.
Jandarma, polis, ordu onun menfaatlerini bekliyor... Tıpkı firavunlar ve feodalite
devirlerinde bütün bu kuvvetler nasıl ki firavunları ve derebeylerini beklediler,
onların çıkarlarına çalıştılarsa, şimdi de bunların yerine geçen kapitali ve
kapitalistleri beklemektedirler. Hakikatte değişmiş bir şey yoktur. Göz boyayan ana
kanunlar içinde değişen şekildir (1).
Ama diyeceksiniz ki, işine el vermiyorsa işçi çalışmasın ve kendisini
soydurmasın.
Bunu söylemek kolaydır. Fakat yapmak zordur. İşçi çalışmaktan başka ne
yapabilir ki? Çalışmazsa aç kalır.. Çoluk çocuğu perişan olur.
O istese de istemese de çalışacaktır.
Yine diyeceksiniz ki, patron bu malzemeyi meşru, haklı olarak babalarından miras
buldu. Yahut kendisi kazandı.
Elinden nasıl alalım? Kanunun tanıdığı bir hakkı, biz ne hakla şundan bundan
alabiliriz?
Fakat niçin unutuyorsunuz ki, patron, bu malzemeyi yahut bu sermayeyi babalarından
miras bulmuş ise bulduğu şeyler de, babalarına iş ve işçi tarafından
bahşolunmuştur. Eğer kendi kazancı ise, hırsızlık malı almış ve hırsız
olmuştur ve bu sermaye ile herkesi soymaya hazırlanmış veya başlamıştır. Hele şu
kanunlardan hiç bahsetmeyiniz. Çünkü hırsızlığın müeyyideleridir.''
Mutlak serbest rejim, serbest rekabet rejiminde, başka bir deyimle, liberal ekonomi
sisteminde bu tez akla gelebilir.
Fakat bizim deyimimizle devletçilikte, bilimsel terimiyle devlet sosyalistliğinde
ileri sürülebilir ve ayakta durabilir mi?
Hayır ve asla!
Bunu ispat edebilmek için önce devletçiliğin yahut devlet sosyalistliğinin ne
olduğunu bilmemiz lâzımdır.
Devlet sosyalizmi nedir?
Özel mülkiyeti tanıyan, fakat insanın insan tarafından sömürülmesini önlemek
ve millî kalkınmayı başarmak için devlete ekonomik işlerde kontrol ve teşebbüs hak
ve yetkilerini kabul eden bir sistemdir.
Devlet sosyalizmi, iki yönden mütalâ olunabilir.
1. Hafif şekli.
2. Mütekâmil şekli.
Paris hukuk fakültesi profesörü, modern ekonomistlerden, Hanri Truchy diyor ki (1):
''Devlet sosyalizması, Eisie Nach kongresinin beyannamesine göre, özel mülkiyetin
muhafazasına ve rekabet rejiminin korunmasına taraftardır. Bunların ifasını,
ekonomik selâmet için zorunlu saymaktadır. Fakat ekonomik düzende, büyük
suiistimaller mevcut olduğundan, devlet bunları cezalandırmakla yükümlüdür.
Çünkü devlet, insanlığın en büyük ahlâk kurumudur.''
Bu, devlet sosyalizminin hafif şeklidir.
Devlet sosyalizminin gelişmiş şekli hakkında da aynı zat şunları söylüyor.
Wagner ne diyor?
''Devlet sosyalizminin belli başlı temsilcilerinden olan Profesör Wagner, kürsü
sosyalizmasından başka hiçbir esas kabul etmez. Fakat daha cüretli tedbirler tavsiye
eder. Profesör Wagner, özel mülkiyet prensibini muhafaza etmekle beraber, müşterek
bir mülkiyetin kurulmanı ve özel ekonomi teşebbüslerde sıkı bir kontrol ister.''
Devlet, fiziyograsinin, liberal ekolün öğütlerine rağmen, ekonomi işlerine
karışmalı mıdır?
Bu karışma fayda yerine zarar vermez mi?
Lassal'ın cevabı
Buna, en susturucu karşılığı, Lassall vermektedir.
Diyor ki:
''Ekonomide, serbest rekabet sistemini mutlak olarak benimsemek fiziyograsiyi,
liberalizmi bütün prensipleriyle (laisser passer, laisser faire - bırakınız,
yapsınlar, bırakınız geçsinler) de olduğu gibi uygulamaya kalkışmak ve devletin
karışmasını asla kabul etmemek, bütün insanların eşit doğduklarına, eşit zekâ
ve eşit bilgiye, eşit kuvvete malik olduklarına inanmaktır.
Eğer hakikat bu olsaydı, devlet de, hükûmet de gereksiz olurdu. Denge
kendiliğinden kurulurdu.
Halbuki, hakikat bu değildir.
Hakikat, insanlar arasında kuvvetçe, zekâca, bilgice fark olduğudur. Bundan
dolayı, nasıl ki devlet, kuvvetlinin zayıfı ezmemesi için ceza kanunu ile
cezalandırmayı kendisine vazife edinmiş ise, edinmek mecburiyetinde kalmış ise,
ekonomik bakımdan da zayıfı sömüreni önlemesi, haksızılığa, soygunculuğa meydan
vermemesi zorunludur.''
Öyle ya.. Devlet bir tokat vuranı bile cezalandırıp dururken, kalın sermayeleriyle
binlerce ve binlerce insanı sömürenlere nasıl göz yumabilir?
İşte bize göre, sosyal haksızlığı önleyecek olan gerekli tedbirler,
devletçilik sistemi içinde yeter derecede gözetilmiştir. Türk devletçiliği de
kendisini bu esaslarla ifade etmektedir.
Bir soru
Burada, bir soru hatıra gelebilir:
Komünizm, sıhhatle uygulanırsa mutlak bir eşitlik getirecek ve sosyal
haksızlığın önüne geçecektir. Halbuki, devlet sosyalizminde bu eşitsizlik az çok
kalacaktır.
Çünkü kontrol altında olsa da, devlet sosyalizminde özel mülkiyet ve serbest
rekabet kalıyor.
Evet, bunlar, özel mülkiyet ve rekabet, devlet sosyalizminde kalıyorlar. Çünkü
kalmaları gerekir. Bu lüzum insanın yaradılışı gereğidir. Ve medeniyetin
ilerlemesi, korunması için bir zarurettir.
Şu halde devlet sosyalizmi, sosyal haksızlığın önüne kati surette geçemiyor.
Bir cevap
Evet! Fakat bu haksızlığı en az sınırlarına kadar indiriyor.
Komünizm, haksızlıkları kökünden koparıp atmak istediği ve mutlak eşitliği
kurmayı ülkü edindiği içindir ki başarı sağlayamıyor.
Ve sağlayamayacak.
Neden?
Çünkü insanın fiziyolojik ve pisokolojik eğilimlerine uygun değildir de ondan.
Neden?
Çünkü insanlarda farklı bir zekâ, bunun neticesi bir egoizma hasleti vardır. Bu
farklı zekâ ve bunun verimi olan egoizma kaldıkça, komünizmin dilekleri hayatta
uygulama yeteneği bulamazlar.
Ve bulamayacaklardır.
Terbiye meselesi
Komünistler diyorlar ki:
''İnsanlığın ileri sürdüğünüz egoizması, kendisine verilen eğitim
yüzündendir. Biz bu bencil eğitimi bırakarak ona altrüiste-özgecil bir eğitim
vereceğiz. Ve maksadımıza ulaşacağız.''
Acaba?
Acaba komünistler bunu yapabilecekler mi?
Bize bu hususta en doğru karşılığı tarih ve komünizmin bugünkü uygulanması
verecektir.
Tarih diyor ki:
İnsanoğlunun büyük ceddi maymundur (1). Maymun, torunu insana nispetle daha az
egoist idi.
Meselâ:
O, ormanda, bir elma yerken, bunu elinden diğer bir maymun kapınca, nihayet
bağırır, ağlar. Biraz da saldırganın arkasından koşar. Yetişebilirse ona bir
tokat atar.
Ve mesele bu kadarla kapanır, biterdi.
İnsan, insan olalı, maymun halinden çıkalı yüzbinlerce sene oldu. Egoizması
azaldı mı? Arttı mı?
Şüphe yok ki, arttı ve artacaktır.
Budizmin, Hristiyanlığın, İslâmlığın binlerce ve binlerce yıllık,
pagotlarıyla, kiliseleriyle, camileriyle özgecil öğütlerine rağmen, insanlığın
egoist hasletinde bir duraklama şöyle dursun, durmadan ilerleme göze çarpıyor.
Misâller:
Büyük cihangirler
İskender, Sezar, Cengiz, Timurlenk, Fatih, Yavuz, Napolyon... Kan dökücü adı ile
anılan bu cihangirlerin döktüğü kanlar, 1914-1918 Dünya Savaşı'nın, bugünkü
savaşın akıttığı kan yanında ne önem ifade edebilirler.
Hiç!.. Hiç!..
Rus istatistiklerine göre Dünya Savaşı'ndaki insan telefatı 20 milyondur.
Adı geçen cihangirler, hepsi birden acaba bunun yirmide birini öldürdüler mi?
Bu bize neyi ispat eder?
Özgecilik gerilemede, bencillik ilerlemede.
İnsanlık ilerledikçe, yükseldikçe, egoistlik (bencillik) de alabildiğine
ilerliyor.
Gazetelerde bir lira alacağı için adam öldürenleri okumuyor muyuz?
Evlât öldürenler
Avrupa'da, Paris'te izinsiz on lirasını harcadığı için hasis babanın oğlunun
katili olduğunu bilmiyor muyuz? (1).
İşte yüz binlerce sene içinde insanlığın özgecilik yönünden terakkisi.
Komünistler diyorlar ki:
''Bu eğitim, mevcut ekonomik sistemin gereksinimidir... Bugünkü ekonomik sistem,
serbest rekabet esasına dayanan bireyci, liberal (ferdiyetçi) bir sistemdir. İnsanı
egoist yapan da budur. Bu sistemin gelişmesidir ki, egoizmayı, özgeciliği
arttırıyor.
Biz, komünizm denilen ekonomik sistemi, eşitlik ve bunun özgecil esaslarına dayanan
sistemi kurunca, düşünce de değişecek ve eğitim başka bir tarafa yönelecektir..
Egoizmanın yerini özgecilik alacaktır.
Siz, ekonomik sistemlerin düşünce ve eğitim üzerine etkilerini inkâr edebilir
misiniz?''
K. Marx'ın tarihî maddecilik felsefesini kabul edenler için ekonomik sistemlerin
kültür ve eğitim üzerine etkileri inkâr edilemez.
Fakat bu etkinin de, bir haddi bir hududu vardır.
Tarihî maddecilik terbiyeye ne derece etkilidir?
Nihayet bu felsefenin, insanın fiziolojik ihtiyaçlarına, eğilimlerine etkili
olamıyacağını da kabul etmek gerekir.
Nitekim tarihî maddecilik, yahut meterialisme historique hakikatı, insanın su içme
ihtiyacını değiştiremez, cinsî ihtiyacına, karın doyurmak zaruretlerine engel
olamaz.
Tıpkı bunlar gibi, egoizmayı, belki bir hadde kadar değiştirebilir, ama kökünden
söküp atamaz. Çünkü egoizma fiziloolojik (bencillik) ve psikolojik bir haslettir.
Zekâ gibi...
Egoizma (bencillik) nihayet zekâya dayanır. Zekâ hiçbir ekonomik sistemle
değiştirilemez.
Egoizma kökünden sökülüp atılamayınca, komünizm de bütün verimleriyle
tatbikatta tecelli edemez.
Komünizm, özel mülkiyeti kabul etmez. Komünizm miras tanımaz ya. Komünizme göre
fert yok, toplum vardır. Komünizme göre bütün ekonomik teşebbüsler en küçük
ayrıntılarına kadar devlete aittir.
Komünizm eşit pay, eşit gündelik dâvasını güder. Özel mülkiyet yok, eşit
gündelik, eşit pay. İşte insanı, insanlıktan çıkaran prensipler.
Eşit gündelik
Eşit gündeliği ele alıyorum.
İşten anlayan da, anlamayan da eşit gündelik alacaksa.
Şu halde niçin anlayan, anlamayan kadar emek sarfetsin?
Neden ve kimin için?
Komünistler bize şu karşılığı veriyorlar.
Toplum (Cemiyet) için ve sonuç olarak kendisi için.
Bu ideal karşılık çok hoş, fakat insanoğlu için fazla özgecil, fazla soyut bir
şeydir.
Zekâ ve bilgi, payını ister.
Bu pay, hem kendisi, hem de kendisinden sonra gelecekler içindir.
Çoluk çocuğu, torunları içindir...
Bu isteğin önüne geçilemez.
Önce can sonra canan...
Fuzûlî'nin:
''Canı canan dilemiş vermemek olmaz'' (1).
Beyti, nihayet bir aşktır, hayat değildir.
Tarih diyor ki (2):
Komünizmin üç bin yıllık bir geçimişi vardır.
Buraya dikkat ediniz.
Bu geçmiş, sürekli düşüşler grafiğinden başka bir şey değildir.
Bu grafik, sıra sıra düşüş derinliklerinin gittikçe arttığını gösteriyor.
Realite ne diyor?
Realite diyor ki:
Rusyada Komünizm geriledi ve düştü. Uygulanmasına imkân elvermedi (3).
(3) Stalin, Leninisme teorique et pratique. Tortschky, La revolution Trahie.
Ve Rusya, eşit gündeliği uygulayamadı. Sebebi; zekâ ve bilginin, zekâsızlık ve
bilgisizlikle eşit tutulması idi.
Zeki ve bilgili çalışmadı. İşler durdu. İşçi süngülü askerle korkutuldu.
Belki de süngünlendi. Yine çalışmadı.
Bu durumu genelleştirince nasıl bir neticeye varılacaktır?
Medeniyetin kurumasına.
Gerilemeler
Bunun üzerinedir ki, Rusya eşit gündeliği bıraktı. Bu, komünizmden birinci
ayrılma idi.
Mirası kabul etti. Bu da komünizmden ikinci ayrılma oldu.
Küçük ticarete müsaade edilmekle komünizmden, yine gerilendi.
Tarih ve haldeki uygulama bize gösterdi ve gösteriyor ki, komünizm insanın
yaradılışına uymuyor.
Vakıa bugünün komünistleri, bu gerilemeleri, taktik olarak ifade ediyorlar.
Bunları bir geçiş devresi olmak üzere kabul ediyorlar. ''Geriledik fakat hızımıza
kuvvet vermek için geriledik'' diyorlar. ''Geriliyoruz, ileri atılımlarımız daha
şiddetli olacaktır'' iddiasında bulunuyorlar.
Troçki ne diyor?
Beri yandan Troçki, İhanet Edilmiş İhtilâl Adını verdiği eserinde, Rusya'da
komünizm diye bir şey kalmadığını söylüyor. Bizzat Stalin, yaptığı
beyanatlarında şimdilik komünizmden uzaklaşmak zorunda kaldıklarını fakat sosyalist
olduklarını kaydetmek suretiyle Troçki'yi az çok tasdik etmiş bulunmaktadır.
Stalin ne diyor?
Hatta bizzat Stalin, Polonya, Almanya ve Rusya arasında 1939 yılında parçalanırken
yabancı egemenliğinde kalan öz Rus kardeşlerden söz etmiş ve bunların Rusya'ya
ilhakını en meşru bir hak olarak tasvir etmişti.
Almanya-Rusya arasında cereyan eden savaşta Stalin hükûmeti boyuna vatan
savunmasından söz etmekteydi.
Halbuki komünizm, prensip olarak milliyetçiliği, vatancılığı reddeder.
Şu halde, ekonomik bakımdan bizim devletçiliğin daha bilimsel deyimle, devlet
sosyalistliğinin komünist ekonomik sistemden, üstün ve isabetli olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Çünkü, komünist sistem ne olursa olsun uygulama yeteneği gösteremedi,
gösteremiyor ve gösteremeyecektir.
Devlet sosyalistliği pratiktir
Halbuki, devlet sosyalistliği pratiktir. Uygulama kabiliyetine maliktir.
Karşımızdaki Almanya bunun en büyük bir örneğidir. İç ve dış bakımından
ekonomik ve sosyal kalkınmasını eski sosyal demokrasisine, şimdiki devlet
sosyalistliğine borçludur.
Bugünkü Türkiyemiz, bunun en yakın ve en güzel bir örneğidir. Türkeyimiz
bugünkü ekonomik ve sosyal kalkınmasını devletçiliğe borçludur.
Niçin?
Bence Tanzimat'la beraber, fiziyograsinin (Laisser faire Laisser passer = bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler) prensibi Osmanlı Devletinin ekonomik politikası
olduğu gündenberi, imparatorluğun düşüş ve dağılma sebebi hazırlanmış oldu.
Çünkü, memleketin kapılarını ardına kadar açarak, Avrupa'nın her şeyi
yapabilir güçlü ekonomisi karşısında ve bu müthiş rekabet önünde Türkiyemizin
kendini toplamasına imkân yoktu. İmparatorluk, bu yönden zayıf düştükçe
hırpalandı. Ve her hırpalanışında boynunu biraz daha yabancı boyunduruğuna
uzatmış oldu. Buna kapitilasyonların eklenmesiyle geniş bir sömürge halini aldı
(1).
İstiklâl savaşları, asırların yığdığı felâketleri Lozan muahedesi ile
tasfiye ettii gün para bakımından yeni Türkeyimiz pek zayıf halde idi.
Türk milleti, medenî bir millet sıfatıyle, memleketi şimendiferleriyle,
yollarıyla, kanallarıyla fabrikalarıyla imar etmek, sömürgelikten kurtulmak için
sanayiini korumak, ziraatini inkişaf ettirmek, uluslararası ticaretine genişlik vermek
zorunda idi. Başka türlü XX. yüzyılda hiçbir anlam ifade edemez! Yaşayamazdı.
Bütün bunları başarmak için büyük sermayeye ve bilgiye muhtaç idi.
Yabancı memleketlerden sermaye getirmek çok zordu. Getirilecek sermaye Türkiye'yi;
Fas, Tunus, Mısır, Irak, Suriye gibi sömürmek için gelebilirdi.
Yeni Türkiye; Fas, Irak, Tunus, Suriye, Mısır, Zengibar olamazdı.
O vakit, bağımsızlık savaşlarının anlamı kalmazdı!
Şu halde ne yapmalıydı?
Nasıl ekonomik bir politika takip etmeliydi?
Bize uyan sistem
Bize her yönden uyan ekonomik politika:
Devletçilik, devlet sosyalistliği idi.
Bu kabul edildi.
Artık iktisadî teşebbüsü devlet ele alacak ve sermayeyi o bulacaktı.
İsmet İnönü'ne, 1930 yılında, Millet Meclisinde Fethi Okyar'a verdiği bir
cevapta:
''Biz mutedil devletçiyiz'' diyordu.
Bu prensip, nihayet partinin esaslarından biri olarak kabul edildi.
Ve en nihayet anayasanın (teşkilâtı esasiye) ikinci maddesinde yer aldı. Ve
baştan aşağı Türk milletince benimsendi.
Bu ekonomik politikayı kabul, yukarıda kaybettiğim işleri başarabilmek için
mutlak bir zaruretti.
Bu politikanın diğer bir önemi de, ferdin fert tarafından sömürülmesinin önüne
geçecek olan bütün tedbirlerle donatılmış olmasıydı.
Çünkü:
Devletin ekonomik hareketlerde şiddetli kontrol salâhiyeti, sömürmeyi tepeleyen en
keskin bir silâhtır.
İşte biz tarihimizin, mukadderatımızın en ussal (rationel) bir verisi olan
devletçiliği bu suretle benimsedik.
Bu politika, bize, hem dışa karşı himayeyi yapacak, hem parayı bulacak hem bilgiyi
getirecek, hem de muhtaç olduğumuz işleri başartacaktı.
Başarttı, başartıyor ve başartacaktır.
Pek yakında hasıl olacak durum şudur:
Türkiye bütün komşu milletleri giydirecek, kuşatacak, bütün ihtiyaçlarını
temin edecek bir kudrette bulunacaktır.
Bence en büyük eksiğimiz henüz motoru yapmak kudretini kazanmamış olmamızdır.
XX. asır motordur.
Motör medeniyeti çağındayız.
Medenî millet, motoru yapabilen millettir.
Devletçilik bize, bunu da verecektir.
Ve çok yakında.
XX. asırda medenî olmanın ilk şartlarından birisi de bütün modern araçları ve
donatımıyla bir orduya vücut verebilmektir.
Bu varlığı başaran bir milletin, medenî olduğunda şüphe yoktur.
Modern ordu, modern medeniyetin bir hasılasıdır, örneğidir.
Küçük bir düşünce bu hakikati ortaya koymaya yeter ve artır.
Modern bir orduyu, modern donanmasıyla, modern hava kuvvetleriyle, yaratabilmek için
nelere ihtiyaç vardır?
Bunları düşününce davamızın isabeti kolayaca kabul edilir.
Japonlar, motoru yaptıktan sonra modern orduyu kurup 1904-1905 Savaşı'nı Ruslara
karşı kazandıktan sonradır ki medeniyet dünyasına, medenî millet sıfatıyla üye
olabildiler!
Asla unutmayacağız ki, biz Türkler, bağımsızlık savaşlarında bütün bir
dünyaya üstün geldikten sonradır ki, medenî dünya bize kapılarını açtı ve
girdik.
Burada kalmanın çaresi, her yönden daima ve daima kuvvetli olmaktır.
Devletçi sistem, komünizme şu cihetten üstündür ki, komünizm, tahakkuk etmeyen
ve etmeyecek olan bir dava peşindedir. Devletçi sistem ise, tahakkuku her vakit mümkün
ve verimli bir tez ardındadır.
Devletçi sistem, sosyal haksızlıkları, insanın insan tarafından sömürülmesini
tam olarak ortadan kaldıracak mı?
Hayır!..
Şu halde ne yapacak?..
Soygunculuğu en küçük hadlerine indirecektir.
Fakat unutmayalım ki, komünizmin bütün güzel ve yüksek vaatlerine rağmen
uygulamadaki verimi geri çekilmek oldu.
Biz tarihle beraber yürüyoruz. Tarihin gerekimleriyle beraber yürüyoruz. Biz
realistiz.
Nereye kadar gideceğiz ve nerede duracağız?
Tarih nerede durursa!
Fakat tarih durmayacaktır.
Durmak; ölmek demektir.
Hayat ilerlemede, ilerilerdedir.
Faşistlik, hayatı gerilerde arıyor..
Ölecektir.
Komünizm, hayatı tarihin de ilerisinde arıyor. Düşecektir. Hayatın dışında
kalacaktır. Düştü ve hayatın dışında kaldı!
Ek: XVII
Altı ok, şu suretle ifade olunabilir.
Saltanatın kaldırılması, tarihî ve hayatî bir zorunluktu.
Saltanat kurumu dejenere olmuş, vatana, millete ihanet etmişti. ve Türk milletini
idareden âcizdi.
Son sultan halife Vahdettin, Sevr anlaşmasıyla milleti ve memleketi düşmanlara
teslim etmiş, düşmanlara silâhla karşı koyan savaşçıların katlini Müslümanlara
farz kılmıştı (1).
Kurtuluş savaşlarından sonra, dejenereliği ve ihaneti sabit hanedanı, bir saltanat
ve hilâfet kurumunu Türk İhtilâli yerinde bırakamazdı.
Bu, İhtilâlin kendi kendisine ihaneti sayılırdı.
Bu yüzden tarihin hüküm yerini buldu.
Osmanlı hanedanı düşürüldü ve saltanat kaldırıldı... Celâlî isyanları
esasen bu hanedana karşı millî bir tuğyandan başka bir şey değildi (2).
Bu kaldırılmış kurumun yeniden ihdasına, işi gücü bir yana bırakarak yeni bir
hanedan araştırmaya lüzum yoktu. Esasen bir milletin mukadderatının bir hanedanla
idaresi modası çok geçmiş, hak bakımından anlamını kaybetmişti.
Cumhuriyet çağdaş devletin en modern kurumu olarak benimsendi ve Türk Cumhuriyeti
ilân olundu. (29 Ekim 1923).
Artık Türk milleti kendi kendini idare edecekti. Vasiye ihtiyacı yoktu.
Cumhuriyetin fazilet idaresi olmasının bir sebebi de budur, reşit milletler
idaresini ifade eder.
Cumhuriyet 'reşidim!' diyen milletlerin idaresidir.
Türk milleti Cumhuriyeti kurmakla, kurtuluş savaşlarıyla ispat ettiği rüştünü
teyit etmiş oluyordu.
Nihayet sultan denilen şahıs kimdir?
Oscar Wilde ne diyor?
Bunun en kestirme, en güzel cevabını bence Salome piyesinde Oscar Wilde vermiştir.
Kraliçe, krala:
''Deve kasabının oğlu!''
Diye haykırır.
Ne kadar yerinde bir hitap!
Hakikaten, düşünülünce hükümdar nedir?
Ona izafe edilen kutsallıkların, rütbelerin, insan üstü şereflerin sebebi nedir?
Nihayet hükümdar da bir insan, bir kasap oğlu, bir çiftçi oğlu, değil mi?
Şu halde bir milletin, bir memleketin mukadderatında, çiflik idare eder gibi miras
yolu ile tahakküme ve kullanmaya nereden hak kazanmıştır?
Hükümdarlık bir hak değil, zorla alınmış bir kurumdur.
Hükümdar, Oscar Wilde'in kraliçeye söylettiği gibi sadece bir deve kasabı oğlu
değildir. Hükümdarlık, başlangıçta bir eşkıyalıktır. Sonraları da kardeş ve
millet katilliğidir.
Size bir hükümdar örneği:
Bakınız tarih ne diyor?
''Sultan Üçüncü Murat'ın ölümünde âdet olduğu üzere Manisa'da bulunan
büyük şehzade Mehmet Sultan darüssaade ağasının gizlice gönderdiği haber üzerine
Mudanya yoluyla İstanbul'a gelip merasimi mütadei mateme -zahiren- iştirak ve daha
pederinin emri tedfini icra edilmeden hiçbir cürüm ve kabahatleri olmayan 19 biraderini
derhal idam ettirerek mezarı fenaya gönderilen tabut pedere, o biçareleri peyrev etmek
suretiyle kulubü âmmeyi gamnâk eyledi.
Bundan maada hemşirelerinden yirmi dördünü de -üç ayda bir kere valdeleriyle
görüşmek kaydiyle- eski saraya tağrip eyledi.
Bu münasebetsiz ahvalin vicdanı umumî üzerinde büyük bir tesir husule
getireceğini takdir eden Sultan Mehmet salis (Mehmet III) efkârı askeriyeyi elde etmek
için yeniçerilere 1 milyon 100 bin duka altunu atiye, ve vüzera ve ricalden
bazılarına da birer hediye ihsan eyledi'' (1).
24 kardeşi kız olduklarından ve kendisine rakip olamayacaklarındandır ki,
başlarını eski sarayda hapsedilmekle kurtarabildiler. Eğer bunlarda erkek olsaydı,
yahut eski Türk âdeti veçhile hükümdar olabilmeleri ihtimali dahilinde bulunsaydı,
bir günde katledilen kardeşlerin adedi 43'ü bulacaktı!
Bu hal yalnız III. Mehmet'e has değildir. Kendisine ön gelen ve kendisini takip
edenler tarafından da işlendi.
Meselâ yine tarih diyor ku:
''Selimi saninin (II. Selim) vefatı üzerine büyük oğlu olup Manisa'da bulunan ve o
zaman 28 yaşında olan III. Murad sadrazamın arizesini alır almaz İstanbul'a gelip
tahta çıktı.
Lâkin müşarülileyhin tahta çıkışı diğer padişahların tahta çıkışı
kadar sevindirici olmadı. Çünkü kendisi İstanbul'a akşam üzeri vararak
karşılanmış ise de -vaktin darlığı yüzünden- tahta çıkış merasiminin icrası
ertesi güne bırakılmıştı. Halbuki Murad-ı salisin sarayı hümayuna girer girmez
-yani daha resmen tahta çıkmadan- verdiği ilk irade, saltanatı rakipsiz idare etmek
üzere beş küçük biraderinin idamına dair idi. Bu ise halka pek fena tesir etmişti.
Ertesi gün (8 Ramazan 982) bilcümel vüzera ve rical -ber mutad- matem elbiselerini
lâbis oldukaları halde sarayı hümayuna gitmişler ve yine alâimi matemi haiz olan
padişahı cedide biat eylemişlerdir'' (1).
II. Fatih Mehmet'in tatbike koyduğu kardeş öldürme kanunu giderek, saltanat
müessesesini kardeş kanarası haline getirmiştir.
Hâlâ zamanımızda bile, bazı bilim mensuplarının bu faciaları haklı göstermek
için ileri sürdükleri sebepler insanı, insanlık namına, bilim adına utandıracak
kadar çirkindir.
Güya bu kanunun konma sebebi, şehzade isyanlarının önüne geçmek, memleket ve
milleti zarardan korumak içinmiş.
Yani nerede ise, kardeş katilliği vatan ve millet severlik gereği sayılacak.
Zaman oldu ki saray, dökülen kardeş ve masum devlet ricali kanından bir kanara gibi
kokmağa başladı.
İşte hükümdarlığın içyüzü!
Ve işte bütün bunlardan dolayı hükümdarlık kaldırıldı ve Cumhuriyet ilân
olundu.
Hilâfetin ilgası sebebine gelince; saltanatın kaldırılmasından sonra İslâm
hukuku bakımında esasen bunun manası kalmamıştı. Çünkü hilâfet sadece ruhanî
bir kuvvet değildir. İslâmlık ruhbanlık kabul etmez. Hilâfet dünya işlerinden el
çekmiş bir rahipler kurulunun temsili değildir. Hilâfet cismanî ve ruhanî hükûmet
ifade eder. Fertlerin hakkını hukukunu, memleketin muhafazasını âmir bir kuvvettir
(1). Bu hükûmete ve bu kuvvete istediği şekli vermek milletin irade ve arzusuna
bağlıdır (1).
Saltanat ilga edilince, egemenlik şartsız, kayıtsız ulusa intikal etti. ve Türk
ulusu Cumhuriyeti seçti.
Halife Mecit Efendinin şahsında ise hilâfet mana ifade edemezdi.
Atatürk'ün Seyyit Beye cevabı.
Parti toplantısında Adliye Vekili Seyyid Bey tarafından hilâfet Atatürk'e teklif
edildiği vakit, Atatürk sadece şu cevabı vermişti:''Tenezzül etmem..''
(1924) tarihinde pek haklı olarak hilâfet de ilga olundu.
Hilâfetin ilgası başka bakımlardan da mütalâa olunabilir.
Bir defa hilâfetin Osmanlılara geçmesi kesinlik ifade eden tarihî vesikalarla sabit
değildir. Vakıa Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethetti. Emanatı mukaddeseyi Mekke
Şerifi Bereket'ten tesellüm etti.
Mübarek emanetler
Meselâ:
Sancağı şerif, Halife Osman zamanından kalma Kur'an'ı Kerim, Peygamber'in bazı
dişleri, sakal kılları vesaire.
Fakat bunların Yavuz Selim'e gönderilmesi hilâfetin intikalini ifade etmez.
Hilâfetin intikal muamelesi bu değildir.
Nitekim bu emanetler, Mekke Şerifinde olduğu halde, o zaman Abbasi halife Mısır'da
idi.
Yavuz Sultan Selim, Mütevekkil Alellah'ı İstanbul'a getirdi deniyor. Ve fakat
hilâfeti teslim aldığına dair bir kayda tesadüf edemiyoruz.
I. Abdülhamit zamanına kadar bu müesseseden bahis bile yoktur. Yalnız bu devirde,
Kaynarca antlaşmasıyle, terkettiğimiz Kırım üzerinde hilâfetin manevi nüfuzundan
bahsedilmektedir.
Gerçi Tanzimat'tan sonraki tarih yazarlarının hemen hepsi hilâfetten bahsederlerse
de, bu hususta bir mesnet göstermemektedirler.
Eski müverrihler ise bundan bahsetmezler.
Konunun çözümünü tarihçilerimize bırakalım.
Öyleyse, bir bakımdan, denebilir ki, hilâfet bize geçmediyse kaldırılması da
söz konusu olamaz.
Fakat hilâfetin bize geçtiğini kabul edince kaldırılması da zorunlu olur.
1. Hilâfet, İslâmlar arasında ortak bir kurumdur. Milletçilik duygularını
uyuşturuyordu.
2. Osmanlı saray politikası bu ortak kurumu güçlendiriyordu.
3. İslâm tebaası olan Hristiyan devletler ise bütün bir Hristiyan dünyasını
bize düşman kılıyordu.
4. Lâik devlet sistemine aykırı idi.
5. Hilâfet gerilik kaynağı idi.
*
Hilâfet İslâmlar arasında ortak kuruluştu. Böylelikle Milliyetçilik
duygularını uyuşturuyordu. Halbuki Türk İhtilâli Milliyetçilik prensibini kabul
etmişti. İkisinin bir arada birleşmesine imkân yoktu.
Hilâfet İslâmlar arasında birlik sebebi olamadı
Biliriz ki Müslümanlıkta Arap, Çerkez, Arnavut, Gürcü yoktur. Müslümanlığı
kabul edince hepsi Müslüman karde- şidir.
Halbuki hilâfet kurumu bu dileği, bu birliği çeşitli kavimlerden meydana gelmiş
olan Müslümanlar arasında kurmak şöyle dursun, bizzat Araplar arasında bile bir
birlik kurmayı başaramadı.
Hülâfayı Raşidin, unvanını taşıyan; Ebubekir, Ömer, Osman, Ali'den sonra, iş
başına geçen Emeviler zamanında Araplar arasında müthiş kavgalar başladı. Hattâ
Ali'nin bile hilâfetini Muaviye tanımadı. Aralarında Cemel ve Sıffin savaşları
oldu.
Ali'nin oğlu, Hazreti Peygamber'in torunu Hüseyin Kerbelâ'da, Zübeyir oğlu
Abdullah ise Mekke'de Emevî sultanlarının orduları tarafından mağlûp edilerek
öldürüldüler.
Emevî hilâfeti, Ebu Müslimi Horasanî İhtilâliyle ortadan kaldırıldı. Emevî
hanedanı kılıçtan geçirildi. Ölülerinin kemikleri mezarlarından çıkarılarak
yakıldı.
Absasîler saltanat ve hilâfeti kuruldu. Aynı zamanda Endülüs'e kaçan Emevî
hanedanından Abdurrahman orada halifeliği ilân etti. Lâfın kısası, bu çağda yer
yer hilâfetler kuruluyordu. Ve birbirini tanımıyorlardı. Diğer taraftan da Şia
(Şii) mezhebi, Osmanlı saltanatının yıkılışına kadar Sünnî hilâfeti kabul
etmedi.
Osmanlı hilâfetine gelince, bu ancak bizim İslâm dünyasınca tanınmıştı. Fas,
İran vesaire tanımıyordu. Tanıyanlar da mânen tanıyordu. Katolik Hristiyanların
Papa'yı tanımaları gibi.
Osmanlı saltanatı din ve ırk bakımından bir çok milletten kurulmuştu; Rum
Ermeni, Yahudi, Gürcü, Kürt, Arnavut, Arap, Çerkez vesaire..
Bunların hepsine Osmanlı deniyordu. Müslüman unsurları is ebirbirine hem Osmanlı,
hem de müslüman kardeşler idiler.
Osmanlılığın ve İslâm dininin bu emirlerini samamiyetle benimseyen, imparatorluk
içinde yalnız Türkler idi.
Ulusal duygunun düşüşü
Osmanlı edebiyatı baştanbaşa islâmiyet'ten, Arap, Acem edebiyatından ilham
almıştı. Her şey ve her şey bu açıdan görülüyor, bu ölçü ile ölçülüyordu.
Zaman oldu ki, Türküm! demek ayıp sayıldı, çünkü Türk... hakaret makamında ve
bizzat Türkler tarafından birbirine karşı kullanılır oldu.
Hiç unutmam... İstanbul Hukuk Fakültesinde talebe bulunduğum zamanlarda bir kış
sabahı fakülteye giderken, Şehzadebaşında, çarşaflı bir anne, on yaşlarında
oğlunun kolundan tutmuş onu sürükliyerek zorla okula götürüyordu. Topaç gibi
yavrucak tepiniyor, çantasını yerlere atıyor... ağlıyor, gitmek istemiyordu.
Çocuğuna kızan anne, onu:
''Kaba Türk, geri Türk'' diye azarlıyordu.
Düşününüz ve düşünelim bir kere...
Bu anne ve çocuk Türk idiler, çocuk ise Türk diye tahkir ediliyordu.
Ve bu hadise Meşrutiyetin ikinci yılında cereyan ediyordu!
Ulusal duygunun düşüş derecesine bakınız!
Naima ne diyor?
Naima gibi devletin resmî bir tarihçisi bile, tarihinin birçok yerinde Türk'ten
bahsederken, idraksiz Türk (Etraki bî idrak) deyimini kullanır ve bunu kullanmakta bir
sakınca görmez.
Ulusal duygu, bundan başka daha nasıl yok edilebilir.
Ve sultanlar, utanmadan bu gibi tarihleri okuyorlar ve yazanları hediyelere
boğuyorlardı. Dejenereliğin bu derecesi nerede görülmüş?
Zaman oldu ki, Rumu, Ermenisi, hatta Yahudisi bile Osmanlılığı benimsemedi. Ne
oldukları sorulduğu zaman, Rum'um, Ermeni'yim, Yahudi'yim, hattâ Çingene'yim! demekten
çekinmediler.
Fakat Türk, milletlerin en arı soylusu olan bu varlık, Türküm! diyemiyor. O
sadece:
''Osmanlıyım! Elhamdülillâh Müslümanım!'' diyebiliyordu.
Türk'ün dindaşları olan; Arnavut'a, Arap'a, Çerkez'e gelince bunlar da
Müslümanlığı benimsemiyorlardı, bunlar da kendilerine ne oldukları sorulunca:
''Arnavudum! Arabım! Çerkezim! diye göğüslerini gererek cevap veriyorlardı.
Hiç unutmam, meşrutiyette sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, henüz Türk süngüsüyle
bastırılan Arnavut isyanından Osmanlı Meclisinde söz ederken şöyle demişti:
''Arnavutlar, Osmanlı İmparatorluğu tacının en kıymetli bir pırlantasıdır!''
Acaba Türkler bu tacın nesi idi?
Onu düşünen, akla getiren bile yoktu.
Araplar ise kavmi necip Arap ünvanını taşıyorlardı.
Meşrutiyet ilân olunur olunmaz, İstanbul'un Divanyolu'nda bir alay kulüpler
belirmişti;
Kürt Yardımcılaşma Cemiyeti, Çerkes Yardımlaşma Cemiyeti, Arnavut Başkım
Kulübü, Arap Birliği... vesaire.
Beyoğlunda; Etinikieterya, Adelfiya Taşnaksutyon kulüpleri Rum ve Ermenileri temsil
ediyorlardı. Yahudilerin bile Alyaus İzraelitleri vardı.
Türk kulübü, Türk Birliği diye bir şeye tesadüf olunmuyordu. Sadece İttihad ve
Terakki Cemiyeti vardı. Fakat ne ittihadı, ne terakkisi bunu bilen bile yoktu! Mevhum
Osmanlılığın İttihadı ve Terakkisi!
Türkçülük hareketi
Ancak Balkan Savaşı'ndan sonra Hamdullah Suphi Tanrıöver, gayretiyledir ki, Türk
Ocakları açılmaya başladı.
Ve hemen, Türk olmayan unsurların müthiş itirazlarıyla karşılandı!
İşin asıl acı tarafı, bu itirazlara bazı öz Türk seslerinin karışmasıdır.
Yara, yâr elinden olunca acısı fazla olur.
Bununla beraber, Türk Ocakları memleketin dört bir ucunu kaplamakta gecikmedi.
Kont Sforza ne diyor?
Kont Sforza'nın ''Avrupanın Yeni Yapıcıları'' adlı kitabında dediği gibi, bu
millî hareketidir ki, Türklüğü büsbütün yok olmaktan, yıkılmaktan kurtardı.
Türklük duygusu azaldıkça, Türk zayıf düşüyordu... Türk zayıf düştükçe
imparatorluğun yabancı unsurları iki kat kuvvetleniyordu. Çünkü;
Osmanlı Devletinde son iki asır içinde, Türk unsurunun hakikî durumu jandarmalık
ve polislik idi.
Ardı arkası gelmeyen isyanları bastırmak, yine ardı arkası kesilmeyen savaşları
başarmak, yalnız ve sadece Türkün sırtına yüksetilmiş ödevler idi.
Millî türkülerde millî acı
Millî bir türkümüzde:
''İzmir kışlasında kuram çekilir.
Anamın babamın belleri bükülür
Davulla zurnayı düğün mü sandım?
Al yeşil bayrağı gelin mi sandın?
Askere gideni gelir mi sandım?
Vesaire...
Diğer millî bir türküde ise:
''Ey gaziler, yol göründü..
Yine garip serime...
Dağlar taşlar dayanamaz..
Benim ahuzarime..
Deniyordu.
Bütün bunlar, Türk milletinin imparatorluk içinde yanık bahtından durmadan
şikâyet eden mersiyeler idi.
Biraz önce dediğimiz gibi, askerlikten muaf tutulan yabancı unsurlar, rakipsiz
olarak ekonomik alanda kuvvetleniyorlardı. Ve millî duygularını besleyerek
yükseliyorlardı.
Türkün bu iki kuvvetten uzak kalarak zayıf düşmesi, yabancı unsurların onu
hırpalayarak imparatorluktan kolaylıkla ayrılmalarını ve yeni devletler halinde
ortaya çıkmalarını kolaylaştırıyordu.
Şahidi olduğum bir hadiseyi hüzünlü anmak isterim.
1928 yılında Adliye Vekili sıfatıyla Cumhuriyet Adliyesini teftiş ediyordum.
Denizli'de bir aralık hastaneyi ziyaret etmek istedim. Ziyaret ettim, hem hediyelerimi
dağıtıyor, hem de hastaların hatırlarını soruyordum. Bir hasta ile aramda şöyle
bir konuşma oldu.
''Hemşeri nasılsın?..''
Saçı sakalı karışmış, perişan bir hal gösteren hasta, dökük dişleri
arasından bana bir şeyler söyledi. Fakat ben bunları anlayamadım. Arapça mı,
Farsça mı, Türkçe mi? Anlaşılmıyordu.
Hasta başını salladı ve sustu.
Doktordan öğrendim ki, bu adamcağız Denizli'nin Sarayköy kazasından imiş. Henüz
Yemen'den gelmiş. Sarayköy'de akrabalarından kimseyi bulamamış. Kendi memleketinin
havasıyla uyuşamamış ve hastalanarak, hastaneye düşmüş.
Hasta elli yaşlarında vardı.
Aşağı yukarı Yemen'de otuz yıl kalmış... Orada unutulmuş. Cumhuriyet kurulunca
İmam Yahya'nın yardımıyla memleketine dönebilmiş.
Fakat ne dönüş!..
Ana dili Türkçeyi unutacak hale gelmiş ve öz memleketin havasıyla uyuşamayarak
hastanelere düşmüş.
Kimbilir bu gibi kardeşlerden daha nicelerinin haberlerini, aksaçlı ana ve babaları
fersiz gözleriyle uzak yollara bakarak, hâlâ beklemektedirler.
Yemen'de ölenler
Vaktiyle İstanbul'da Abdullah Cevdet tarafından çıkarılan İçtihad mecmuasında
görmüştüm:
Bir İngiliz istatistiğine göre 25 yıl içinde Yemen'e 2 milyon Türk askeri
gönderilmiş, bunlardan ancak 500 bini ödenebilmiş.
Demek ki, yirmi beş yıl içinde Türkün en genç, en dinç kısmından yalnız
Yemen'de 1 milyon 500 bin adam kaybetmişiz.
Abdülhak Hâmit ne diyor?
Abdülhak Hâmit'in dediği gibi (1)
''Bir ordu çıkardı bir neferden!''
Bu işler neden böyle oldu?
Bunu benden değil, hilâfet ve saltanat denilen kurumdan sorunuz.
Fakat sakın maksadım, askerlikten bir şikâyet olarak anlaşılmasın.
Tarih bizleri, askerlik sanatının icatcısı olarak tanımaktadır.
Kâşgarlı Mahmud'un dediği gibi, (2) ''Tanrı Türkü, insanlığı, şerirlerin
şerrinden esirgesin diye, kendine has asker olarak yarattı.''
Bundan benim anladığım şudur:
Türk = Tanrı'nın has askeri!
Gerektiğinde Türk'ün en küçük şerefi, namusu, Türk ilinin bir çakıl taşı
için milyonla Türk feda olalım.
Fakat Yemen çölleri için, amansız idealist hilâfet kurumu için değil, bütün
bir dünya için dahi tek bir Türk gencinin burnunun kanamasına millî rıza yoktur. Ve
olmayacaktır.
Bütün bir dünya, tek bir Türk delikanlısının burnunun kanamasına değmez.
Türk ve insanlık
Bütün bir insanlıktan bir şey duymuyor musun? İnsanlığı sevmiyor musun?
Çok ve pek çok şeyler duyuyorum ve seviyorum.
Fakat ıssız dağlar başında koyunlarını güden yarım çarıklı Türk çobanı,
bana daha çok şeyler duyuruyor, daha çok sevgiler sindiriyor!
O kadar ki, İnsanlık eski Mısırlarıyla, Yunanistanlarıyla, Romalarıyla ve bunlar
bütün estetik eserleriyle ayağa kalksalar ve yanı başlarında bugünün kendi
verimleri olan bütün medeniyeti, musikisiyle, şiirleriyle, sanatlarıyla ve bütün
eserleriyle gözümün önüne dikseler, dikilseler, benim gözüm, benim duygum, benim
sevgim, yine ıssız dağlar başında yanık kavalını üfleyen, yarım çarıklı Türk
çobanındadır.
O, bunların hepsinin üstündedir.
Hilâfet ve onun müeyyidesi olan Osmanlı saltanatı bütün bir Hristiyan
dünyasını yok yere bize düşman ediyordu.
İngiltere, Fransa gibi, büyük bir kısım İslâm kurumundan kuşkulanıyorlar ve
Osmanlı Devletini bir ayak önce taksim etmek, parçalamak politikasını takip
ediyorlardı.
İslâm tebaaya malik olmayan Hristiyan devletler dahi İslâmlık ve Hristiyanlık
diye bize karşı bir ikilik duyuyorlar ve bu suretle bütün bir Hristiyan dünyasında
başta bizim Hristiyan teb'a olmak üzere Türklük aleyhinde müthiş propagandalar
yapılıyordu.
Yirminci asırda, Aylılar ve Haçlılar davası sürüp gidiyordu.
Hilâfet kurumu, Türk ulusunun, Türk toplumunun geri kalmasına sebep oluyordu.
Biliriz ki, dinler, değişmez kaidelere dayanırlar. Hilâfet kurumu da bu kaidelere
istinat ettiğine göre değişiklik kabul etmiyordu. Her yeniliğe bid'at, her terakki
hamlesine küfür deniyordu.
Din gericilerin elinde bir silâhtı.
Bu yüzden hiç değilse, Batı Türkleri Avrupa'dan üçyüz yıl geri kaldılar.
(1)Birkaç misâl:
Bizde III. Murad zamanında matbaa açılmasına karar verilmişti (2). Fakat
açılamadı. Dini görüş engel oldu... III. Ahmed zamanında açılabildi. Patrona
Halil isyanında yıkıldı, yakıldı. Ancak I. Mahmut zamanında işlemeye başladı.
Halbuki basın harflerini Türkler, Sümerliler zamanında icat etmiş bulunuyorlardı.
Bütün milletlere ön gelmeleri lâzımdı. Matbaa vaktinde açılsa idi, eğitim ona
göre yayılırdı.
Her yeniliği bid'at, küfür sayan şeriat, Türk askerliğinin de hiç değilse yüz
yıl geri kalmasına sebep oldu. Tâ I. Osman zamanında istenen ıslahat II. Mahmud
devrinde başarı sağladı.
Eğre bu ıslahat vaktinde ve zamanında yapılabilseydi, Osmanlı Devletinin
mukadderatı değişebilirdi. Hiç değilse Türklerle meskûn olan Kırım gibi yerler
elden gitmez, yeni yeni Türk ülkeleri elde edilerek Türk birliğine doğru büyük
hamleler yapılmış olurdu.
Bilhassa dinin birtakım hurafelerle karışması devlet işlerinde, Türk milletinin
mukadderatında pek fecî neticeler doğurdu.
Hurafe ve batılıların devlet işlerine tesiri
III. Mustafa, II. Selim gibi en yenici geçinen padişahlar bile devletin
mukadderatını bu hurafelerle idare etmek bahtsızlığında kaldılar.
Bakınız nasıl?
III. Mustafa, Ahmed Resmi Efendi'yi Büyük Frederik'e gönderdiği zaman, ondan usta
müneccimler istemişti. (1)
Prusya Kralı Büyük Frederik, Türk elçisine.
''Benim müneccimlerim şunlardır: 1. Çok tarih okumak, 2. Hazineyi dolu tutmak, 3.
Askere, her vakit, muharebede imiş gibi, barış zamanlarında dahi savaş manevraları
yaptırmaktır. Padişah hazretlerine de bu müneccimleri tavsiye ederim'' demişti.
Cehaletin derecesine bakınız ki, III. Mustafa onun devlet erkânı, Büyük
Frederik'in o zamanki başarılarını, mutlak mevcudiyetini farzettikleri
müneccimlerinin hünerine veriyorlardı.
III. Selim'ün, Osmanlı tarihlerinde diğer bir adı da, müceddidi bünyanı
saltanat'tır. Bu padişahın birçok yenilik hareketlerinin yanında açıklanması
mümkün olmayan birtakım hurafelerle hasta olduğunu da görüyoruz.
Meselâ:
Yusuf Ziya Paşa sadaretten çekildikten sonra yerine bir sadrazam bulmak kaygısına
düşülmüş, bir türlü bulunamamış! Nihayet devlet erkânı şuna karar vermişler:
Sultan halife hazretleri istihareye yatacak ve rüyasında kimi görürse sadaret o
adama verilecek.
III. Selim abdest alarak istihareye yatmış. Fakat rüyasında kimsecikleri
görememiş.
Sultanı tekrar yatırmışlar, bu defa da rüyasında Cenaze Hasan Paşa adında
birisini görmüş. (1)
Zamana bakınız ki, tarihin âciz, cahil diye vasıflandırdığı bu adamcağız,
herkesten iyi haddini bilir bir kimse imiş ki, sadaret gibi bir mevkie lâyık
olmadığını, bu işi başarmak kudretinde bulunmadığını yana yakıla anlatmaya
çalışmış, fakat meramını kimselere dinletememiş.
Yaka paça, zorla iş başına getirilmiş.
İşin sonu ne oldu?
Bunu kestirmek zor değildir.
Kırımı geri alalım derken Ruslara dünya kadar yer kaptırdık ve imparatorluk
temellerinden sarsıldı. Bu haller Fransız İhtilâli sıralarında, yâni, insanlık
son çağlara girerken vukua geliyordu.
Hilâfetin Türklüğe zararları
Hilâfet, lâiklikle uzlaşamazdı. Yeni Türk Cumhuriyetini lâik kılmak birkaç
bakımdan zorunlu idi.
1. Dinle devleti birbirinden ayırarak modern bir cumhuriyet kurmak için.
2. Dini Türkün ilerleme adımlarının önünde engel olmaktan çıkarmak için.
3. Ve nihayet modası ve manası yok olmuş, bütün bir tarih içinde Türk'e, yalnız
ve sadece zararı dokunmuş böyle bir kurumu yok etmek için.
4. Ulusal duygusu uyuşukluktan korumak, ona hızını vermek için.
Lâiklik bazılarının anladığı yahut anlatmak istedikleri gibi dinsizlik
değildir. Devletin dinle ayrılığıdır.
Esasen devlete din izafe etmek kadar yanlış bir şey düşünülemez.
Biliriz ki, dinler o dine girenlere bazı ödevler yükler.
Meselâ:
İslâm dininin şartı beştir. 1. Kelimei şehadet getirmek, 2. Namaz kılmak, 3.
Hacca gitmek, 4. Oruç tutmak, 5. Zekât vermek, gibi.
Devlet ise tüzel kişiliktir (hükmî bir şahsiyet). Bu ödevleri yerine getiremez.
Nasıl anlatayım.
Bir devlet düşünülebilir mi ki, hacca gitsin de hacı devlet efendi olarak
dönsün?
Yine bir devlet tasavvuru mümkün müdür ki, abdest alarak beş vakitte namaz
kılsın? Ramazanlarda oruç tutsun?
Osmanlı Kanunu Esasisi (Anayasa) ve birinci ve ikinci teşkilâtı esasiyelerimiz,
''devletin dini dinî İslâmdır. Ahkâmı şeriyenin tenfizine Büyük Millet Meclisi
memurdur'' gibi birtakım maddeleri ihtiva ediyorlardı ki, bu hem gülünç, hem de
zararlı idi.
Gülünç olmasının sebeplerini biraz önce göstermeye çalıştık. Fakat bu
hükümler aynı zamanda zararlı idiler.
Çünkü:
Dinle devlet birbirinden ayırt edilmedikçe din devlete direktiflerini veriyor ve
zalim hükümdarlarla onların emir kullarının elinde bir baskı aracı oluyordu.
Hükümdarların ve onların hükûmetlerinin en fena hareketleri dinle meşru
gösteriliyordu.
Bir iki misâl:
Mecmaüledep kitabı
Mecmaüledeb adında bir risalede deniyor ki:
''Padişah, halife zalim olsa da ona itaat gerektir. Çünkü, her millet lâyık
olduğu idareyi bulur kaidesi şeriat esasıdır. Bunun aksine hareket edenler kâfir
olurlar.''
Görülüyor mu? Pespayelerin elinde din nelere vesile ve vasıta oluyor?
II. Mahmut zamanında Mora'yı kaybettiğimiz vakit, bunun din bakımından terki
gerektiğine dair bir de fetva çıkarılmıştı. Fetvayı vaktin şeyhülislâmı
Dürrüzade Abdülvehab vermişti. (1)
İdaresizlik kolayca şeriatın sırtına yükletiliyor ve akan sular durduruluyordu.
Bizdeki isyanların, kaytaklıkların hemen hepsi şeriata arka verdi.
İkinci Teşkilâtı Esasiye hazırlanırken
Hiç unutmam, İkinci Teşkilâtı Esasiye (anayasa) projesi vekillerden ve
milletvekillerinden kurulu özel bir kurum tarafından Atatürk'ün başkanlığında
Ankara istasyonundaki Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü binasında konuşulurken,
dinle ilgili maddelerin projeden çıkarılmasını ben teklif etmiştim.
Dinle devlet işlerinin birbirine karışması Türk milletinin felâket sebebi
olduğunu ileri sürmüştüm. Yalnız bizim değil, hattâ Roma devletinin dahi
yıkılış sebebinin Hristiyanlık olduğunu iddia etmiştim.
Kâzım Karabekir
General Karabekir, fikirlerime asabiyetle hücum etti.
Fethi Okyar
Bay Fethi Okyar:
''Canım böyle şeyleri karıştırmayalım. Biz İhtilâlci miyiz? Yoksa devlet
idarecileri miyiz?'' diyerek meseleyi kapatmak istedi.
Atatürk ne dedi?
Atatürk, ''Zamanı gelir...'' deyince, maddeler perojede bırakıldı.
Fakat gün geçtikçe hakikat kendisini göstermeye başladı.
1926 yılında Millet Meclisinin tasdikine iktiran eden Türk Kanun-i Medenisinde
(Medenî Kanun) ''Reşit, dinini intihapta serbesttir'' maddesi vardı.
Diğer taraftan anayasada sözü edilen maddeler duruyordu.
Bu müthiş çelişiklik devam edemezdi. O maddeler Teşkilâtı Esasiye'de kaldıkça
bir gün irticaın, yakasından tutarak inkılâbı sorumlu tutması onun hak ve yetkileri
gereği olurdu.
Çünkü Teşkilâtı Esasiye'ye aykırı hareket olunamaz.
İnönü'nün bir takriri
Nihayet 1927 yılında İsmet İnönü ve arkadaşlarının bir takririyle meclis mahut
maddeleri, oy birliğiyle Anayasadan çıkarttı. Ve Türk Cumhuriyeti lâik cumhuriyet
oldu.
Yani insanlarca kutsal olan din, hükümdarların yahut herhangi bir şefin elinde
oyuncak olmaktan kurtarılarak, el değmeyen ve ebedî olan vicdanlara mal edildi.
Din ancak vicdanlar içinde emin ve masundur. (1)
Türklük ve lâiklik
Türklerde lâik devlet:
Lâik devlet, Türklere yabancı bir devlet sistemi değildir. Devletlerarası hak
yazarlarından Nys meşhur eserinin (2) başlangıcında bu sistemin Turanlı bir kurum
olduğunu kaydetmektedir ki, reddi imkânı olmayan bir çok deliller ve uygulama bu
görüşü teyit etmektedir. Nys'e göre lâiklik Türklerden Hristiyanlara geçti.
Cengizliler devletinde bu cihet apaçık görülmektedir. Meselâ, Cengiz hanedanına
mensup kadın ve erkeklerden bazıları Şaman, bazıları Hristiyan bulunuyorlardı.
Papazlara, lâmalara, imamlara ve saireye eşit bir saygı gösteriliyordu (3).
Hattâ Cengizin, Hülâgu'nun boş zamanlarında Hristiyan, Budist, İslâm Âlimlerini
bir araya toplayarak, huzurlarında din söyleşileri yaptırdıkları pek meşhurdur.
Bu bilginlerin Moğol sarayı usul ve âdetlerine göre uymak zorunda oldukları bir
nokta vardı. O da, Kağan'ın, huzurunda fazla bağırmamaktı. Aksi hareket eden kim
olursa olsun dışarı alınır ve temiz bir sopa atılırdı.
Cengiz'e ön gelen büyük Asya'daki Türk devletlerinde geçer sistemin Lâiklik
olduğunda şüphe yoktur.
İslâm'dan sonra; doğuda ve batıda kurulan Türk devletleridir ki, dünya
işlerinden halifenin elini kestiler. Ve hilâfet otoritesini sırf moral bir kurum haline
koydular.
Hülâgû Bağdat'ı fethettikten ve Halife Mustansır'ı öldürdüküten sonra,
Abbasi hilâfeti 35 yıl açık kalmıştı... İslâm milletleri kendi başlarının
kaygusuna düştüklerinden hilâfet meselesiyle uğraşmadılar yahut uğraşamadılar.
Hülâgû'nun bütün Abbasi hanedanını kılıçtan geçirmesine, rağmen Ahmet
adında biri Mısır'da Türk Kölemenlerine başvurarak Abbasî hanedanınıdan olduğunu
söyledi. Bir alay adamlarla bunu ispat etti.
Tarih, vakayı şöyle anlatıyor:
''Otuz beş senedenberi meydanda halife unvanını haiz bir zat olmadığı halde 609
yılında Mısır'a Araptan bir cemaat geldi. Yanlarında siyahî bir adam olup, anın
Ahmet İbni İmam Elzahiridnimam Elnasır idiğini söylediler.
''Sultan Baybars, Devlet ileri gelelerinden kurulu bir meclis akt ile Araplar, minval
meşruh üzere anın nesebine şehadet eylediler! Anların ifadelerine göre bu zat İmam
Müstefer'in biraderi ve Müstansır'ın Ammi olmak lâzım gelip kadı dahi şuhut ile
anın Beni Abbas'tan olduğuna hükmetti. Bu hüküm bir nevi tevatür beyyinesine
dayanıyordu. Anın üzerine Müstansır'ı billah Ebulkasım Ahmet deyutelkip olunarak
Baybars ve sair nas, ana hilâfetle biat eylediler. O dahi kâfei umuru müslimini alâ
melâinnas Baybars'a tevfiz eyledi'' (1).
İkinci defa olarak, Abbasi hilâfeti bu suretle kurulmuş oluyordu. Fakat yine Cevdet
Paşa diyor ki:
''Nas bunca yıllardanberi Hülafayı Abbasiye'ye alışmış olduklarından bu halifei
nev cah, canibi Iraka giderse halk onun başına toplanır ve Bağdat istilâs olunur diye
Baybars onun başına toplanır ve Bağdat istilâs olunur diye Baybars onun ordusunu
tanzim ile ânî canip Iraka gönderdi. O dahi Aney'e kadar gitti. Lâkin bir fırka tatar
askeri gelip onu ve maiyyetindeki kalabalığın ekserini katlettiler.''
Dikkat ediliyor mu, hilâfet ne hale düşmüş bulunuyor?
Türk Sultanı Baybars, halifeye bir ordu hediye ediyor ve onu Irak üzerine memur
ediyor.
Tarih bundan sonrasını daha dikkati çeker bir tarzda anlatıyor:
''Baybars Mısır'a avdetinde yine Âli Abbasdan Halife Müsterişte müntehi olduğu
mervi olan Ahmet namında biri zuhur ile 660 senesi evahirinde ispatı nesep etti ve
hâkim biemrillah Ahmet deyu telkip olunarak ona da hilâfet ile biat olunduysa da Baybars
onu kalenin bir burcunda iskân ile dairesinin tanzimi için masraf etmedi. Fakat
hutbelerde namı Baybars namiyle beraber zikrolunurdu.
Devleti Fatimi'ye munkariz ve Mısır'da Galat'ı Şia mezhebi zail olmuş ise de gerek
Mısır'da, gerek diyarı Afrikiyede Şia bakayası mevcut olduğundan onların zuhuruna
mani olmak üzere Mısır'da resmî bir Halife-i Abbassî bulunması Kölemenlerin
efkârı siyasiyelerine muvafık idi. Lâkin Halifei Nevcahın adamları şehre inip umuru
devlete dair söz söyler olduklarından iki sene sonra Baybars onu Nas ile ihtilâttan
menetmiştir. Bu zat ise çok yaşadı. Kırk bu kadar sene halife namını taşıdı.
Andan sonra Mısır'da halife unvanını alan Abbasiler, hep onun neslindendir'' (1).
İşte I. Selim'e hilâfeti teslim ettiği söylenen III. Mütevekkil Alellah, bu ne
idüğü belli olmayan adamın soyundandır.
Tarih diyor ki, ''Mısır'da resmî bir halife bulunması Kölemenlerin efkârı
siyasiyelerine muvafık idi.''
Belki de bu zaruret yüzünden Abbasi hilâfeti ikinci defa uyduruk verilmiş bir
şeydi. Çünkü, Müstansırı Billah Ebulkasım Ahmet zamanında böyle bir adam ortada
yoktu.
Yine dikkate değer ki, halife, devlet işlerine dair söz söyleyince Baybars'ın
emriyle hapis edilivermişti. Önemi bu kadardı.
Şu cihet de kayda değer ki, Türkler İslâm'ı kabul ettikten ve devlet işlerini
ellerine aldıktan sonra hilâfetle, saltanatı daima ayırt etmişlerdir. Denebilir ki,
hilâfeti sırf moral bir kurum haline koymuşlardır.
Bu hal, Kısası Enbiya yazarı Cevdet Paşa tarafından da teyit olunarak deniyor ki:
''Mütevekkil hadisesinden sonra hilâfet sözde Abbasî halifelerde idi. Fakat hüküm ve
hükûmet Türk beylerinin eline geçmişti.''
I. Mütevekkil hâdisesi şu idi.
Mütevekkilin oğlu Müstansır ile aralarında bir hakaret işinden dolayı dehşetli
bir düşmanlık başgöstermişti. Bu hal nihayet Mütevekkilin öldürülmesiyle
sonuçlandı.
Bu işi, Türk beylerinden Vasıf ve Boğa ve Küçük Boğa gibi kimseler üzerlerine
almışlardı. Bir çarşamba gecesi Mütevekkil sarhoş iken cellâtlar üzerine hücum
ederek halifeyi öldürdüler ve oğlu Müstansır'ı hilâfete geçirdiler.
İşte bu hadiseden sonradır ki Hicret yılının 250 sine doğru, artık Abbasi
devlet işleri Türklere geçmiş bulunuyordu.
Halife Müstansır, altı ay hilâfetten sonra öldü. Yahut zehirlendi.
Müstansır'dan sonra hilâfeti gelen Mutez askerin maaşını vermediğinden Türkler
tarafından hakaretle hilâfetten kovuldu. Hapsedildi. Ve nihayet öldürüldü. Bu ve
bundan sonraki halifeler zamanında şurada burada boyuna hilâfet davası güden adamlar
da eksik olmuyordu.
Hicret yılının 325 senelerinde üç hilâfet kurumu mevcut bulunuyordu:
1. Bağdat'ta Türkler idaresinde Abbasi halifeler,
2. Endülüs'te Emevi halifeler,
3. Fas'ta Alevî halifeler.
Halife Müstekfi'nin atılmasından ve Mutîullah'ın hilâfete getirilmesinden sonra
vaziyeti Cevdet paşa şu yolda izah eder:
''Müstekfinin berveçhi bâlâ hali günü muktedirin oğlu Mutiullaha biat olundu.
Lâkin Müstekfi'nin hiç olmazsa resmen bir veziri vardı. Muti'de o da yoktu. Yalnız
bazı havayicine karşılık olmak üzere Mazeldule tarafından tahsis olunan mutad
işlerini görmek ve dairesinin irat ve masraf defterini tutmak için bir kâtibi vardı
ve artık halifenin şan ve itibarı kalmayıp bir hususta kendisine müracaat olunmaz
oldu'' (1).
İslâm'da din ile dünya
İslâm'da din ile dünya işleri ayrı şeyler miydi?
Cürci Zeydan (2), Seyit Ali Emir (3), Seyyit Bey (4), Abdurrezzak (5) gibi tarihciler
hilâfetin din ve dünya işlerinin düzenleyicisi olduğu fikrindedirler.
Fakat, tarihte tesadüf edilen bazı olaylar bu görüşlere az çok aykırıdırlar.
Hazreti Peygamber Mekke'yi fethettikten sonra Hümeyn Savaşı'na giderken devlet
işlerine yirmi yaşlarında olan Attap'ı, diyanet işleri için de Maaz'ı
bırakmıştı.
Hilâfet din ve dünya işlerini içine almış olsa bile Peygamberin hayatında caiz
gördüğü bu ayrılık yahut bu iş bölümü din ile dünya işlerinin tefrik
edilebileceğine işaret sayılamaz mı?
Bizce bunda şüpheye mahal yoktur.
Osmanlı tarihinde bir hadise bu görüşümü doğrular.
I. Selim bir gün iç oğlanlarına fena halde kızmış, kırk kadarının
öldürülmesini emretmiş. Erkân telâşa düşmüş, fakat kimse aksini söylemeye
cesaret edememiş. Nihayet Zenbilli Ali Efendiye haber vermişler. Müftü gece I.
Selim'in yanına gelmiş. Aralarında şöyle bir konuşma geçmiş.
''I. Selim - Hayır ola hoca, bu vakitte ziyaretten maksadın ne ola ki?
Zenbilli Ali Efendi - Öldürülmelerine ferman buyurulan kırk kadar adamımızın
affını delâlete geldim.
I. Selim - Hoca sen artık dünya işlerine de karışır oldun. İstersen sana bir
vezerat vereyim.
Zenbilli Ali Efendi. - Hayır efendimiz. Dünya işlerine karışmaya değil,
ahiretinizi kurtarmaya geldim.''
Cevabında bulunmuş. Uzun bir muhavereden sonra Selim emri geri almış ve kırk kişi
ölümden kurtulmuş.
Şu konuşma Osmanlı saltanatında dünya ile din işlerinin hem de birinci halife
olduğu söylenen Selim zamanında bile ayrı ayrı şeyler telâkki edildiğini
göstermez mi? (1)
Bizce bunda da şüpheye mahal yoktur.
Fikrimiz şudur ki:
Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten ve devlet işlerini ellerine geçirdikten sonra
hilâfetle saltanatı, başka bir deyimle, din ve dünya işlerini birbirinden
ayırmışlar ve hilâfet makamını dinî bir kurum haline koymuşlardır.
Ve bunda, Türk ulusal kurumlarının yani lâik devlet sisteminin muhakkak ki etkisi
olmuştur (1).
Bunların bazen o kadar etkisi görülüyor ki, şaşmamak mümkün değildir.
Meselâ:
Mısır'da bir taraftan Fatimi halifeler hilâfeti yaşatırken, aynı yerde ve aynı
azmanda Türk Kölemenler hükûmet sürüyorlar ve İslâm hukukunun hiçbir suretle
kabul edemeyeceği bir şahsı tahta oturtuyorlar ve taçlandırıyorlardı. Bu şahıs:
Bir Türk kadını olan Şecrüddür = İnci ağacı'dır.
Malûmdur ki, kadınların devlet, hükûmet reisliğini İslâm dini kabul etmez.
Halbuki Şecrüddür, IX. Louis gibi, Hristiyanların kutsal diye tapındığı kralı
yenmiş ve esir etmiş, 80 bin altın kurtuluş akçesi almıştı. Bu büyük yiğitliği
ve ustalığından dolayı Mısır tahtına oturtuldu.
Yine Türk olan Hanife ve İnanç hatunların, Halep ve Şam hâkimelikleri malûmdur.
Görülüyor ki, her bakımdan Türkler, Arapların hilâfet kurumuna verdikleri anlama
uymamışlar, İslâm oldukları halde millî usullerine göre, devlet ve hükûmet
şekillerini devam ettirmişlerdir.
Mısır ulemasından Abdurrezzak, 'İslâm'da Hükûmet', adlı eserinde, hükûmet ve
devlet şeklini tayinde İslâmların serbest olduğunu iddia etmektedir. Bundan dolayı
Camiülezher ulemasınca afaroz edilmiştir.
Netice:
1. Politik bakımdan, hilâfet, İslâm tarihinin herhangi bir çağında İslâmlar
hattâ bizzat araplar arasında birlik sağlayamamıştır. Tersine, karışıklığa yol
açmıştır.
2. Birçok halife aynı zamanda hükümü sürmüşlerdir. Abbasiler Irak'ta, Fatimiler
Mısır'da, Ubeydi alevîler Fas'ta, Emeviler Endülüs'te.
Osmanlı hilâfetini ne Fas, ne de İran tanımadı.
3. Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten ve devlet işlerini ele aldıktan sonra
hilâfetle devleti biribirinden ayırdılar ve halife bugünkü papa halini aldı.
Şu halde üçüncü halife Osman'ın öldürüldüğünden beri İslâmlar arasında
bile kanlı ve korkunç anlaşmazlıklara yol veren ve İslâm birliği maskesi altında
bir imparatorluk kurulması gibi imkânı olmayan hayalî dava güden hilâfeti, Anadolu
Türklüğünün başına musallat etmekte mana ve sebep ne olabilirdi?
Hiç!
Sadece zarar.
Türklerin İslâmiyet'i kurtarması
Cevdet Paşanın da dediği gibi, bir yandan Haçlıların diğer yandan Moğolların
hücumuna uğrayan İslâmiyet'i Türklerdir ki kurtardılar ve ona yaşama imkânını
sağladılar (1).
Ben diyeceğim ki, İslâmiyet Türk zekâsının, Türk kılıçlarının gölgesi
altındadır ki, yücelebildi. Yoksa yerinde yeller eserdi.
Fatimilerin ihaneti
Nitekim Nurettin'i Şehit Haçlıları, Filistin'den sürüp atmaya çalışırken
Mısır'daki Fatimi halife peygamber torunlarından olduğu iddiasında bulunan halife,
Haçlılarla Nurettin'e karşı ittifak yapıyordu (1).
Tıpkı 1914-1918 Dünya Savaş'ında Mekke Emiri ve Peygamber torunu Şerif Huseyn'in
biz Türklere karşı düşmanlarla birleşerek Müslüman Arapların Türklere silâh
atması gibi.
Fakat işin yanık ve hazin ciheti şudur ki, Türk, İslâm yolunda varını yoğunu
verdiği halde Türk olmayan hemen bütün Müslümanların, büyük bir nankörlükle
Türk'ten şikâyetçi olmalarıdır! Hristiyan, Osmanlılar ise büsbütün ayrı.
Hükûmet başındaki Arnavutlar ve Araplar
Hele biz Batı Türkleri, yalnız varımızı yoğumuzu bu yolda vermiş değiliz.
İşlerin başına da Türk'ten başkalarını getirdik, uzak gitmeye ne hacet? 1908'de
Meşrutiyet ilân edildiği vakit, iş başında sadrazam olarak Avlonyalı Arnavut Ferit
Paşa bulunuyordu. Sarayın en sözü geçer adamları, İzzet Hocalar, Selim Melhameler
idi.
Balkan muharebesinde Osmanlı devletinin Hariciye Nazırı Nura Dunkyan idi.
Avusturya Hariciye Nazırı Baron Erental bu sıralarda Yunanistan hakkında Osmanlı
hükûmetine bazı bilgi vermek istemiş, fakat Viyana büyük elçimiz Mavro Kordato
olduğundan işi ona açamamış.
''Nasıl açayım? Rum'dur. Yunanistan'a haber verir.''
Demiş.
Halimizi düşününüz bir kere.
Bekir Sami hatırası
Hiç unutmam, Bağımsızlık savaşları sırasında, Londra Konferansına Ankara
hükûmeti tarafından gönderilen murahhas heyeti arasında İzmir milletvekili
sıfatıyla ben de bulunuyordum. Reisimiz olan Çerkez Bekir Sami'nin işi gücü
Kafkasya'da bir Çerkez devleti kurdurmak olmuştu. Halbuki biz Türk istiklâlini kurmaya
memur idik.
Türk devleti işlerini Türk'ten başkasına vermeyelim... Türk devleti işlerinin
başına öz Türk'ten başkası geçmemelidir.
Bir istatistik
Ali Seydi rahmetli merak etmiş, Devleti Osmaniye tarihinde, bir istatistik
çıkarmış, buna göre 200 kadar sadrazamdan yüzde 10'u Türk olup, üst tarafı
yabancı milletlerdendir.
Bu hallere göre, kötü idareden şikâyet biz Türklerin hakkı iken, talihin ne
hazin cilvesidir ki fenalıkların belli başlı müsebbibleri, Türk olmayanlar,
Türk'ten şikâyetçi kesilmişlerdir.
Tarih diyor ki:
Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları geçince, o
devlet inkıraz bulur. Yani millet, istiklâlini kaybeder.
Misal mi istersiniz?
İşte Abbasiler, işte Endülüs ve işte Osmanlılar!
Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır.
Türk'ten başkasına inanmayacağız.
Türk milliyetçiliği
Atatürk İhtilâli'nin belirli yönü Türk milliyetçiliğidir. Türk olmaktır.
Geçmişi bu prensip temizledi. Yeniliği bu prensip getirdi. Bütün Türk İhtilâli,
bütün eserleriyle bu prensibe dayanıyor. Bundan en küçük bir yan çizme geriliğe
dönüştür. Ve ölümdür.
İşte bütün bunlardan dolayı Bizanslaşan saltanatın, Türk olmayan Osmanlı
saltanat ve hilâfet idaresinin asırlar içinde kısaca anlamı şudur:
Türk'ten başka unsurların kuvvetlenmesine yarayan, bunlarla beraber ve yaşatmak,
yaşamak için Türk'ü sömüren bir varlık. (1)
İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, Atatürk İhtilâli, Bizanslaşan saltanatı,
vatansız ve milliyetsiz hilâfeti kaldırdı.
Ve bütün bunlardan dolayıdır ki, milliyetçiyiz, cumhuriyetçiyiz, lâikiz...
*
Niçin milliyetçiyiz?
İhtilâlin büyük Şefi Atatürk, buna cevap olarak şunları söylüyor:
''Bizim vüzuh ve tatbik kabiliyetini gördüğümüz mesleki siyasî, millî
siyasettir. Dünyanın bugünkü umumî şeraiti ve asırların dimağlarımızda ve
karakterlerde temerküz ettirdiği hakikatler karşısında hayalperest olmak kadar
büyük hata olamaz. Tarihin ifadesi budur. İlmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.
Milletimizin kavi, mesut yaşıyabilmesi için devletin tamamen millî bir siyaset
takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilâtı dahiliyemize tamamen mutabık ve müstenit
olması lâzımdır. Millî siyaset dediğim zaman kastettiğim mana ve medlûl şudur:
Hududu milliyemiz dahilinde her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafazai
mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakikî saadet ve umeranına çalışmak.
Alelıtlak tulu emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek. Medenî cihandan,
medenî ve insanî muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.'' (1)
Hilâfet ve saltanat neden kaldırıldı?
Hilâfet ve saltanatı niçin kaldırdık?
Ve... Niçin Cumhuriyetçiyiz?..
İnönü ne diyor?
İsmet İnönü '22 Kasım 1339' yılının parti toplantısında eski Başvekillerden
Rauf Orbay'a karşı şu beyanatta bulunuyordu.
''Halifeyi ziyaret meselesi, halife meselesidir.
''Devlet adamı olarak, hiçbir zaman hatırımızdan çıkaramayız ki, hilâfet ve
saltanat orduları bu memleketi baştan başa harabeye çevirmişlerdir. Hilâfet
orduları vücuda getirmek ihtimalini daima gözden uzak tutmıyacağız. Türk milleti en
acı ıstıraplarını halife ordusundan çekmiştir. Bir daha çekmeyecektir.
Bir hilâfet fetvasının, Harbi Umumi (Birinci Dünya Savaşı) tehlikesine bizi
attığını hiçbir vakit unutmayacağız. Bir hilâfet fetvasının millet ağaya
kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha iğrenç bir surette hücum ettiğini
unutmayacağız.
Tarihin herhangi bir devrinde bir halife zihninden bu memleketin mukadderatına
karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız!
Herhangi bir halife gelenek, fikir, şekil olarak, açık veya kapalı, Türkiye
mukadderatında alâkadarmış gibi bir durum almak isterse, Türkiye devlet ileri
gelenlerini mükâfatlandırırmış gibi bir zihniyet ile düşünürse, bunları
memleketin hayatıyla, varlığı ile tam zıt sayacağız.. Hareketlerini ihanet
sayacağız.'' (1)
Halkçıyız
Halkçıyız ve inkılâpçıyız.
Modern lâik Cumhuriyeti 'Milliyetçiliği ve Devletçiliği' tarihin zarurî bir
verisi olarak benimsedikten sonra, halkçılığı da bunların pek tabiî bir neticesi
olarak kabul etmek gerekirdi. Kabul edildi.
Tarih ne diyor?
Biz Türklere, lâiklik gibi, halkçılık da yabancı bir kurum değildir.
Demokratlık Türklerin millî seciyelerinin zorunlu sonucudur. (1)
İngiliz Wels, bu noktayı ne kadar güzel ifade eder. Der ki:
''Türkler memleketinde, her Türk efendidir, beydir. Bunun için aralarında
geçimsizlik eksik değildir. Çünkü hiçbiri kendini diğerinden aşağı tanımaz.
Türkler kendi memleketlerinden çıkıp da yabancı illere vardıklarında padişah
olurlar. Tıpkı denizin dibindeki incilere benzerler.. Bunlar denizin dibinde iken bir
şey değildirler. Çıkınca en yüksek değeri kazanırlar.''
Müverrih Hüsameddin'in bir görüşü
Amasya Tarihi müellifi rahmetli Hüsameddin'den işitmiştim.
Bir gün Abbasi halifelerinden Memun şairleri toplamış. Hepsine, milliyetleriyle
öğünmeleri için emretmiş:
Arap şair, Hazreti Peygamberin Arap olduğundan, Kur'an'ın Arap diliyle geldiğinden,
Arap soyluluğundan söz etmiş.
Acem şair, kisraların saraylarında Acem ihtişam ve daratından dem vurmuş.
Rum şair, eski Yunanın sanat, mimari vs. büyüklüğünü anlatmış.
Sıra Türk şaire gelmiş, Memun, ''Sen de öğün bakalım'' demiş. İsmi geçen
şairler, şaşkınlıkla bizimkine bakmağa; bu da ne söyliyebilir ki, söyleyecek neyi
vardır ki, gibi bir davranışla bakmaya başlamışlar.
Türk şair demiş ki:
''Benim doğduğum Türk illerinde, gerçi ne Arabın, ne Acemin, ne de Yunanlının
övündüğü şeyler yoktur. Fakat bu topraklarda Tanrı köle yaratmaz!'' (1)
Romanya Başvekillerinden Profesör N. Yorga, Osmanlı Türklerinden bahsederken diyor
ki:
Yorga'nın görüşü
''...Geniş demokrasi, din ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, bütün zeki, atılgan ve
değerli insanlara, sokağın toz ve çamurları içinden, debdebeli vezir atına binmeye
kadar imkân bahşediyordu.'' (2)
Osmanlı saltanatı bile, millî karakterimizin belirli yönü olan demokratlığı bir
türlü yerinden oynatamamıştır.
Kâtip Çelebi'nin biraz önce kaydettiğimiz şehadeti de göz önünde tutulunca
halkçılığın Türklük bakımından da bir zorunluluk olduğunu anlatmakta zorluk
çekilmez.
Modern devletin amacı
Bütün bunlardan sonra, hatırlamak gerekir ki, modern devletin amacı kendisini
vücuda getiren insan toplumunun manevî ve maddî mutluluğunu elde etmektir.
Bu amacı şöyle, kısaca ifade mümkündür.
Her şey halk için ve halkla beraber.
Bunun içindir ki, Cumhuriyetin birinci Anayasa'sında:
"Hâkimiyet bilâ kayt ve şart milletindir. İdare usulü halkın bizzat ve
bilfiil mukadderatını idare etmesi esasına müstenittir.." deniyordu.
Türk Cumhuriyetinin hareketi ve bütün uğraşıları, kendisini ancak Türk
milletinin çıkarları için ifade etmelidir ve edecektir.
Türk demokrasinin anlamı
Ulus egemenliği, kayıtsız ve şartsız halk egemenliğidir. Bu egemenlik, bu irade
ancak Türk ulusunun, Türk halkının çıkarları için belirir ve görünür. Türk
demokrasisinin anlamı budur.
Türk İhtilâli'nin verisi olan halkçılık prensibi budur.
Neden inkılâpçıyız?
İnkılâpçıyız.
Evet inkılâpçıyız. Zira hayat sürekli bir değişikliktir.
Durmak ölümdür. Yaşamak ve yaşatmak istediğimiz için inkılâpçıyız.
Ek: XVI
Komünizm kritikleri
Kropotkin ve Wels'e göre:
İngiliz tarihçisi Wels, pratik bakımından komünizme çok kuvvetli bir tenkit
yöneltmiştir ki, bunu şuracığa kaydetmemek bir ziyandır.
Wels'i bu hususta düşündüren önemli nokta şudur:
Biliriz ki, liberal ekonomi sistemini kabul eden devletlerde, devlet, iktisadî hiçbir
işe karışmaz. O sadece âsâyişi korumakla yükümlüdür. -Klâsik bir deyimle-
devlet, bir gece bekçisidir Böyle olduğu halde, devlet, rüşvetlerin, binbir
suiistimallerin önüne geçememektedir. Memurları boyunca cezalandırdığı halde, yine
durmadan mücadele zorunda kalmaktadır.
Düşünebiliriz ki, komünizmi kabul eden devlet, ekonomik teşebbüsleri tamamıyla
benimsemiş ve ferde bu alanda hiçbir faaliyet tanımamıştır.
Daha açık ifade edelim, komünist devlet her şeyi üzerine almıştır. O tâcirdir,
çiftçidir, sanayicidir, her şeydir. Çocuğun doğduğu günden, ihtiyar olup
öldüğü güne kadar herşey ona aittir. Süt analıktan kefenciliğe kadar.
Devlet fırıncıdır, devlet terzidir, devlet kasaptır, devlet meyhanecidir, vesaire,
vesaire...
Devlet sadece gece bekçisi iken, suiistimalin önüne geçemezse ve geçemediği
bugün bir realite ise, biraz önce kaydettiğimiz gibi her şeyi başarmakla yükümlü
olunca artık suiistimalin derecesini düşünelim bir kere!
Bunu havsala almaz.
Bu bir yıkım olur.
Özgeciliği kurmaya çalışırken, hırsızlığı ve eşkiyalığı yaymış
olacağız.
Denebilir ki, devlet hırsız olur mu?
Fakat devlet moral bir kişiliktir.
Kendi kendine faaliyette bulunmaz. Bulunamaz.
Devlet mekanizmasını şahısla işletir.
Wels'in demek istediği bütün iktisadî işleri ellerinde tutacak olan bu kişilerin
suiistimalleri nasıl önlenecektiri? (1)
Mevcut mesleklerin en solu ve ilerisi sayılan anarşistlere gelince, şeflerinden
Prens Kropotkin'in komünizmaya yönelttiği bir kritiği de buraya kaydetmezsek eksik bir
şey yapmış oluruz.
Kropotkin diyor ki: (1)
''Ferdî sermayenin baskısından kurtulmak için insanlık binlerce yıldır savaş
halindedir. Bu meseleyi hâlâ çözümleyememiştir... Komünizm, bu baskıyı fertten
alarak devlete vermekle baskıyı dayanılması güç bir hale getirmiş bulunuyor. Ve
insanlığa kurtulabilmesi mümkün olmayan bir esirlik durumu hazırlamış oluyor!''
Ek: XVII
Seviye savsatasına Namık Kemal'in bir cevabı
Namık Kemal, Hürriyet adlı yazısında şu fikri ileri sürüyor:
''...Amma denilecekmiş ki, halkımız maarifçe daha hür olacak derecelere
gelmemiştir. Evet! Biz de teslim ederiz ki, çektiğimiz taaddiyatın çoğu noksanı
marifetten geliyor. Eğer halkın terbiyesi tam olaydı, bin yerde emsali görüldüğü
gibi, hürriyetini derhal istihsal ederdi.
...Lâkin ahaliyi hakkından müstefit etmek için, galeyan umumiye intizar edip durmak
bir hükûmete lâyık mıdır?
Maarifçe hürriyete mütehammil olmak tâbirinden anlaşılmasın ki, cahil bir halka
hukuku siyasiye ve şahsiyesi verilirse idare muhtel olur. Ta yanımızdaki Karadağ'ın
hali bu davanın butlânına delil kâfidir.'' (2)
Namık Kemal'in bu çok taraf tutucu düşüncelerini ileri atılımlar karşısında
hâlâ halkımızın seviyesinin geriliğinden bahseden mürtecilerin kulaklarında küpe
olsun diye kaydediyorum.
Ek: XVIII
Sadullah Paşa yeniliği nasıl anlatıyor?
Seviye safsatasına bir cevap daha
Sadullah Paşanın mektuplarından. (1)
Tevfik Paşaya... Çetin'e elçisi.
''Tevarihi muhtelife ile üç kıt'a lütufnamenizi almıştım.
Şimdiye kadar cevaplarını uzattığıma sebep ihmal değil, uzunca cevap yazabilecek
vakti kazanmaktı. Bazen hususî ve resmî gaileler, bazen gurbetten, bazen dahi bu
mevsimin güzelliğinden mütevellit muhtelif daiyeler maksada mâni oluyorlardı.
Mektubunuzu tenevvü muhteviyatı ve tarafı devletlerine olan muhabbet ve incizabın
şiddetli tesiratı kısa sözle borcu edaya kâfi değildir. Bu mülâhazata göre her
vakit teehhüratı vakıayı mazur ve temadii taatufat âliyeleriyle muhibbi muhlislerini
mesrur buyuracaklarında şüphe etmem.
Birinci mektubunuzun ekser mebahisi yine Guizot'a mütealliktir. Efkârı hakkındaki
mutaleatım arızai ahiremde epeyce mufassal olduğundan yeniden tekrarına hacet yok ise
de, Reşit Paşa merhuma müteallik mülahazatı söz götürecek şeylerdendir.
''Bir güzel Türk diplomatı olmaktan ziyade Avrupa diplomatıdır. Büyük Petro gibi
hareket edecek yerde frengâne davranmıştır.'' demiş.
Guizot'nu şu itirazı pek tuhaf! Müverrih, mânasından ziyade tabirdeki letafeti
iltizam etmişe benziyor.
İslahat denilen şey ülemai müteehhirinin keşif eylediği kavaidin bir memlekette
icraatı demek olmakla, Reşit Paşa bizdeki taamülât ve muamelât siyasiyeyi Tanzimata
esas ittihaz etmiş olsa yeni bir şey yapabilir miydi? Reşit bir vezir zeki, Petro ise
müstakil bir haris olduğundan ikisinin birbirine teşbihi kıyas maalfarik olmaz mı?
Reşit kan dökülmesinden bîzar olduğundan, masuniyeti hayatı temin etmek isterdi.
Petro ise istiklâl mahiranesini müdahalei memleketten kurtarmak için kan dökerdi.
Doğrusunu söyleyeyim: Guizot'un cüz'iyat ve külliyat mesailde mütalealarını pek
yavan görüyorum.
Reşit Paşa Tanzimat hakkında Meternih'ten reyini sual etmiş, Babıâli'de kalemde
iken Meternih'in risale şeklinde bir lâyıhai cevabiyesinin Âli Paşa kalemiyle
tercümesini okumuştum. O da, Guizot gibi, Reşit Paşaya mukallit olma diyor. Ve
mânası istenilen tarafa çekiliyor; tevriyeli birtakım mütalaatı siyasiye beyan
ediyorsa da ne yapılmak lâzım geldiğinden asla bahsetmiyor.
Hutubu cesimde birtakım kelimat ve mütalaatı müpheme söyleyip, asıl ıslahata
aklı ermediğini şakşakai tâbirat ile örtmek, azimi ricali siyasetten geçinmek
isteyen diplomatların âdâtı müstemirelerindendir. Meternih'in, bulunduğu asrın
harekâtı fikriyesine muktezi tesisatı hürriyetkâraneyi galatı idrak addederek
konservatör kalmakta ısrarı, mukallit olmamak daiyesine mebni idi. Akıbet ne oldu?
Galatı idrak, asrın efkârında değil, kendi aklında imiş. 48 İhtilâli altında
ezildi. Hatasını anladı, amma mevkiinde değil, vatanında bile durmayıp firar eyledi.
Taklit! Taklit! diye edilen tarizatı müstehziyane vukuatı âlemin suveri
cereyanında ehli dikkate göre hafi olmıyan esbab ve tesirata bakmayıp müteemmilâne
ve hâkimane değil, mütehakkimane telâffuzatı hod seraneden ibarettir. Meselâ, nuru
irfan ile gözü açılmış bir milletin tesisat-ı terakki pervanesini ötede geri
kalmış bir millet taklit ederse taklittir deyu badisi olan ricali tezyif etmek lâzım
gelir mi?
Guizot'un mütalaası böyle çıkmaz yola gidiyor. Hulâsa her memlekette
gördüğümüz asârı terakki, ümmehatı medeniyet olan bilâdı mamurci azimenin asar
tak'ididir... Bir millet kusvayı terakkiye varıncaya kadar mukallit, akranına faik
olursa mukalidünbih olur. Bu mesele'i bedihiyeye karşı Guizot'un mütalaatı gibi
sözler hakikatı tanımamak demek olur. Şu kadar diyebilirim ki, asrındaki ricali
siyasiyye Reşit Paşanın yanında biraz küçük kalırlar. Kendi yaptıklarıyle anın
asarını mukayese ederlerse sıhhati müddeayı kendileri dahi itiraf ederler.
Reşit Paşanın dirayet ve cüreti ve metaneti ve tabiatı beşeriyeye vukufta istidat
ve meharet hassaları bir derecede idi ki en meşhur rical-ı devlet unvanını ihraz
edenlerle mukayesesinde rüçhanı değilse, müsavatını teslim etmeğe her müverrih-i
siyasî mecburdir. Hayif ki meşahirimizin namlarını âlemde ipka ve sehlilmümteni
asarı siyasilerinin kadrini ilâ edecek memleketimizde kuvvetli kalemler olmadığından,
Reşit Paşa gibi kalilülnazir bir müceddidin kıymeti tarihçe takdir olunamıyor.
Eğer müelliflerimiz olsaydı Guizot gibi zevatın Türrehat mütalaatını okuyan zatlar
görülürdü.
Mükâtebede serbestçe mübahase ve muhavereyi sevdiğinizden Guizot'un sünuhatiyle
çarpıştım. Reşide korkak tâbirini ıtlâk etmesinden, şarka dair koca ministerin
hiç haberi olmadığını anladım. Bu tâbir hakikatı tahkir olduğundan, ruh
müşarilleyhe mütevessılen Guizot cenaplarını protesto ederim.
*
Not: Rahmetli Ebuzziya Sadullah Paşanın bu mektubunu o zamana göre edebiyat
tarihimizde ileri bir atılım olarak göstermektedir ki, şüphe yok, çok yerinde bir
şeydir.
Ben ise bu mektubu, fikir ve kavrayış bakımından zamanımızda dahi taklide değer
ve pek çoklarımızı hakikatler karşısında tenvire medar bir vesika diye
kaydediyorum.
Sadullah Paşanın bu mektubunda: ''Islâhat denilen şey'' fıkrasıyla başlayan
istifhami cümle bu Türk oğlunun inkılâp, daha doğrusu İhtilâl denilen hadiseyi ne
kadar etraflı, esaslı ve bilimsel kavradığına bir belgedir. Bugün dahi İhtilâli
yahut yenilik denilen şeyi bundan etraflı ifadeye imkân var mıdır?
Sonra Reşit Paşa ile Büyük Petro arasındaki farkı ne kadar güzel
canlandırıyor.
Meternih'in Reşit paşaya tavsiyelerini ne derli toplu ve mantıki bir surette yerlere
vuruyor. Hakikaten Meternih bütün başarı tılsımını muhafazakârlıkta buluyordu.
Her türlü yenilik aleyhinde idi. Bu hali, bu kanaatıdır ki günün birinde,
politikasıyla Napolyon'u yenmiş olan bu büyük devlet adamını, memleketinden
çamaşır arabasıyla kaçmaya mecbur kılmıştı.
Sadullah Paşanın kritikleri önünde Guizot gibi âlim, Meternih gibi zamanın
Makyaveli sayılan Fransız ve Avusturya devlet adamlarının ne kadar basit düşünceli
insanlar olduklarını anlamakta güçlük çekilmiyor.
Sadullah paşa, aynı zamanda vatanımız ve milletimiz için de üzgündür. Yeter
derecede okuma seviyemiz olmadığından, bu hakikatler millete gösterilmediğinden
yakınmaktadır.
Paşanın bundan yıllar önce yazdığı bu güzel mektubu bilhassa İhtilâller
bakımından önemli buldum. Sadullah Paşa radikal İhtilâl istiyor. Yarım yamalak
değil.
Mektubun önemli bir noktası da:
Hâlâ bir çoklarımızın zihinlerini dolduran batılayı yıkıp atmasıdır.
O batıla da şudur:
''Efendim, medenî kanunu aldık. İcra kanunuyla borç için hapsi kaldırdık. Şunu
yaptık, bunu ettik, ama bunlar taklittir. Bizim ihtiyaçlarımıza uyarlar mı?''
Bunu yıllar önce Tan gazetesinde Ahmet Emin söylüyor. Borç için hapsin iadesini
ısrarla istiyordu.
Elli üç yıl önce yükselen paşanın sesi, elli üç yıl sonraki dileğe şu
cevabı vermişti:
''Bir millet kusurayı terakkiye varıncaya kadar mukallit, akranına faik olursa
mukallidünbih olur. Hülâsa her millette gördüğümüz asârı terakki ümmehatı
medeniyet olan biladı mamurel azimenin asarı taklididir.''
Ne yazık ki Atatürk İhtilâli, Reşit Paşa inkılâbının savunucusu kadar
bilimsel ve mantıkî savunucularını hâlâ bulamadı.
Fakat bulacaktır.
Ve bu yakındır.
Gençlik geliyor.
Ek: XIX