IV- SONUÇAtatürk, yüzyıllardır değişik etkenlerle benliğini
yitirir duruma gelmiş bulunan Türkçeyi ulusal bir dil yapmak, öz kaynaklarına
dayanarak onu bilinçle işleyip güzelliğini ortaya çıkarmak, çağdaş uygarlığın
gerektirdiği tüm kavramları karşılayacak zenginliğe ulaştırmak ve anlamayı ve
anlaşmayı kolaylaştıraraktan ulusal kültürümüzü yüceltmeyi amaç edinmişti. Bu
nedenle giriştiği Dil Devrimi'ni yalnız düşünmek ve korumakla kalmamış bu devrim
içerisinde en etkin bir şekilde görev almıştı.
Niteliği gereği bir yasaya bağlanamayan Dil Devrimi, diğer devrimlerden daha çok
toplumca benimsenmek, gerçekleşmek için belirli bir sürenin geçmesini de zorunlu
kılıyordu. Eskiden beri Osmanlıcayı savunanların dışında, dilde devrim
yapılamayacağı görüşünde olanlar da Türkçenin özleşmesi ve arılaştırılması
çalışmalarında aşırılığa kaçıldığını öne sürüyorlardı. Özellikle
Atatürk döneminde Dil Devrimi'ni kabul etmiş görünenler ve dahası eğer kimi
aşırılıklar ve yanlışlıklar yapılmışsa bunların içerisinde yer alanlar O'nun
ölümünden sonra eleştirilerini artırmaya başlamışlardı. Çok partili döneme
girildikten sonra ise Dil Devrimi konusundaki görüş ayrılıkları daha da
belirginleşmişti. Ne var ki görünüşte ayrı ayrı yerlerden kaynaklanan bu
eleştiriler, gerçekte psikolojik bir temele dayanmaktadır. Atatürk'ün dil
çalışmalarını aşırı bulup bunu bir ''deneme'' olarak nitelendiren Falih Rıfkı
Atay, bu temel nedeni de gene kendisi açıklıyor:
''Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin
eder. Zevkler isyan eder. Alışkanlıkar dayatır. Kanaatlar bir türlü uzlaşamaz. Bu
durum, işleri yüzünden görenlere 'Anarşi' korkusu verir. Dilde başlayan esaslı
değişme hareketlerinin kuşaklarca sürmesinin doğal olduğu fikrini kimse benimsemek
istemez. Yazanlar, 'kalmamak' kaygısı içindedirler. Okuyanlar, bugün anladıklarını
yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu, alınyazısıdır. Ve hiçbir kuvvet ileriye
doğru bir dil gelişmesini geriye çeviremez.''(82).
Bu güzel değerlendirmeye, bu yerinde tanılamaya eklenebilecek çok az söz vardır.
O da olsa olsa görüş ayrılığına karşın Dil Devrimi'ndeki gerçekleri
vurgulamaktan geri kalmayan Atay'ın kendi sözleri olabilir:
''Atatürk, dilde Türkçeciliği devlete mal etmiştir, üniversiteye mal etmiştir,
okullara mal etmiştir.
Atatürk'ün amacı, zengin, güzel ve ulusal Türkçe idi. Bu amaçtan ayrılmak için
insan Türklüğünden uzaklaşmalıdır. Bu güne kadar yaptığımız, yapılacak
olanın belki de ancak yarısıdır. Dilde geri dönülemez.''(83).
ATATÜRKÇÜLÜK
Prof. Dr. ŞERAFETTİN TURAN
''Yurdumuzu, dünyanın en bayındır ve en uygar ülkeleri düzeyine'' yükseltmeyi,
''Ulusumuzu, en geniş varlık araç ve kaynaklarına'' kavuşturmayı, ''Ulusal
kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne'' çıkarmayı amaç edinen
Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrim ve onu sürekli kılmak için saptadığı
ilkeler, daha kendisinin sağlığında Batılılarca Kemalizm diye adlandırılmıştı.
Dilimize Atatürkçülük olarak yerleşen bu kavram, ne yazık ki daha başlangıcından
bu yana çok değişik ve dahası çelişik biçimlerde değerlendirilmektedir. Onun
doğumunun 100. yıldönümünü ulusal ve uluslararası düzeyde kutladığımız ve
''Atatürkçülükten sapmaların arttığı dönemlerde toplumca tökezlediğimizin''
çoğunlukça kabul edildiği son aylarda bile Atatürkçülük ve Atatürk ilkeleri
konusunda yapılan kimi yorumların, öne sürülen görüşlerin çoğu kez bir bütünü
belirlemeden uzak, birbirinden kopuk ve ayrıntılarla ilgili olduğu görülmektedir.
Bunun en belirgin örneklerini de, aslında '3' boyutlu olan Türk Devrimi'nin amacının
genellikle '1'e indirgenmesinde, Atatürk ilkelerinin -içerikleri bir yana- neler olduğu
konusunda bile değişik sayıların ortaya atılmasında, üzerinde çok durulan Atatürk
ulusculuğunun ya da laikliğin ve devletçiliğin içerikleri ve kapsamları hakkında
ortak bir görüşe varılamamasında buluyoruz. Gerçekten de Atatürk'ün her
sözcüğü ayrı bir değer taşıyan cumhuriyetin X. yıldönümü söylevinden
yukarıya aldığımız sözlerinde Türk Devrimi'nin amacı, ''Yurt-Ulus-Ulusal
Kültür'' üçlüsünü içerirken, yorum ve değerlendirmelerde yalnızca ulusal
kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılmasından söz edilmektedir.
Atatürk ilkeleri başlangıçta CHP'nin '6 Oku' olarak saptanmış olsa bile O'nun
sağlığında anayasaya da girmişken, son yıllarda bunlara eklemeler yapılmasına ya
da büsbütün yeni ilkeler bulunmasına çalışılmaktadır! Öte yandan UNESCO Genel
Merkezi'nin işbirliği ile 1980 Haziranı'nda Ankara'da düzenlenen bir toplantıda,
Türk delegelerinden '3'ü, Atatürk ulusculuğu başlığı altında birbiri ile
çelişen konuşmalar yapabilmektedirler.
Bu konudaki tutarsızlıkların örneklerini daha da sıralamak olanağı var. Ancak
süregelen bu görüş ayrılıklarının ve çelişkilerin nereden kaynaklandığını
sağlıklı olarak saptamak gerekir.
Burada en büyük etken, kuşkusuz ki Atatürkçülüğün amacı, ilkeleri ve yöntemi
önceden ayrıntıları ile saptanmış bir öğreti olmamasıdır. Atatürk'te
giriştiği devrimin kalıplaşmış bir öğretiye dayanmasını istememiş, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu'na verdiği yanıta göre ''O zaman donar kalırız'' demiştir.
Ancak Atatürkçülüğün sosyalist devrimler gibi kuralları önceden yazılmış bir
öğreti olmayışı, ilke ve yöntemden yoksun, her yoruma açık, her kalıba girebilen
bir kavram olduğu anlamına da gelemez. Atatürk, üzerinde yaşadığı yurt ve
bağrından çıktığı ulus gerçeklerinden esinlenerek adını taşıyan devrimi ve
düşünce dizisini olayların içinde geliştirilen ve bütünleştiren bir devrimcidir.
Daha 1928'de Le Matin gazetesine verdiği demeçte Fransa Devrimi ile Türkiye'de
gerçekleştirilmesine çalıştığı devrim arasında bir karşılaştırma yaparak
şunları söylemişti:
''Fransa Devrimi bütün dünyaya özgürlük düşüncesini aşılamıştır ve bu
düşüncenin bugün de esas kaynağı bulunmaktadır. Ne ki o tarihten bu yana insanlık
ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa Devrimi'nin açtığı yolu izlemiş, ancak
kendine özgü belirleyici nitelikle gelişmiştir. Çünkü her ulus devrimini, toplumsal
ortamının isteklerine ve gereklerine bağlı olan durumuna ve bu ihtilâl ve devriminin
zamanının gelmiş olmasına göre yapar.''(1)
Geri bırakılmış bir toplumda çağdaşlaşma demek olan devrimin halkoyuna
başvurarak ve halkı yavaş yavaş alıştırarak yapılamayacağına inanan Atatürk,
yöntemini birbirini izleyen ve kısa sürede sonuç verecek olan bir ''vuruş'' olarak
saptamıştır. 1918 Temmuzu'nda hastalığı nedeniyle bulunduğu Karlsbat'ta ülkenin
geleceği konusunda Türklerle yaptığı bir görüşme üzerine anı defterine
yazdığı şu satırlar bunun açık kanıtıdır:
''Dedim ki, ben her zaman söylerim, burada da bu nedenle söyleyeyim: Benim elime
büyük bir yetki ve güç geçerse, ben toplumsal yaşamımızda istenen devrimi, bir
anda 'coup' ile uygulayacağımı sanırım. Çünkü ben, kimileri gibi, halkın
düşüncelerini, bilim adamlarının düşüncelerini benim tasarılarım derecesinde
tasarlamaya ve düşünmeye alıştırmak yoluyla bu işin yapılabileceğini kabul
etmiyorum ve böyle bir harekete karşı ruhum isyan ediyor.''(2)
Bu yüzdendir ki Avusturyalı diplomat Biscoff'un yerinde bir benzetişiyle ''Türk
Devrimi'nin bütününü yontan Gazi M. Kemal, içinde tasarladığı resmi, gerçi
önündeki malzemenin özelliklerine göre, ancak serbest ve modelsiz olarak yontmaya
başlayan yontucuya benzer." (3).
Atatürkçülüğün çok değişik biçimlerde değerlendirilmesinde ve
yorumlanmasında, onun ilkelerinin daha önce bir kitapta toplanmış katı bir öğreti
olmayışının büyük payı vardır. Ne var ki Atatürk ve Atatürkçülüğün tüm
diğer öğretilerden ve devrimlerden en büyük ayrılığı, onun ''bir düşün ve
eylem'' bütünü oluşudur. Bu gerçeği dikkate almayıp da Atatürk'ün belirli bir
dönemdeki sözüne ya da eylemine bakarak genelleme yapma yoluna gidildiğinde görüş
ayrılıklarının ve çelişkilerin devam etmesini önlemeye olanak yoktur. Atatürk
yalnız söyledikleri ile değil, yaptıklarıyla da büyük olduğu için,
Atatürkçülüğü düşünceleri ve eylemleriyle birbirinden ayrılmaz bir bütün
olarak kabul etmek gerekir.
Öte yandan Atatürkçülük konusundaki değişik değerlendirmeler, aslında çok
yönlü olan kavramları basitleştirme içgüdüsünden ve kimi kişi ve çevrelerin
kendi düşüncelerini Atatürkçülük kapsamı içerisine sokup o yoldan amaçlarına
ulaşmak istemelerinden de kaynaklanmaktadır. Atatürk'ün ölümünden hemen sonra
başlayan bu görüş ayrılıklarının çok partili dönemde demokrasi anlayışının
yozlaştırılmasına koşut olarak boyutlarının arttığını görüyoruz.
Atatürkçülüğü bir bütün olarak değerlendirmeye çalışan çok az sayıdaki
aydınlarımızdan biri olan Peyami Safa, bu konudaki dağınıklığı 1948'lerde şöyle
yansıtıyordu:
''Atatürk'ün Allah'a inanıp inanmadığını soranlara rastlarsınız. Kimine göre
ruhçu, kimine göre maddecidir. Irkçı olduğunu ve olmadığını öne sürenler
vardır. Onun özgürlükçülüğünü kanıtlamak isteyenler, sözlerini; bütüncül
olduğunu kanıtlamak isteyenler eylemlerini örnek gösterirler. Birçoklarına göre
O'nun ileri Batı uygarlıkçısı olduğunun kanıtı yaptığı devrimdir. Kimilerine
göre de Orta Asya uygarlıkçısı olduğunun kanıtı, ileri sürdüğü tarih
savıdır. Ulusçu olduğundan kuşkulanmayanlar çoktur. İnsancıl olduğuna inananlar
da vardır. Kimilerine göre Alaturka musikiyi her akşam sofrasında çaldırır ve ona
hayrandır. Kimilerine göre de Batı müziğinden başka müzik tanımaz.
Kemalizmi bir çelişkiler koleksiyonu gibi gösteren bu birbirine aykırı
anlayışların her biri, Atatürk'ün düşüncesini kapalı sistem kalıplarının
içine hapsetmek gibi, insan kavrayışına özgü bir sadeleştirme eğiliminden doğan
bir yanlışın kurbanı olmaktadır. Öyle sanıyorum ki, Atatürk ne ruhçu, ne maddeci;
ne ırkçı ve melezci; ne özgürlükçü, ne devletçi; ne salt Batı'ya, ne de Doğu'ya
bağlı uygarlıkçı; ne ulusçu, ne insancıl; ne Alaturkacı, ne de Alafrangacı idi.
Atatürk bütün bu karşıtları saran yaşamın, tarihin ve tarih akımlarının olumlu
ve olumsuz kutuplarını kendi içinde çarpıştırarak elektriklenen ve hepsini bugün,
her gün yeni bir bireşime doğru aşmaya atılım yapan bir enerji fışkırışı idi.
Nerede yalın ve tek yönlü bir görüş varsa orada Atatürk yoktur...
Atatürk'ü tek yönlü bir görüşün içine hapsederek işini bitirmiş bir insan
gibi gördüğümüz zaman, öldürmüş oluruz.'' (4).
Evet Atatürkçülük, çok uyumlu olarak bir araya getirilen öğelerden ve ilkelerden
oluşan bir bileşkedir. O öğelerden yalnızca birini ele almak, kabullenmek ve
diğerlerini yok saymak ya da görmezlikten gelmek iri ve güçlü bir yaratık olan fili
tanımlamak isteyen körlerin, elleriyle dokundukları kısmın biçimine göre o canlı
varlığı betimlemelerini andırır.
Bundan başka, Atatürkçülüğün canlılığı, ''dondurulmamış'' olmasında,
çağdaşlaşmayı amaç, bilimselliği kılavuz ve devrimciliği bir ilke olarak kabul
eden devingenliğindedir. Ne ki her aşamada yeni bir değerlendirmeye olanak veren bu
devingenlik, bütünü oluşturan öğeler yok sayılarak tek bir yöne çekilmeye de
elverişli değildir.
Atatürkçülük, aynı zamanda bir yaşam türü, bir düşünce biçimidir. Bu da
çağdaş gereksinmelerin yanı başında yurt gerçeklerinden beslenen bir düşünüş
biçimidir. Atatürk, daha Cumhuriyet'in ilanından önce, 20 Mart 1923'te Konya'da
gençlerle konuşurken, geri kalmışlığımızın ana nedeninin gerçeklerden kaçan
yanlış düşüncede olduğunu vurgulayarak tutulması gereken yolu şöyle
açıklamıştı:
''Ulusu uzun yüzyıllar, aymazlık içinde bırakan değişik nedenler arasında,
asıl noktayı tek bir sözcükle belirtmiş olmak için diyebilirim ki, bütün
yoksulluklarımızın salt nedeni, düşünüş biçimi sorunudur. İnsanlar ve
insanlardan oluşan topluluklar, doğru bir düşünce yapısına sahip olmalıdırlar.
Düşünüş biçimi zayıf, çürük, yanlış, bayağı olan bir sosyal topluluğun
bütün çabası boşunadır...
...Sürekli olarak silahla uğraşma, düşmanlık duyguları yüzünden Batı'nın
yenilikleriyle ilgilenmemek, gerilememizdeki etkenlerin diğer önemli bir nedenini
oluşturur.
Bu saydığım nedenlerden başka, asıl bizim ulusun, özellikle aydınlarımızın
çok dikkatle, çok önemle göz önüne alacağı bir neden vardır ve bence bu neden,
şimdiye değin ilerleyemeyişimizin, en son basamakta kalışımızın -unutmayalım-
ülkemizin baştanbaşa bir yıkıntı oluşunun asıl nedenidir. Gerilememizin bu ana
nedenini şu nokta oluşturuyor: İslam dünyası iki ayrı sınıf kesimden oluşmuştur.
Biri çoğunluğu oluşturan halk, ötekisi azınlıkta kalan aydınlar... Düşünce
biçimleri bozuk olan uluslarda büyük çoğunluk başka ereğe, aydın denen sınıf
başka düşünceye sahiptir. Bu iki sınıf arasında tam anlamıyla bir aykırılık ve
ayrılık vardır. Aydınlar çoğunluktaki kitleyi kendi amacına yöneltmek ister; halk
kitlesi ise bu aydın sınıfına bağlı olmak istemez, o da başka bir yön saptamaya
çalışır. Aydın sınıf, çoğunluktaki kitleyi düşüncelerini aşılama ve
aydınlatma yoluyla kendi amacına göre inandırmakta başarılı olamayınca, başka
araçlar kullanmaya yönelir. Halka baskı yapmaya, zor kullanmaya başlar, halkı baskı
altında bulundurmaya kalkar.
Artık burada, asıl çözümlenmesi gereken noktaya geldik. Halkı ne birinci yöntem
ile ne de zorlama ve baskı ile kendi ereğimize sürüklemede başarılı
olamadığımızı görüyoruz. Neden?
Arkadaşlar! Bunda başarılı olmak için aydın sınıfla halkın düşünce biçimi
ve ereği arasında doğal bir uyum olmak gerekir. Yani aydın sınıfın halka
aşılayacağı ülküler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Oysa bizde
böyle mi olmuştur? O aydınların aşılamak istedikleri, ulusumuzun ruhunun
derinliklerinden alınmış ülküler midir?
Kuşkusuz hayır. Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat
genellikle şu yanlışımız da vardır ki, araştırma ve incelemelerimize konu olarak
çoğu kez, kendi ülkemizi kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi
özelliklerimizi ve gereksinmelerimizi almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı,
bütün öteki ulusları tanır, fakat kendimizi bilmeyiz!
Aydınlarımız, ulusumu en mutlu ulus yapayım der. Başka uluslar nasıl olmuşsa onu
da tıpkı öyle yapayım der. Ancak düşünmeliyiz ki, böyle bir kuram hiçbir dönemde
başarılı olmuş değildir. Bir ulus için mutluluk olan bir şey başka ulus için
yıkım olabilir. Aynı neden ve koşullar, birini mutlu ettiği halde ötekisini mutsuz
edebilir. Onun için bu ulusa gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü
biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanalım; ancak unutmayalım ki asıl
temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.
Ulusumuzun tarihini, ruhunu, geleneklerini doğru, sağlam, doğruluktan sapmayan bir
bakışla görmeliyiz. İtiraf edelim ki bugün günümüzde bile genç aydınlarımız
arasında halk ve çoğunluğa uyum sağlanmış değildir. Ülkeyi kurtarmak için bu iki
düşünce biçimi arasında uyumu gerçekleştirmek gerekir. Bunun için de, biraz halk
kitlesinin yürümesini çabuklaştırması, biraz da aydınların çok hızlı gitmesi
gereklidir. Ancak halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak, daha çok ve daha fazla
aydınlara düşen bir görevdir.''(5)
Atatürk'ün Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından önce sergilediği bu
görüşleri Atatürkçülüğün hangi doğrultuda ve hangi temeller üzerinde
oluşturulduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Denebilir ki O, yaşamı
boyunca bütün düşüncelerini ve eylemlerini bu görüş çerçevesi içinde
geliştirmiştir. Ulusal kaynaktan beslenmek zorunluluğuna inandığı için ulusal
tarih, ulusal dil ve ulusal kültürün aydınlatılmasına ve gerçekleştirilmesine
büyük önem vermiştir. Yalnız Halkçılık ilkesi değil, devrimin öteki ilkeleri de
halkı öz benliğine kavuşturmak, onun yaşam düzeyini yükseltmek ve ülke
yönetimindeki katkısını giderek arttırmak doğrultusunda saptanmıştır.
Tüm bunların dışında Atatürk, saptanan ulusal amaca ulaşmada asıl etkenin
''insan'' olduğu gerçeğinden yola çıkarak, Türk vatandaşının yetişmesine,
sağlıklı bir düşünce yeteneğine kavuşmasına ve aydınlarla halk kesimi arasında
uyum sağlanmasına ağırlık tanımıştı. Ancak bu uyum için aydının halkın
düzeyine inmesini değil, halkı anlayan, ona değer veren aydının halkı kendi
düzeyine çıkarmaya çalışmasını öngörmüştür. Bu konuda oldukça yol
alındıktan ve her alandaki devrimin ulusal yapıyı ve görünüşü değiştirdiğinin
belirgin duruma gelişinden sonra, ''düşünce'' biçiminde de umulanın
gerçekleştiğine inanarak, 1 Kasım 1937'de Türkiye Büyük Millet Meclisi
Kürsüsü'nde yapılacak şeyleri şöyle sıralamıştı:
''Büyük sorunumuz, en uygar ve en gönençli ulus olarak varlığımızı
yükseltmektir.
Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir devrim yapmış olan
büyük Türk ulusunun devingen ülküsüdür. Bu ülküyü, en kısa bir sürede
başarmak için, düşünce ve eylemi birlikte yürütmek zorundayız. Bu girişimde
başarı, ancak türeli bir planla ve en akılcı biçimde çalışmakla olabilir. Bu
nedenle okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, yurdun büyük kalkınma
savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, ülke
sorunlarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak kişi ve
kurumları yaratmak...''(6)
Atatürk'ün yaşamının sonlarında dile getirdiği ve izlenecek bir program
niteliğini taşıyan bu sözlerinden bu yana '44' yıl geçmiş bulunuyor. Yıllardır
''planlı kalkınma'' dönemini yaşadığımızın kabul edilmesine karşın, bugün
nüfusumuzun %30'unun okuma-yazma bilmediğini ''yeniden keşf'' etmenin burukluğunu
duyuyoruz. Bunun gibi kalkınmayı başaracak teknik eleman açığının sürüp gitmesi,
ülke sorunlarının ideolojisini anlayacak ve gelecek kuşaklara aktaracak olanların
birbirlerini anlamaz duruma düşmeleri, Atatürkçülüğün tüm içeriği ve gerçek
boyutları ile yaşayabilmesi için, töresel etkinliklerin ötesinde, düşünüş ve
eylem biçiminde bir değişikliği kaçınılmaz kılmaktadır.
YAŞAYAN ATATÜRK
Prof. Dr. ŞERAFETTİN TURAN
Yaşamak! Canlı olmak anlamında, dünyaya gelen her bireyin tamamlamak zorunda
bulunduğu bir süreç. Varlığını duyurmak, çevreye ve döneme etki yapmak anlamına
alındığında, her kişiye özgü bir nitelik değil. Hele yaşamını tamamladıktan,
öldükten sonra da yaşayabilmek, çok az insanın ulaşabildiği bir basamak.
Kişiler vardır, düşünceleri, eylemleri ya da yaratıları ile topluma hizmet
etmiş, ün yapmışlardır. Bu yüzden de ''tarihe geçmiş''lerdir ve adları bağlı
oldukları olaylarla birlikte anılır. Kimileri, bunlardan da öte, belirli bir dönemde
tarihe yön verebilmişlerdir. Böyleleri ''tarih yaratan ölüler'' olarak üstün bir
yer tutmaya hak kazanmışlardır. Bunların arasından kimileri de yalnız kendi
toplumlarına ve dönemlerine yön vermekle kalmayıp geleceğe de ışık tuttukları ve
onu az çok biçimledikleri için ölümlerinden sonra da yaşayabilmek evresine
ermişlerdir.
Tarihsel bir dönemeçte ortaya çıkan ve bir imparatorluğun yıkılışından yeni
ve güçlü Türkiye'yi çıkaran Mustafa Kemal Atatürk'ün, ölümünden ''43'' yıl
sonra uygar ülkelerin çoğunda düzenlenen törenlerle anılması, birçok bilimsel
incelemelere konu edilmesi, kuşkusuz ki O'nun düşüncelerinin ve eylemlerinin yalnız
Türkiye için değil, insanlık ve dünyamız yönünden de genelde geçerliliğini
korumasından ileri gelmektedir.
Atatürk Fransız Devrimi'nin ürünleri olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik
kavramlarının dünyayı sardığı, ulusal toplulukları demek olan imparatorlukların
yerlerini ulusal devletlere bıraktıkları tarihsel bir dönemeçte dünyaya gelmişti.
Ancak bu dönemeci iyice değerlendirebilmek, bir yaratılış, bir yetenek ve dahası bir
tutku sorunu idi. Vatanı ve ulusu kurtarmaya yönelik bir tutku. Gelecek için
hazırlanan Mustafa Kemal, 12 Ocak 1914'te Sofya'dan yazdığı bir mektupta bu tutkusunu
ve amacını şöyle açıklıyordu:
''Benim tutkularım var, hem de pek büyükleri! Fakat bu tutkular yüksek görevlere
çıkmak ya da büyük paralar elde etmek gibi maddesel isteklerin doyurulması ile ilgili
değildir.
Ben bu tutkularımın gerçekleşmesini, yurduma büyük yararları dokunacak, bana da
başarı ile yerine getirilmiş bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük
bir düşüncenin başarısında arıyorum.''
Amacı ulusa hizmet, ulusu yüceltmek olan Atatürk'ün başarısının sırrı, eyleme
geçmeden önce neyi, niçin, nasıl, ne zaman yapacağını çok iyi düşünmüş
olması, ölümsüzlüğünü sağlayan da düşünce yapısının akılcı, gerçekçi,
insancıl ve evrensel temellere dayanmış olmasındadır.
Ulus sevgisi, ulusa dayanmak, ulusu kalkındırmak Atatürk'te ulusçuluğu ön sıraya
çıkartır. Aslında bir yönüyle Türk Kurtuluş Savaşı, bir ulusal oluşumun
öyküsüdür. Ne var ki bu oluşumun tarihsel nedenlerini gözden kaçırmamak ve
Atatürk'ün ulus ve ulusçuluk anlayışına bağlı kalmak gerekir. O, 20 Mart 1923'teki
bir konuşmasında ulusal benliğimizi bulmamız gerektiğine değinerek şunları
söylemişti:
''Osmanlı İmparatorluğu içindeki değişik kavimler hep ulusal inançlara
sarılarak ulusçuluk ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne
olduğumuzu onlardan ayrı ve onlara yabancı bir ulus olduğumuzu, sopa ile içlerinden
kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda onlar bizi horladılar,
aşağıladılar. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın
bize saygı göstermesini istiyorsak, önce biz kendi benliğimize ve ulusallığımıza
bu saygıyı duygu, düşünce, eylem olarak bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim.
Bilelim ki, ulusal benliğini bulmayan uluslar başka ulusların avı olurlar.''
Bu sözler, dar çerçeveli bir ulusçuluk anlayışını değil, XX. yüzyıldaki
uluslararası amansız yarış ve savaşı yansıtmaktadır. Kaldı ki Atatürk Kurtuluş
Savaşı ile Türkiye'de yeni bir ulusun doğduğunu kabul etmektedir. Gerçekten de
1931'de ortaokullarda okutulmak üzere hazırlanan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler
kitabında, Türk ulusunun tanımı Atatürk'ün kaleminden çıkan sözcüklerle şöyle
yer almıştır: ''Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.''
Tarihsel verilere dayanılarak yapılan bu tanım, eklemeye gerek yok ki, bugün için de
geçerliliğini korumaktadır. Eğer Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkı son
yıllarda birbirine yabancılaşmışsa, bunun nedenlerini Atatürk ulusçuluğu yerine
çok değişik içerik ve boyutlarda ulusçuluk akımlarına sapılmış olmasında aramak
gerekir.
Atatürk ulusçuluğu, Cumhuriyet kuşaklarının 1930'lu yıllarda okudukları IV.
cilt Tarih kitaplarında O'nun yazdırdığı biçimde tanımlanmıştı: ''Türk
ulusçuluğu, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yürümekle birlikte Türk
toplumunun özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız kimliğini saklı tutmayı
esas sayar.''
Hiçbir aşırılığa ve ırkçılığa kaçmayan böyle bir ulusçuluk
anlayışının, Türk toplumunun kişiliği ve özelliklerini koruyan bir ulus olarak
çağdaş uluslar arasında saygın bir yer almasını sağlamaya yönelik olduğu
kuşkusuzdur. Kaldı ki Atatürk, yalnızca bir tanım yapmak, bir ilkeyi saptamakla
yetinmemiş, Türk ulusunun ''özel karakterini ve başlıbaşına bağımsız
kimliğini'' bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmaya çalışmıştı. O'nun tarih,
dil ve kültür çalışmaları bu ana düşüncesinin uygulamaya konulmasından başka
bir şey değildi.
Atatürk, yalnız geçmişleriyle övünen ulusların bu dünyada artık yapacak bir
şeyleri kalmamış toplumlar olduğunu bilmiyor değildi. Ancak birlikte yaşanmış
parlak bir geçmiş, ulusal yapıyı pekiştiren bir süreç olduğu gibi, toplumsal
özelliklerin sergilendiği alan da tarihten başka bir şey olamazdı. Üstelik
geçmişte büyük işler başarmış olmak, ulusal gururu ve bilinci güçlendirecek ve
geleceğe güvenle bakma olanağı verecekti. Bu yüzdendir ki Atatürk, tarih
çalışmalarına eğilmek gereğini duymuş ve ulusal özellikleri meydana çıkarabilmek
için de daha çok ''ümmet'' döneminden önceki Türk tarihiyle ilgilenmiştir.
Öte yandan Atatürk, bir dil uzmanı olduğu için değil, dil'in ulusu oluşturan ana
öğelerden biri olduğunu çok iyi bildiği ve Türkçeyi ''yabancı dillerin
boyunduruğundan kurtarıp'' Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran tüm Türkiye halkının
konuşup anlaştığı bir ulusal dil haline dönüştürmek gerektiğine inandığı
için dil çalışmalarına yönelmiş ve Türk Dil Kurumu'nu kurdurmuştur.
Bütün bu tarih ve dil çalışmalarının verilerine dayanarak da ulusal kültürü
saptamak, korumak ve geliştirmek, O'nun başlıca düşüncelerinden biri idi. Öyle ki,
unutulmaz o ünlü Onuncu Yıl Söylevi'nde, ''Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık
düzeyinin üstüne çıkaracağız'' diye seslenmişti.
Ne var ki O'nun ölümünden sonra toplumca sık sık O'na ''İzindeyiz'' diye
seslenmemize karşın, O'nun düşüncelerini ve eylemlerini gereken ölçüde
izlediğimiz de söylenemez. Okul kitaplarının zamanla değişmesi ya da
değiştirilmesi doğaldı. Ancak bu değişikliklerde O'nun ulus ve ulusçuluk
anlayışının kitaplardan çıkartılmasına gerek yoktu. Ulusçuluk bir temel olarak
anayasaya da girmişken, diğer Atatürk ilkeleri gibi bir siyasal partinin malıdır diye
öğretim programlarından çıkartılınca, bunun yerini kişilerin ve grupların kendi
anlayışlarına göre içerik verdikleri sözde ulusçuluk akımlarının alması
kaçınılmazdı. Bugün, toplumca bir bunalımdan ve duraksamadan sonra gene Atatürk
ulusçuluğundan söz ediyoruz ve O'nun anlayışına dönmek zorunluluğuna inanıyoruz.
Ancak unutmayalım ki Atatürk ulusçuluğunda ulusal kültür, ulusal tarih ve ulusal dil
ana öğelerdir.
Atatürk, 4 Şubat 1935'te yayımladığı bir seçim bildirisinde ulusal kültür ve
ulusal birliğin önemini belirterek şöyle demişti:
''Türk ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal
kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.''
O, sağlığında bütün çabasıyla bu ulusal birliği güçlendirmeye
çalışmıştı. Ve kuşkusuz O'nun en büyük niteliklerinden biri, birleştirici oluşu
ayrı düşünen, birbirinden ayrı değerlere bağlı kişileri ve grupları aynı amaç
doğrultusunda çalıştırmayı bilmesi idi. Kişilerin yalnız kendilerini ''vatan
kurtarıcı'', karşısındakileri de ''vatan haini'' olarak görmeye başladıkları anda
ulusal birliği sağlayan bağların gevşemesi ve bölünmelerin artması doğaldı. Bunu
''kardeş kardeşi vurur mu?'' diye bir marşla önlemenin olanak dışı olduğu son
yılların kör dövüşü ile daha iyi anlaşıldı. Yeniden ulusal birliği sağlamaya,
bir başka deyimle Atatürk'ün uygulamasına dönmek zorunda kaldığımız bu dönemde,
davranışımızın esası herhalde yalnızca suçlamak değil, kazanmaya çalışmak
olmalıdır.
Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak olan başlıca özelliklerden
biri de O'nun yaptığı devrim ve devrimcilik anlayışıdır.
''Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar...
Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni
vatan, yeni sosyete, yeni devlet... Ve bunları başarmak için arasız devrimler...
İşte Türk genel devriminin kısa bir deyimi.''
İşte 9 Mart 1935'te Atatürk'ün kullandığı sözcüklerle kendisinin
gerçekleştirdiği Türk Devrimi'nin tanımı ve boyutları...
Unutmamak gerekir ki Atatürk, bir düzeltici, düzenleyici eski deyimle ıslahatçı
değil, bir devrimcidir. Giriştiği devrimde uygulayacağı yöntemi de daha 1918'de
saptamıştır. Tedavi için bulunduğu Karlsbad'ta 6 Temmuz 1918 günü anı defterine
şunları yazmıştır:
''Benim elime büyük bir yetki ve kudret geçerse, ben toplumsal hayatımızda arzu
edilen inkılabı, bir anda bir 'coup' ile uygulayacağımı sanırım. Çünkü ben,
kimileri gibi, halkın düşüncelerini, bilginlerin düşüncelerini yavaş yavaş benim
tasarımlarım derecesinde tasarlamaya ve düşünmeye alıştırmak yoluyla bu işin
yapılabileceğini kabul etmiyorum ve böyle bir harekete karşı ruhum isyan ediyor!''
Bu yüzden Atatürk Devrimi, toplumu hazırlayarak ama kısa bir sürede ve yukarıdan
aşağıya doğru gerçekleştirilmiştir. Başka türlü davranılmasına da dönem ve
ortam elverişli değildi. Düzenleme girişimleri Osmanlı İmparatorluğu'nu çökmekten
kurtaramamıştı. Devrim için de Atatürk'ün de belirttiği gibi ''zaman''a dayalı iki
ayrı uygulama vardı:
''Türkiye'yi derece derece mi ilerletmeli, ani olarak mı? İki yöntem var. Biri
bilinen, Fransız Devrimi'ndeki yöntem: Rejimler değişecek, devrimlere karşı, karşı
devrimler yapılacak. Sağ, solu tepeler, sol sağı süpürürken bir de bakılacak ki
bir buçuk yüzyıllık zaman geçmiş... Bu ulusun damarlarında o kadar bol kan ve
önünde o kadar geniş zaman var mı?''
Kuşkusuz ki ne o kadar bol kan, ne de o kadar geniş zaman vardı.
''Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici düşünüş
biçimine göre değil, yüzyılımızın sürat ve hareket kavramına göre
düşünülmelidir. Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha
büyük işler başaracağız!''
Bu inanış ve düşüncede olan Atatürk, büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen
toplumumuzda devrimleri halk oyuna başvuraraktan değil, ona dayanarak ve onu yüceltmeye
yönelerek uygulamaya koymak zorunda idi:
''Arkadaşlar, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimler için, nurun ve
aydının yoluna gideceğiz. Amaç ve hünerimiz, cahil kitleyi de nurlandırarak
yolumuzda yürümek ve onu esenliğe çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir halkoylamasına gitmek, yalnız
cehalet değil, hıyanet olur. Yüzde sekseni okumaz - yazmaz bırakılmış bir
memlekette devrimler halkoylaması ile olmaz.''
Ne yazık ki Atatürk döneminde Anayasamıza da giren ve okul kitaplarında ''Türk
ulusunun yükselme aşkını simgeleyen ulusal nitelik'' diye tanımlanan devrimcilik
ilkesi de günlük siyasa aracı olarak kullanıldı ve tutan, tutmayan devrimler diye bir
ayrıma gidilerek yörüngesinden saptırıldı. Günümüzün başdöndürücü
gelişmeleri karşısında çağdaşlaşmaya bir sınır çizilemeyeceğine göre,
Atatürk'ün devrimcilik anlayışını kendi dünya görüşümüz doğrultusunda
değiştirip yozlaştırmak ne kadar sakıncalı ise, onu 1938'lerde tamamlanmış bir
evre diye tarih kitaplarına hapsetmeye de hakkımız olmasa gerektir. Çünkü geçmişi
tüm özellikleriyle yeniden yaşamaya olanak yoktur. Eğer Atatürk'ün devrimine
inanıyorsak onu yeniden değerlendirmek, güçlendirmek ve sürdürmek zorundayız.
Yaşayan Atatürk'ten söz ederken, üzerinde en çok durulması gereken konulardan
biri de laikliktir. Dinsel gibi görünen laiklik kavramı aslında yönetimsel ve siyasal
bir görüş ve değerlendirmedir. Atatürkçülük açısından da bir düşünce,
yaşam, davranış ve eylem biçimi olup çağdaşlaşmanın ana yolu niteliğindedir.
Tek Tanrılı evrensel dinlerin yayılışından sonra Doğu'da ve Batı'da
yüzyıllarca süren din ve mezhep savaşlarına, ancak vicdan özgürlüğüne
yönelinmekle son verilebilmişti. Giderek laiklik kavramını ortaya çıkaran bu
yöneliş, imparatorluktan ulusal devlete, halifelikten cumhuriyete geçişte Türkiye
için daha da önem taşıyordu. Çünkü tüm diğer uluslara oranla daha büyük bir
hoşgörü ile Müslüman olmayan uyruklarına devrine göre çok büyük ölçüde bir
vicdan özgürlüğü ve tapınma serbestliği tanıyan Türkler, Müslüman ''ümmet''in
bir parçası olarak kendilerini bu özgürlükten yoksun kılmışlardı. Dahası,
imparatorluk eski gücünü yitirmeye başlayınca dinsel görüş açıları daha da
daralmış ve kimi farklı düşünceler ve eylemler dine aykırı sayılarak
suçlanmış, mezhepler ve tarikatlar arasında sürtüşmeler, çatışmalar artmıştı.
Tarihsel gelişme ve değişmeleri çok iyi inceleyen Atatürk, aslında bir ''saltanat''
demek olan Halifeliğe son verirken laikliği de bir yaşam ve yönetim biçimi olarak
görmüştü. Laiklik aynı zamanda Türkiye'deki değişik din ve mezhepteki
toplulukları birleştiren bir öğe olacaktı.
Onun döneminde okullar için yazıldığından söz ettiğimiz Medeni Bilgiler
kitabında laiklik şu satırlarla yer almıştı:
''Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar,
tüzükler, bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya
gereksinmelerine göre yapılır ve uygulanır. Din inanışı vicdani olduğundan,
Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı,
ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı nedeni görür.''
Evet. Çağdaşlaşmanın başlıca koşulu, laik düşünce, yaşam ve yönetimi
kabullenip güçlendirmeye dayanıyordu. Gene Medeni Bilgiler kitabında vurgulandığı
gibi, vicdan özgürlüğü de ancak böyle sağlanabilecekti:
''Her kişi istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir
fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dinin gereklerini yapmak ya da yapmamak hak ve
özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına hâkim olunamaz.''
''Vicdan özgürlüğü salt ve saldırılamaz, kişinin doğal haklarının en
önemlilerinden tanınmalıdır.''
Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti için bağnazlığı ve din sömürücülüğünü
en büyük tehlikelerden biri olarak görüyordu. 20 Mart 1923'te Konya'daki bir
konuşmasında, bağnazların girişecekleri bir gericilik hareketinden söz ederken,
böyle bir girişimin hemen bastırılması gereğini de belirtmişti:
''Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel imanıma,
yalnız benim amacıma değil... O adım, benim ulusumun hayatıyla ilgili: O adım
ulusumun hayatına karşı bir kasıt... O adım, ulusumun kalbine havale edilmiş zehirli
bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncede olan arkadaşlarımın yapacağı
şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.''
Çünkü O, vicdan özgürlüğüne karşı olan bağnazlığın kısa bir sürede
giderilemeyeceğini biliyor ilk fırsatta bu gibi çevrelerin harekete geçeceklerini
sezinliyordu. 1930 Şubatı'nda ''Din özgürlüğüne, genellikle vicdan özgürlüğüne
karşı bağnazlık kökünden kurumuş mudur?'' sorusuna yanıt olarak yazdığı sözler
bunu göstermektedir:
''...Bu söylediklerimizden şu sonuç çıkar ki, aramızda özgürlük engellerinin
yok olduğuna, bizim gibi düşünen ve duyanlarla birlikte yaşadığımıza hüküm
vermek güçtür. O halde görülen hoşgörü değil, güçsüzlüğün dermansız
bıraktığı bağnazlıktır!''
Bu acı gerçeği yıllar sonra anlamış olmalıyız artık. Atatürk'ten sonra
laiklik alanında boyuna ödün vermenin, bu temel ilkeyi önce ''Din ile devlet
işlerinin ayrılması'' diye basite indirgemenin, arkasından ''laiklik dinsizlik
değildir'' sloganı altında onu boş bir kalıp haline getirip içini yine bağnazlıkla
doldurma çabalarının ve dini siyasaya araç etmenin ne bölünmelere, çatışmalara
yol açtığını toplum olarak yaşadık. Şimdi kurtuluşu ve birleşmeyi laiklikte
görüyor ve Atatürk dönemine dönmeye çalışıyoruz. Ancak unutmayalım ki O'nun
laiklik anlayışında ve uygulamasında ''zorunlu din eğitimi''nin yeri yoktur.
Bütün bunların ötesinde, Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü yaşatan ve yaşatacak
olan ana öğelerden biri de O'nun düşünce ve eylemlerinin geleceğe açık olması,
yeni temeller üzerine kurduğu Cumhuriyeti koruma ve yüceltme görev ve sorumluluğunu
gelecek kuşaklara, Türk gençliğine emanet etmesidir. Bugünü yarınlara bağlayan en
güvenilir köprüler gençler, yeni kuşaklar olduğuna göre yarına güvenme ancak ve
ancak gençlere güvenmekle olabilir. Atatürk'te bu güven daha Birinci Dünya Savaşı
günlerinde doğmuştu. O günlerin genç gazetecisi Ruşen Eşref Ünaydın'a verdiği
fotoğrafa 24 Mayıs 1918'de şunları yazmıştı:
''Her şeye karşın muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan
kuvvet, yalnız aziz memleket ve ulusun hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün
karanlıkları, ahlaksızları içinde, salt vatan ve gerçek aşkıyla ışık serpmeye
ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.''
Atatürk'ün gençliğe güveninin nedenlerini gene kendisinin Mazhar Müfit Kansu'ya
söylediği şu sözlerde buluyoruz:
''Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz daha doğrusu
milletin istek ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız
görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir. Zaten her
şey unutulur. Fakat biz her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki hiçbir şeyi
unutmayacaktır. Geleceğin ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim
gençliktedir.''
Günlük dalgalanmalar ve değişik etkenler arasında geleceğe doğru yol alan
gençlik Atatürk'ün hazırladığı ortamdan yararlanmakta ve onun düşünce ve
uygulamalarından güç almaktadır. Düşündükleri ve yaptıkları ile geleceğe yön
veren Atatürk, kuşkusuz ki gelecek kuşaklarca da unutulmayacak ve bir esin ve güç
kaynağı olarak yaşamaya devam edecektir.
ATATÜRK DEVRİMLERİNİN BÜTÜNLÜĞ
İÇİNDE DİL DEVRİMİ
Prof. Dr. Şerafettin TURAN
Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümüne girerken O'nun başlattığı dil
çalışmalarının bir devrim olup olmadığı ve toplumumuza yarar mı zarar mı
getirdiği tartışmaları da ne yazık ki giderek yoğunlaşmaktadır. Oysa liseler için
yazılan IV. cilt Tarih'in 1934 baskısında bile Türk Dil Kurumu'nun kuruluşu ve
Türkçenin özleştirilmesi çalışmaları Cumhuriyet kuşaklarına Dil İnkılâbı
Hareketi başlığı altında sunulmuştu.
Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışında ''Türk devrimi nedir?'' sorusunu, ''Bu
devrim, sözcüğün bir anda dolaylı olarak belirttiği ihtilal anlamından başka,
ondan daha geniş bir değişikliği belirlemektedir'' diye yanıtlayan Atatürk, devrim'i
şöyle tanımlamaktadır:
''Devrim var olan kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk ulusunu son yüzyılda
geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, ulusun en yüksek uygarlık
gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır.''
O'nun kimi kez ''devrim'' (inkılâb), ''Türk devrimi'' diye tekil, kimi kez de
''inkılâbat, inkılâblar, devrimler'' ya da ''Türk Genel Devrimi'' diye çoğul
biçimde kullandığı devrimlerle güdülen amaç, bilindiği gibi, önceden bütün
açıklığıyla saptanmıştır. Gerçekten de Atatürk, 1925'teki Kastamonu
konuşmasında:
''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti
halkını, tümüyle çağımıza uygun ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum
durumuna ulaştırmaktır'' diye devrimlerin ana doğrultusunu göstermiş ve daha sonraki
yıllarda da, özellikle ''Onuncu Yıl Söylevi''nde bunu yinelemekten geri
kalmamıştır.
Türk toplumunu çağdaş düzeye ulaştırma aynı zamanda bir çağ değişikliği de
demektir. Bu yüzdendir ki başarıya ulaşan Atatürk, ''Biz büyük bir devrim yaptık.
Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük'' diyebilmiştir. Ve yine olumlu
sonuçların alınmasına dayanarak 1935'te genel bir değerlendirme yapma olanağını
bulmuştur:
''Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar.
Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni
vatan, yeni sosyete, yeni devlet... Ve bunları başarmak için arasız devrimler...
İşte Türk Genel Devrimi'nin bir kısa deyimi.''
Atatürk Devrimlerinin en belirgin özelliklerinden biri de, bunların belirli bir
sıraya göre ve zamanı geldiğinde uygulamaya konulmalarıdır. Bu genel dizge
içerisinde Dil Devrimi, Harf Devrimi'nin gerçekleştirildiği 1928 yılında gündeme
girmişti. Yeni Türk Abece'sini saptamak için oluşturulan kurul, daha çok ''Dil
Kurulu'' adı altında çalışmalarını sürdürmüştü. Ahmet Cevat da dile ilişkin
yazılarını Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılâbı Hakkında Bir Kalem Tecrübesi adını
koyduğu bir kitapta toplamıştı. 1930'a gelindiğinde Milli Eğitim Bakanı Cemal
Hüsnü Taray, ''Harf Devrimi'yle, dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeği
atladık. Şimdi sıra dilimizin bu devrimin gereklerini karşılamasına kaldı''
diyerek, zamanın geldiğini vurgulamıştı. Yeni bir atılımla sürdürülmesi gereken
dil çalışmaları için yeni bir örgütlenme de zorunlu görüldüğünden Atatürk'ün
isteğiyle 12 Temmuz 1932'de Türk Dil Kurumu kurulmuştu.
26 Eylül 1932'de toplanan Birinci Türk Dili Kurultayı'nda amaç ve yöntem
belirlenirken, dilde devrim yapılıp yapılamayacağı uzun ve oldukça sert
tartışmalara yol açmıştı. Başta Hüseyin Cahit Yalçın olmak üzere kimi üyeler
dilde ancak ''doğal bir evrim''in geçerli olabileceği görüşünü savunmuşlar, buna
karşın birçok üye de Türkçe için devrimden başka bir yol olamayacağını dile
getirmişlerdi. Bu arada konuşan Fuad Köprülü, Türkçe yönünden ve dilin
zenginliği ile bağımsızlığı açısından son yüzyıllarda ileriye doğru bir
gelişme değil de geriye doğru bir gelişme gözlendiğini dili düzeltmek için o güne
değin yapılan çalışmaların güçsüz birer akım olmaktan öteye geçemediklerini
belirterek evrimci görüşü savunanlara karşı çıkmış ve ''Görünüşte bir bilim
cilasına bürünen bu sav, bütün devrim hareketlerine karşı her zaman kullanılan
eski bir silahtır'' demişti. Konuşmasını sürdüren Köprülü, 26 Eylül tarihini
''Ulusal Rönesansımızın başlangıcı'' olarak nitelendirmiş ve başlayan Dil Devrimi
ile Atatürk'ün ''ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zinciri''ne yeni bir halka
eklendiğini vurgulamıştı.
Dilde devrim ilkesi benimsendiği içindir ki, ilk Kurultay'dan sonra yönetim
kurulunun Atatürk'ün başkanlığında yaptığı toplantıda Dil Devrimi'nin amacı
bütün yönleri ile açık seçik saptanmış ve 17 Ekim 1932'de bir bildiri ile
açıklanmıştı:
''1- Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna
getirmek,
Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu tüm gereksinmeleri
karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek.
2- Bunun için, yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak,
Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasındaki nitelikçe
ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak,
Ana öğeleri Öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak.''
49 yıldır uygulanmakta olan bu ilkelere ve söz konusu metne eklenecek hiçbir
sözcük bulunmadığı kuşkusuzdur.
Atatürk devrimlerinin bir başka özelliği, bunların birbirleriyle ilgili,
birbirlerini tamamlar, birbirleriyle uyumlu olmalarıdır. Kendisine yöneltilen ''En
büyük devriminiz hangisidir?'' sorusuna yanıt veren Atatürk bunu şöyle belirtiyor:
''Benim yaptıklarım birbirine bağlı ve gerekli işlerdir. Bana yaptıklarımdan
değil, yapacaklarımdan sorunuz!''
Bir bütünlük gösteren devrimler içerisinde Dil Devrimi'nin yerini de Birinci
Kurultay'da yine F. Köprülü şöyle dile getirmişti:
''26 Eylül (Dil Devrimi), birbiriyle uyumlu ve büyük bir bütün oluşturan Türk
Devrimi'nin en doğal ve belki en çarpıcı sonucudur.''
Bu niteliği ile de Dil Devrimi, Türk toplumunun ulusal çehresinin değişmesinde
etken olan ana öğelerden biridir. 9 Mart 1935'te bu değişikliği belirleyen Atatürk,
Dil Devrimi'nin oynadığı rolü de vurgulamıştı:
"Bugüne değin kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye
Cumhuriyeti'nin ulusal çehresini kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır."
''Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, bilimsel, müzik ve teknik kurumlarıyla,
kadını erkeği her hakta eşit yeni Türk toplumu, bu son yılların oluşumudur.''
Öte yandan Dil Devrimi, tüm Atatürk devrimlerine egemen olan ana ilkeleri
yansıtması ve onları desteklemesi yönünden de ayrı bir değer taşır. Türk Genel
Devrimi'nin vazgeçilemez ana öğelerinden olan Dil Devrimi, kendi içinde de bir bütün
olarak her şeyden önce devrimci bir atılımdır. Bunun yanıbaşında Dil Devrimi,
''ulusçuluk'' ilkesinin en belirgin bir uygulaması olmuştur. Atatürk'ün ulus ve
ulusçuluk anlayışında Öz Türkçe ulusal dil olarak ana kaynaklardan biridir. Ayrıca
O, Türkçenin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması gerektiği yolundaki
buyruğunu verirken, dil ile ulusal duygu arasındaki ilişkiye de dikkati çekmekten geri
kalmamıştır:
''Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin
olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.''
Bursa'daki gericilik olayı üzerine 6 Şubat 1933'te bir demeç veren Atatürk, dilin
ulusal benlik yönünden önemini bir kez daha vurgulayıp, ''Kesin olarak bilinmelidir
ki, Türk ulusunun ulusal dili ve ulusal benliği, bütün hayatında egemen ve esas
kalacaktır'' diye gürlemiştir. Bu nedenledir ki, ulusal dili oluşturmayı amaçlayan
Dil Devrimi'ni herkesten çok, boyuna ulusçuluktan söz edenlerin desteklemesi gerekir!
Konuşma dili yazı dili arasındaki ayrılığı, halk ile aydınlar arasındaki
uçurumu gidermeye yönelen Dil Devrimi ''halkçılık'' ilkesinin de bir gereği ve
uygulanması idi. Bu girişim Ziya Gökalp'in özlediği ''halka doğru'' olmanın da
ötesinde, halk içinde, halk ağızlarından yararlanılarak gerçekleştirilmek istenen
halkçı bir atılımdı.
Dil Devrimi, Atatürk Devrimlerinin eksenini oluşturan ''laiklik'' ilkesinin yerleşip
güçlenmesine de destek olmuştur. Daha dilde devrime girişmeden, dinsel görevlerin
yerine getirilmesinde Türkçe kullanılmasına büyük önem veren Atatürk, 7 Şubat
1923'te Balıkesir Paşa Camii'nde minbere çıkarak ''Hutbeler tümüyle Türkçe ve
devrim gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır'' kararını açıklamış ve böylece
halkın anladığı ilk Türkçe hutbe örneğini de vermişti. Arkasından hilafetin
kaldırılması ve medreselerin kapatılması ile okullardaki Arapça öğretime son
verilmiş ve yarı kutsal bir dil sanılan Arapça bu üstünlüğünü yitirerek yerini
Türkçeye bırakmıştı. 18 Temmuz 1932'den başlayarak da bütün Türkiye'de ezanın
Türkçe olarak okunması yurt ufuklarında anadilin yankılanmalarına yol açmıştı.
Ne yazık ki, 1950 seçimlerinden sonra siyasal iktidar ezanı yine Arapçaya çevirerek
laisizmin uygulanmasında büyük bir ödün vermiş ve bunu düzeltmek olanağı da
bulunamamıştır.
Dil Devrimi'nin giderek güçlenmesine koşut olarak yazı dili ile halkın konuştuğu
dil arasındaki büyük ayrılığın azalması, ülkemizde demokrasinin yerleşmesine de
yardım etmiştir. Ulusal egemenlik yalnızca halkın belirli dönemlerde oy vermekle
kalmayıp, nasıl yönetildiklerini anlamalarına, kendileri için uygulanmakta olan
yasaların, yargı kararlarının dillerini anlamalarına sıkı sıkıya bağlı bir
kavram olduğundan Türkiye'de buna ancak Cumhuriyet döneminde ve Dil Devrimi ile
yönelinebilinmiştir. Yoksa kurumumuzun ilk başkanı Samih Rıfat'ın da belirttiği
gibi, yönetilen halkın, yöneticilere yalnız derin bir güvenle bağlı olması ve
içeriğini anlamadığı yasalara yalnızca boyun eğmek zorunda olduğu bir güç
gözüyle bakması demokrasinin yerleşmesi için yeterli olamazdı.
Öte yandan, dil ile düşünce arasındaki yakın ilişki dikkate alındığında,
çağdaş uygarlık kavramlarına Türkçe karşılıklar bulmak, çağdaş düşüncenin
bilinçli olarak Türk düşün hayatına aktarılmasına da yardım etmiştir. Bu
yüzdendir ki Samih Rıfat, 1932'de şöyle konuşmuştu:
''Uygar düşünce konusunun dil ile çok ilgili olduğunu kabul etmek zorundayız...
Şunu kesinlikle bilmeliyiz: Dilimizin söz varlığı içinde Arapça terimlerden ve
deyimlerden bir kısmı, yabancı ve donmuş kalıplar durumunda yaşamış bile olsaydı,
salt bunların yaşayışımıza aşıladığı skolastik anlamlardan dolayı hepsini
yenilemek, değiştirmek zorundayız.''
Bütün bunların dışında, Dil Devrimi aynı zamanda ulusal kültür alanında
girişilmiş büyük bir atılımı simgelemektedir. Çünkü Atatürk'ün 'tam
bağımsızlık' anlayışına göre Kurtuluş Savaşı ve Lausanne Antlaşması ile
kazanılan siyasal bağımsızlığın, kültür ve ekonomi alanlarında da tamamlanması
gerekmekteydi. Dil, ulusal kültürümüzün ana öğelerinden biri olduğuna göre dilin
özleşmesi bir bakıma kültürde de öze dönmek olacaktı. ''Türkiye Cumhuriyeti'nin
temeli kültürdür'' diyen Atatürk, kültürü ''Okumak, anlamak, görebilmek,
görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, anlağı eğitmektir''
biçiminde tanımlıyordu. Bu tanımda herkesin kolaylıkla konuşup anlaşabileceği,
yazacağı ve okuyup anlayacağı ortak dilden, özleşen Türkçeden söz edildiği
açıktır. 1936'da toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayı'na sunulan çalışma
yazanağında Dil Devrimi'nin bu yönü şu satırlarla belirtilmişti:
''Türk Dil Devrimi'nin uygulamadaki dileği, yazı dilimizle konuşma dili arasındaki
uçurumu ortadan kaldırmak, böylece Cumhuriyet Türkiyesi'nde herkesin kolaylıkla okuma
yazma öğrenmesine, okuduğunu anlamasına, düşündüğünü yazmasına meydan
açmaktır.''
Dil Devrimi'nin yanıbaşında, tüm sanat dallarında yapılan atılımlar ve
geleneğe bağlı değerler getirerek çağdaş düşünceye ağırlık kazandırılması,
kültür yaşamında yeni bir değerlendirme ve ulusal öze dönmek anlamına
geldiğinden, Atatürk Devrimleri aynı zamanda kültür alanında da bir devrim olarak
nitelendirilmiştir. Bu nedenledir ki, Türkiye, İran ve Pakistan'ın oluşturduğu
Kültürel İşbirliği (RCD) çerçevesinde 1967'de ülkemizde düzenlenen bir toplu
çalışmaya Atatürk Önderliğinde Kültür Devrimi adı verilmiştir. Benzer adlarla
kimi araştırmalar ve kitaplar yayımlandığı gibi, son olarak Sayın Cevdet Perin'in
çıkarttığı kitap da Doğumunun Yüzüncü Yılında Atatürk Kültür Devrimi adını
taşımaktadır.
Son olarak Dil Devrimi'nin kısa bir sürede sonuçları alınabilecek bir olay
olmayıp devamlılık gösteren bir süreç olduğunu belirtmemiz gerekir. Bu da dilin
özelliğinden ve içeriğinden kaynaklanmaktadır. Dil Devrimi'nde diğer devrimlerde
olduğu gibi amacı, ilkeleri, uygulama yöntemlerini belirleyen bir yasa çıkarma
olanağı yoktur. Dil, onu konuşanların, yazanların ve onu sevenlerin ortak
katkılarıyla özleşip gelişebileceğinden, kimi kuralları ya da sözcükleri buyuran
ya da yasaklayan bir yasa, devrimi gerçekleştirmek, ulusal dili sağlamak bir yana
dursun, var olan ikiliği sürdürmekten başka bir yarar sağlayamayacağı için Dil
Devrimi'ni öngören özel bir yasa düzenlenmemiştir. Ve yine dil çalışmalarının
hükümetlere bağlı bir resmi örgüt ya da çok az üyenin çalıştığı bir dil
akademisi aracılığı ile değil de özgürce tartışmaların yapılabileceği özel
bir kuruluş çatısı altında yürütülmesi uygun görüldüğü için dernekler
düzeyinde bir kurumun, Türk Dil Kurumu'nun kurulması yoluna gidilmiştir.
Kurumun gerçek kurucusu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, Türk Dil Kurumu'nu salt
uzmanlardan oluşan bir kuruluş olarak da düşünmemiştir. Gerçekten de, kabul edilen
ilk tüzükle ''kendisinde yasal nitelikler bulunan her Türk'ün Türk Dil Kurumu'na üye
olabileceği'' kabul edilmiştir. Yine bu düşünce iledir ki, Birinci Kurultay'dan önce
yayımlanan bildiride, ''Kadın erkek her Türk yurttaş... kendini Kurultay'a
çağrılmış saymalıdır'' denilmiştir. 1936 Kurultayı'nda ise üyelik sınırları
daha da genişletilerek kurumun çalışma kollarına seçilenlerin kurum üyeliğini de
almış sayılacakları yolunda bir hüküm eklenirken, Başkan Saffet Arıkan, bu
özelliği bir başka biçimde de vurgulamak gereğini duymuştur:
''Türk Dil Kurumu, kimi bağnaz dilciler gibi yalnızca bir alana saplanıp kalmak,
yalnız koyu Türkolog olmak düşüncesinde değildir!''
Atatürk'ün saptadığı ve uyguladığı amaç ve ilkeler doğrultusunda
çalışmalarını 49 yıldır sürdüren Türk Dil Kurumu üyeleri ve Türk Dil
Devrimi'nden yana olanlar için günümüzün en önde gelen sorunu, kuşkusuz ki bilimsel
ve teknik ilerlemelere koşut olarak Türkçeye dolan terimlere ve sözcüklere
karşılık bulmaktır. Geri dönülmesine artık olanak bulunmayan dil devrimimizin bu
evrede de başarıya ulaşacağına inanıyor ve doğumunun 100. yıldönümünde
Atatürk'ün ağzından sesleniyoruz:
''Türk ulusunu ve Türk dilini uygarlık tarihinin ve kültür dillerinin dışında
görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz!''