III- YÖNTEM VE UYGULAMA1- Hazırlık evresi:
Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmayı amaçlayan
Atatürk'ün giriştiği devrim hareketlerinin aslında bir bütün olduğu, ancak
bunların tümüyle bir anda uygulamaya konulmayıp belirli bir diziye göre ve
sorunların konuya mal edilip görüşlerin ortaya çıkmasını sağlayacak bir
hazırlık döneminden sonra değişik alanlarda uygulamaya geçildiği bilinmektedir.
1870'lerde ortaya çıkan ''dili düzeltme'', Türkçeye yönelme konusu, Ulusal Kurtuluş
Savaşı yıllarında daha da önem kazanarak dil alanında devrimi gerektiren bir sorun
durumuna gelmiş ve oldukça uzun bir hazırlık döneminden sonra 1932 yılında Dil
Devrimi'ne girişilmişti.
a- Dinsel işlerde ulusal dile yönelme
İslamiyetin yayılma dönemlerinde Kur'an dili ve bilim dili olarak kabul edilen
Arapça, yazı dili üzerindeki etkisini Osmanlıca denilen yapay bir dil biçiminde
sürdürürken, Türkçe konuşan halk üzerindeki etkisi daha çok ezan, namaz, hutbe vb.
gibi dinsel görevlerin yerine getirilmesi sırasında yoğunlaşmıştı. Halk,
anlamadığı Arapçaya biraz da kutsal bir dil gözüyle baktığı için, bu durum
yüzyıllardır dini kendi çıkarlarına ya da siyasete araç yapmak isteyenler için de
en büyük bir dayanak olmuştu. Bu nedenle Atatürk daha Kurtuluş Savaşı yıllarından
başlayarak tapınmada halkın anlayacağı bir dilin, Türkçenin kullanılmasına
büyük önem vermiştir. 1 Mart 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üçüncü
toplanma yılını açarken:
''Camilerin kutsal minberleri, halkın din ve ahlak yönünden beslenmesine en yüce,
en verimli kaynaklardır. Bundan ötürü camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı
aydınlatacak ve uyaracak kıymetli hutbelerin içeriklerinin halkça anlaşılmasını
sağlamak, Şeriye Bakanlığı'nın önemli bir görevidir. Minberlerden halkın
anlayabileceği dille ruh ve beyine seslenmekle Müslüman kişinin bedeni canlanır,
beyni arılaşır, imanı kuvvetlenir'' (31) diye, ibadet yerlerinde Türkçe
kullanılmasının gerektiği yolunda ilk işareti vermişti.
Bu konuda ilk uygulamayı da yaparak Hatiplere örnek olmak isteyen Atatürk, 7 Şubat
1923'te Balıkesir'de Paşa Camii'nde minbere çıkarak Türkçe bir hutbe okuduktan sonra
sorulan bir soruya yanıt verirken şöyle devam etmişti:
''Hutbeden amaç, halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir, başka
şey değildir. Yüz, iki yüz, dahası bin sene önceki hutbeleri okumak, insanları
bilgisiz ve aymazlık içinde bırakmak demektir. Hutbeyi okuyanın ne olursa olsun
halkın kullandığı dili kullanması gerekir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde verdiğim
bir söylevde demiştim ki, 'Minberler halkın beyinleri, vicdanları için bir verimlilik
kaynağı bir nur kaynağı olmuştur.' Böyle olabilmesi için minberlerde yankılanacak
sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve teknik ve bilimsel gerçeklere uygun olmasa
gerekir. Hatiplerin siyasal, toplumsal ve uygarlık durumlarını her gün izlemeleri
zorunludur. Bunlar bilinmezse halka yanlış düşünceler aşılanması yoluna gidilir.
Bundan ötürü hutbeler tümüyle Türkçe ve çağın gereklerine uygun olmalıdır. Ve
olacaktır.'' (32)
Bunu izleyen 1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasına koşut olarak öğretimin
birleştirilmesi yasasının yürürlüğe konularak medreselerin kapatılması,
Arapçanın etkisinin azalarak Türkçenin güç kazanmasına yardım etmişti.
Hutbelerin Türkçeleştirilmesinden sonra Atatürk'ün Kuran'ın Türkçeye
çevrilmesi sorununa eğildiğini görüyoruz. Öylesine ki 1925 Kasım'ında o dönemdeki
adı Gazi Kız Nümune Mektebi olan bugünkü Atatürk İlkokulu'na ''dikkatle okunması''
dileğiyle Türkçe bir Kuran armağan etmişti. (33) Beliren kimi duraksamalar
karşısında Kuran'ın yeni bir çevirisinin yapılmasını emretmekten de geri
kalmamıştı. (34)
Dinsel görevlerin yerine getirilmesinde Türkçe kullanılması yolundaki
girişimlerin bir büyük halkasını da Ezan'ın Türkçe okunması oluşturmuştu.
Atatürk'ün buyruğu ile 1932 başlarında yapılan birkaç denemeden sonra Diyanet
İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 günlü yazısı üzerine, namaza çağrıdan
başka bir niteliği olmayan ezan tüm ülkede Türkçe okunmaya başlanmıştı. (35).
b- Ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılması hakkında yasa.
Dil Devrimi'nden önce ulusal dil Türkçeyi güçlendirmek ve yaygınlaştırmak
amacıyla yapılan önemli girişimlerden biri de, 10 Nisan 1926 gün ve 805 sayılı bir
yasa ile, ekonomik kuruluşlarda Türkçe kullanılmasının zorunlu tutulmasıdır. Türk
uyruklulara ait şirket ve kuruluşların Türkiye sınırları içerisindeki her türlü
işlem, sözleşme, haberleşme, hesap ve defterlerini Türkçe olarak tutmalarını
zorunlu kılan söz konusu yasa, yabancı şirketlerin ve kuruluşların da Türk
kuruluşları ve Türk uyruklularla olan işlemlerinde Türkçe yazışmalarını
öngörüyordu. 1 Ocak 1927 tarihinde yürürlüğe girecek olan bu hükümlere
uymayanlar, ağır para cezasının dışında, ticaret yerinin geçici olarak
kapatılması ve dahası ticaret yapma hakkının alınması cezasına
çarptırılacaktı. (36)
c- Dil Kurulu'nun oluşturulması.
Türk Dil Kurumu'nun kurularak dil sorununun belirli bir amaç doğrultusunda ve
belirli bir izlence ile ele alınmasına kadar geçen hazırlık döneminde en büyük
atılımlardan biri de, 1926'dan başlayarak Dil Heyeti adıyla anılan bir Dil Kurulu'nun
oluşturulmasıdır.
1926'da kabul edilen Milli Eğitim Bakanlığı Kuruluş Yasası'nda Dil Heyeti adı
verilen bir kurul oluşturulması da öngörülmüştü. Yasanın görüşülmesi
sırasında söz alan Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati bununla güdülen amacı
şöyle belirlemişti.
''Türkiye'de dil sorunu önem taşımaktadır. Henüz nasıl yazmak gerektiği
hakkında ortak kanaatimiz yoktur. Onun için bugün var olan dilimizi incelemek,
ulusumuza bir sözlük hazırlamak için Dil Kurulu'na gereksinme vardır. Memleketimizde
bulunan uzmanları toplayacağız. Dilimizi düzeltmek için ne yapmak gerekirse önlem
alacağız.'' (37).
Bu, kurulacak Dil Kurulu'nun Türkçenin düzeltilmesi ve düzenlenmesi sorununu ele
alacağını gösteriyordu. Ne var ki bütçede gereken ödeneğin ayrılmış olmasına
karşın böyle bir kurul oluşturulup çalışmalara başlanamamıştı. aradan oldukça
uzun bir süre geçtikten sonra ''Abece'' devriminin ele alındığı 1928 baharında
''9'' üyeli bir Dil Kurulu kurulmuştu. 23 Mayıs 1928 günü oluşturulan ve gene Dil
Heyeti adı verilen bu kurulda ''3'' milletvekili (Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref
Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu), ''3'' eğitimci (Emin Erişirgil, İhsan Sungu,
Fazıl Ahmet Aykaç) ve ''3'' dil uzmanı (Ragıp Hulûsi Özden, Ahmet Cevat Emre ve
İbrahim Grandi Grantay) görev almışlardı.
Dil Encümeni ya da Alfabe Encümeni diye de anılan bu kurul (38) yeni harflerin kabul
edilmesinden sonra dağıtılmayarak 5 Aralık 1928 günlü Bakanlar Kurulu kararı ile
Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış ve yeni üyelerle genişletilmiştir. Türkçe
yazım kurallarının saptanması ile Türkçe Sözlük'ün ve bir dilbilgisi yapıtının
hazırlanması gibi dille ilgili ana görevleri üstlenen kurul, eski çalışmaları
hızlandırarak önce 25.000 sözcüklü bir İmlâ Lûgatı (Yazım Kılavuzu)
yayımlamıştı. Bundan sonra bir Türk Sözkitabı'nın (Sözlük) hazırlanmasına
karar verilmiş ve Türkçeyi kavramlar yönünden zenginleştirmek amacıyla ''2''
ciltlik Larousse Universel'in çevrilmesine başlanılmıştı. Dilbilgisi alanında da
birkaç yapıt yayımlayan Dil Kurulu, çalışmalarını 1931 yılına kadar
sürdürmesine karşın belirli bir yöntem saptanamaması ve üyeler arasındaki görüş
ayrılıkları yüzünden beklenen etkinliği gösterememişti. Bu nedenle ödeneğinin
kesilmesi yoluna gidilmiş ve 1931 Temmuzu'nda çalışmaları sona ermişti. (39) Bununla
birlikte dil devriminde karşılaşılacak sorunların belirginleşmesi ve dilin
düzeltilmesi ve düzenlenmesi konusunun kamuya mal edilmesi yönlerinden Dil Kurulu
küçümsenemeyecek bir hizmet görmüştü.
d- Yeni Türk Abece'si ve Türkçe,
Yeni bir Abece'nin kabul edilmesi, Türkçenin özleşmesi ve gelişmesi yolunda
kuşkusuz ki en büyük dönemeçlerden biridir. Yeni harflerin saptanması için
oluşturulan kurula Dil Heyeti adının verilmesi bile, Abece sorununun aslında bir dil
sorunu olduğunu göstermekte idi. Özellikle Atatürk yeni Abece'nin okuma yazmayı
kolaylaştırıp bilimsel ve teknik çalışmaları hızlandırmanın yanıbaşında
Türkçenin güzelliğini ve zenginliğini göstermeye yarayacağına da inanıyordu. 8
Ağustos 1928'de ünlü Sarayburnu konuşmasında bu inancını:
''Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.
Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak anlaşılmayan
ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız.
Anladığınızın belirtilerine yakın gelecekte bütün dünya tanık olacaktır. Buna
kesinlikle inanıyorum.'' (40) diye açıklamıştı. Yeni Abece'nin yasallaşmasından
sonra 1 Kasım 1928 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantısı yılını açarken
bunu bir kez daha belirtmişti. (41)
Gerçekten de yeni Türk Abece'sinin kabul edilmesi, Türkçenin özleşmesi ve
Türkçe sözcüklere önem verilmesi yolunda büyük bir aşama olmuştu. Yeni bir
Türkçe Sözlük hazırlamak amacıyla 17 Şubat 1929'da Ankara'da düzenlenen
toplantıda konuşan Başbakan İsmet İnönü, yabancı dillerin etkisinde kalan
Türkçenin durumunu ''sınırları açık bir yurt''a benzetmiş ve gerekli önlemler
alınmazsa böyle Batı kaynaklı sözcüklerin dile dalacağına dikkati çekmişti.
Bununla birlikte konuşmanın asıl özelliği, Başbakan'ın o güne değin
alışılmamış öz Türkçe sözcükler kullanması idi:
''Türkçemizde Söz Kitabı: bizim çok yüzlükten beri sezdiğimiz bir eksiktir. En
nihayet bu eksik de tamamlanmak için Cumhuriyet yaşayışına kavuşmayı beklemiştir.
Acı ile anmalıyız ki, şimdiye kadar dilimiz, sınırları açık bir yurt
kalmıştır. Bu yurdun içine girmek suçsuz bir dalış idi. Daha fena ve acıklı olan,
vatan çocuklarının bu dalmayı kendilerinin arayıp özlemesidir. Bir dilin
sınırları Söz Kitabı ile çevrilip çerçevelenir... Türk dilinin sözlerine
şimdiye kadar alışılandan başka biçimde yüz verirken eğer anlatışları bir an
evvel doğrulamazsak dilimiz çok tehlikelere açık bırakılmış olacaktır... Eski
Şark sözlerinin kaplayışından kurtulmadan, yeni Garp sözlerinin düşüncesiz ve
ölçüsüz dalışına uğrayacağız...'' (42)
Bu ortamda yazı dilinden yabancı söz dizimi kurallarının çıkarılması için
büyük bir çaba gösteriliyordu. Bu durumu göz önüne alan Tekirdağ Milletvekili
Celal Nuri, Meclis içtüzüğündeki deyimlerin de yalınlaştırılması için bir
öneride bulunmuştu. Ancak o sırada yeni bir Türkçe Sözlük hazırlıklarının
sürdürüldüğü belirtilerek dilde birliği sağlayabilmek amacıyla konunun bu
sözlüğün bitimine ertelenmesi kararlaştırılmıştı. (43)
e- Dil'de devrimin gündeme girişi
Türkçe konusunda süregelen tartışmalar ve sürdürülen çalışmalar bu evrede
artık Dilde Devrim sorununu gündeme getirmişti. Daha 1928'de Ahmet Cevat, Vakit
gazetesinde yayımladığı bir yazı dizisini Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılâbı
Hakkında Bir Kalem Tecrübesi adını verdiği bir yapıtta toplamıştı. 1930
Ağustosu'nda da Milli Eğitim Bakanlığı, Türkçenin temiz, açık ve kesin bir
yapıya kavuşturulması ve terimce zenginleştirilmesi için neler yapılması
gerektiğini saptamak amacıyla Türkçe öğretmenlerini bir toplantıya
çağırmıştı. Bakan Cemal Hüsnü Taray toplantıyı açış konuşmasında Harf
Devrimi'nden sonra sıranın dilde devrime geldiğini şöyle belirtmişti:
''Harf Devrimi'yle dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeği atladık.
Şimdi sıra dilimizin de bu devrim gereklerine yanıt vermesine kaldı.'' (44)
O günlerde yayımlanan Sadri Maksudi Arsal'ın Türk Dili İçin adlı yapıtı, terim
olarak dilin ''ıslah''ını yani düzenlenmesini önermekle birlikte bu ''ıslah'',
içeriği yönünden bir devrim demekti. Ve Atatürk, bu yapıt aracılığı ile dilde
devrimin ana ilkesi olan Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılması
kararını vermişti.
2- Araç: Yasa değil, özgürlük içinde örgütlü çalışma, akademi değil,
dernek:
Uluslaşma dönemi olan Kurtuluş Savaşı yıllarında yeni bir görüşle ele alınan
ve ulusal bilincin doğmasına koşut olarak oldukça yaygınlaşan dil çalışmaları,
1930'larda düzenli ve planlı bir biçime henüz kavuşamamıştı.(45) Dil Kurulu
çalışmalarında da görülen dağınıklığı ve verimsizliği gidermek için yeniden
örgütlenmek, amacı doğru ve kesin olarak saptamak ve o amaca ulaşmaya yarayacak
aracı seçmek artık zorunlu olmuştu.
Atatürk'ün Türk Genel Devrimi diye adlandırdığı bütünü oluşturan değişik
alanlardaki devrimlerin çoğu birer yasa ile yürürlüğe konmuş ya da düzenlenmişti.
Yeni Abece'nin kabul edilmesinde de yasa yoluna başvurulmuştu. Ne ki Türkçenin
özleşmesi ve gelişmesi demek olan dilde devrim için özel bir yasa çıkarma olanağı
yoktu. Çünkü dil, toplumdaki bütün bireyleri ilgilendiren ana bir öğe olmanın
dışında, bir sözcük sorunu, dilbilgisi sorunu ve yazım sorunu idi. Buyurucu ya da
yasaklayıcı olan yasa hükümleriyle vatandaştan herhangi bir sözcüğü
kullanmasını ya da kullanmamasını istemek düşünülemezdi. Bu nedenle sorun, ulusal
dil olan Türkçeyi konuşan halkın da katkısını sağlayabilecek yeni bir
örgütlenmeye gidilerek çözümlenebilirdi.
Bu örgütün ne olması gerektiği konusunda ise başlıca ''2'' seçenek vardı. Kimi
Batı ülkelerinde olduğu gibi bir Dil Akademisi kurulması, ya da özel bir kurum
oluşturulması. XV. yüzyıl İtalya'sında birer bilim, yazın ya da sanat derneği
olarak etkinlik gösteren Akademiler İtalya'dan sonra en geniş biçimde Fransa'da
yayılmıştı. Başbakan Richelieu'nün bu derneklerden birini 1635'te Académie
Française adıyla resmi bir kuruluş durumuna dönüştürmesi Akademilerin bundan
sonraki gelişmelerinde yeni bir aşama olmuştu. Académie Française Fransız dilinin
gözetilmesi ile görevlendirilirken onun yanıbaşında değişik bilim ve sanat
dallarıyla uğraşan akademiler de kurulmuştu. Dil ve yazın açısından
bakıldığında, kimi ülkelerde dile ilişkin sorunlarla uğraşmak amacıyla Fransa'yı
andırır Akademiler kurulurken birçok ülkede de eskiden kurulmuş olan dil dernekleri
çalışmalarını sürdürmüş, ya da yeni dernekler oluşturulmuştu. Dikkati çeken
önemli ayrılık, dil akademilerinin genellikle özleşmiş, gelişmiş ve fazla sorunu
bulunmayan ulusal dillerin korunmasında daha etkili oldukları, ulusal dillerini
oluşturmak ya da anadillerini özleştirmek durumunda bulunan ülkelerde ise, özel ve
özerk derneklerin daha olumlu sonuçlar almış olmalarıydı. Nitekim Alman dilinin
özleşmesi ve Macaristan'daki büyük dil devrimi, bu amaçla kurulan dernekler
aracılığı ile sonuçlandırılmıştı.(46)
Türkiye'de Fransız Akademisi'ne benzer bir dil akademisi kurulması daha Tanzimat
döneminde söz konusu edilmiş, üstelik uygulamaya bile geçilmişti. Encümen-i Dâniş
adıyla 1851'de kurulan ilk Dil ve Yazın Akademisi, ne yazık ki bir etkinlik
gösteremeden, kimi üyelerinin yetersizliği, görüş ayrılıkları ve siyasal
etkilerden kurtulamaması gibi nedenlerle on yıl içerisinde dağılıp gitmişti.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal dilin oluşması, Türkçenin özleşmesi sorununa
ilişkin olarak bir dil akademisi gene tartışma konusu olmuştu. Başbakan İsmet
İnönü, 7 Kasım 1925'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir konuşmada
böyle bir akademinin kurulacağından bile söz etmişti:
''Ulusal kültürle ilgili girişimlerden olarak, bu yıl bir dil akademisi, kültür
açısından Türk dili üzerinde asıl görevleri yerine getirecek gerçek uzmanlardan
oluşan bir akademi kuracağız.''(47)
Ancak akademi kurulması, bir karar ve yasadan da öte bir olanak ve gereksinme sorunu
idi. 1925'ler Türkiyesi'nde olanaklardan çok olanaksızlıklar ağır basıyordu. Bu
nedenle Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, bir dil akademisi kurulması önerisine
karşı çıkmış, Millet Meclisi'ndeki konuşmasında bunun gerekçelerini de şöyle
açıklamıştı:
''Dilbilgisi, yazım, sözlük, terim sorunlarının nasıl bir karmaşa içinde
bulunduğu hepimizce bilinmektedir. Bu karmaşaya bilimin uyarmasıyla bir son
verilmeyecek olursa, on yıl sonra birbirimizi anlamakta güçlüğe uğrayacağımızdan
korkulur. Bu gibi sorunların çözümü ilerlemiş ülkelerde akademyalara verilmiştir.
Bundan dolayı, bizde de niçin Akademya kurulmuyor gibi bir soru akla gelebilir. Şunu
önceden söyleyelim ki, Milli Eğitim Bakanlığı'nın ayırıcı niteliklerinden biri
de, gösterişten uzak oluşudur. Yapamayacağımız işlere girişmek, bilimin
yaygınlaştırılması görevini üstlenmiş bulunan Milli Eğitim Bakanlığı'na
yaraşır bir hareket olamaz. Uluslararası dünyada yetkisi tanınacak bir akademya kurma
olanağını bulmuş olsaydık bir kuruluşa girişmekte hiç duraksamazdım. Fransız
Akademisi'nin yapmakta olduğu bilimsel hizmetleri biliyoruz. Rus Akademyası'nın
kültür dünyasında en önemli yeri olduğunu biliyoruz. Bunları bilmekle birlikte,
gücümüzü hesaba katmadan böyle büyük bir işe girişmenin atakça davranmak
olacağına inanıyorum. Elli, altmış yıl önce bizde kurulmuş Encümen-i Dâniş'in
sonunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir.''(48)
Hükümetin bir dil akademisi kurma önerisini kabullenmemesine karşın basında bu
konudaki tartışmalar sürmüştü. Sadri Maksudi Arsal da 1930'da yayımladığı
yapıtında ''Türkiye için bir dil akademyası gerekliliği''ni savunuyor ve
oluşturulmuş bulunan Dil Kurulu'nun bir akademi düzeyine çıkarılmasını
diliyordu.(49)
Bütün bu öneriler,1932 yılına gelindiğinde dilin özleşmesi ve gelişmesi
konusunda akademilerin gördüğü ve görecekleri görevlerin Atatürk'çe çok iyi
bilindiğini ve konunun kamuoyuna da mal edilmiş olduğunu göstermektedir. Böyle
olmakla birlikte Atatürk dilde devrimi gerçekleştirecek örgüt olarak bir dil
akademisi yerine, tarih çalışmalarında olduğu gibi, dernek niteliğinde bir kuruluşu
yeğlemişti. Bunda da dile ilişkin sorunların resmi bir devlet kuruluşu olacak akademi
içerisinde değil de, siyasal etkilerin dışında kalabilecek geniş kadrolu bir dernek
çatısı altında daha özgürce tartışılabileceğine ve ulusal dilin yalnız
uzmanların çalışmalarıyla değil, halkın büyük katkısı ve desteğiyle
oluşturulabileceğine olan inancı en büyük etken olmuştu. Üstelik dil
çalışmalarını yönetecek böyle bir derneğin kurulmasına karar verildiği akşam
Çankaya'daki toplantıda dil akademisinden yana olan Sadri Maksudi Arsal'ın da
bulunması,(50) akademi ve dernek arasındaki seçimin çok açık bir biçimde
yapıldığını kanıtlamaktadır. Ve Atatürk'ün ''Öyle ise Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti
olsun'' biçiminde özetlediği karar gereğince, o gece yapılan hazırlıklardan sonra
ertesi 12 Temmuz 1932 günü İçişleri Bakanlığı'na yapılan başvuru ile dil
çalışmalarını yönetecek olan dernek kurulmuştu.
Türkçenin o dönemdeki söz dağarcığına göre derneğin Türk Dili Tetkik
Cemiyeti diye saptanan adı, 1936'da toplanan Üçüncü Kurultay'da Türk Dil Kurumu
olarak değiştirilmiştir.
Türk Dil Kurumu yalnızca dilcilerden oluşan bir uzmanlar kurulu niteliğinde
düşünülmemişti. Dilde özleşme ve gelişme onu konuşan ve yazan her kesimdeki ve
düzeydeki vatandaşların desteği ve katkısı olmadan gerçekleşemeyeceği için
dernek, uzmanların yanı başında, bu desteğe olanak sağlayacak biçimde her isteyen
vatandaşa açık tutulmuştu. Bu nedenle ilk kurultayca kabul edilen tüzükte
''Kendisinde yasal nitelikler bulunan her Türk, derneğe üye olabilir'' diye çok açık
bir hükme yer verilmiş ve ayrıca Birinci Kurultaya katılan ''710'' kişi kurumun
doğal üyesi kabul edilmişti. (51) Atatürk'ün başkanlığında yapılan 1936 tüzük
değişikliğinde bu madde daha da genişletilerek, ''Kurumun çalışma kollarına
seçilenler, kurum üyeliğini de almış olurlar'' hükmü eklenmişti.(52) Dil konusunda
her kesimden vatandaşları etkin duruma getirmeye yönelik bu düşünce
doğrultusundadır ki, 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan ilk Kurultay'dan
önce yayımlanan bildiride, ''Kadın, erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik
Cemiyeti'nin üyesidir. Kendini kurultaya çağrılmış saymalıdır'' denilmişti.(53)
Derneğin gerçek kurucusu olan Atatürk, bunun koruyucu başkanlığını da üzerine
almıştı. Hazırlanan tüzüğün 1. maddesinde, ''Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'in
yüksek koruyucu başkanlığı altında, 12 Temmuz 1932'de, Türk Dili Tetkik Cemiyeti
adlı bir dernek kurulmuştur'' deniliyordu. Üçüncü Kurultay'da yapılan
değişiklikle bu madde ''Ulu Önder Atatürk'ün kutlu eliyle ve onun yüce Kurucu ve
Koruyucu Genel Başkanlığı altında...'' biçimini almıştı.
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu ile ilgisi, yalnızca onun kurucusu ve tüzükte yer alan
koruyucu başkanı olmakla kalmamış, bir üye gibi, dahası her üyeden daha çok, dil
çalışmalarına doğrudan doğruya katılmak, onları yönlendirmek, dil devrimini
gerçekleştirmek ve vasiyetnamesi ile kurumun gelecekteki çalışmalarına olanak
sağlamak biçimlerinde yaşamının son günlerine dek sürmüştür.
Bir dernek çatısı altında özgürce tartışmalarla varılacak sonuçların
uygulama alanına konabilmesi, dilde devrimin kısa sürede umulan amaca ulaşabilmesi
için devletin bu çalışmalara destek olması da gerekli idi. Bu yüzdendir ki dildeki
özleşme ve gelişmenin öğretim kurumları aracılığı ile genç kuşaklara ve
topluma mal edilmesi için Milli Eğitim Bakanı ile dernek yönetimi arasında bir
ilişki kurma yoluna gidilmişti. İlk düzenlenen Tüzükte Milli Eğitim Bakanı'nın
kurumun onursal başkanı olması öngörülmüşken, 1936'da Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, Onursal Başkanlıklara
getirilirken, Milli Eğitim Bakanı doğrudan doğruya kurumun başkanı
yapılmıştı.(54)
Öte yandan Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni toplantı yıllarını
açış konuşmalarında Türk Dil Kurumu çalışmalarına ayrı bir yer ayırarak dil
devrimine ve kurumun işleyişine verdiği önemi belirtmenin dışında, Meclisin,
hükümetin ve kamuoyunun ilgisini ve desteğini sürdürmesine büyük özen
göstermişti.
Dil devriminin belirli bir programla ele alındığı ve Dil Kurumu'nun kurulduğu 1932
yılının 1 Kasım konuşmasında Atatürk Meclis kürsüsünden tüm devlet örgütüne
şöyle seslenmişti:
''Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz.''(55)
Aradan ''2'' yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra ulusal dilin oluşması ve
Türkçenin özleşmesi yolunda elde edilen olumlu veriler karşısında sevincini ve
geleceğe güvenini saklayamayan Atatürk, bunu dile getirmekten çekinmemişti:
''Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz. Bu
işlerin başında da, Türk tarihini doğru temelleri üstüne kurmak, öz Türk diline
değeri olan genişliği vermek için candan çalışmakta olduğunu söylemeliyim. Bu
çalışmaların, göz kamaştırıcı verimlere ereceğine şimdiden
inanabilirsiniz.''(56)
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Kasım 1936'da yeni toplanma yılını açış
konuşmasında Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu çalışmalarından
söz ederken, bu kurumların ''Ulusal akademiler'' durumuna getirilmesi yolunda bir tümce
kullanması, O'nun birer dernek olarak kurduğu bu iki kurumun klasik birer akademiye
dönüştürülmesini dilediği biçim de yorumlanmakta ve bir tür ''vasiyet''i kabul
edilerek dil kurumu yerine bir dil akademisi kurulması için çaba harcanmaktadır. Oysa
Atatürk'ün söz konusu konuşmaları ile ölümüne değin süren diğer konuşmaları
ve eylemleri bir bütün olarak ele alındığında, bir akademi eğiliminin geçici
olduğu ve bu yoldaki isteklerin O'nun gerçekleşmemiş bir dileği üzerine
dayandırılmasına olanak bulunmadığı kolayca anlaşılır.
Atatürk, 1936'da kurumların çalışmalarını şöyle anlatmıştı:
''Başlarında kıymetli Milli Eğitim Bakanımız bulunan Türk Tarih Kurumu ile Türk
Dil Kurumu'nun, her gün yeni gerçek çevrenleri açan sağlam ve sürekli
çalışmalarını övgüyle anmak isterim. Bu iki ulusal kurulun, tarihimizin ve
dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki
analıklarını kabul edilmemesine olanak bulunmayan bilimsel belgelerle ortaya koydukça,
yalnız Türk ulusu için değil ve fakat bütün bilim dünyası için dikkat ve
uyanışı çeken kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim...
Birçok Avrupalı bilginin katılmasıyla toplanan son Dil Kurultayı'nın ışıklı
sonuçlarını doğrudan doğruya görmüş olmakla çok mutluyum. Bu ulusal kurumların
az zaman içinde, ulusal akademiler durumunu almasını dilerim.''(57)
Salt bu sözler üzerinde durulduğunda, çalışmalarından övgü ile söz edilen
kurumların ileride birer Akademi'ye dönüştürülmesinin Atatürk'ün dileği olduğu
anlamı çıkartılabilir. Ancak, eğer Atatürk bu konuda kesin kararlı olsaydı, 1936
Kasımı'ndan 10 Kasım 1938'e kadar geçen iki yıllık süre içerisinde bunu
gerçekleştirebileceğini, hiç olmazsa çalışmaları başlatabileceğini ya da en
azından düzenlediği ''Vasiyetnâme''sinde buna değinebileceğini unutmamak gerekir.
Oysa Atatürk kendisinin kurucu ve koruyucu başkanı bulunduğu ve eylemli
başkanlığını da Milli Eğitim Bakanının yaptığı kurumların birer akademiye
dönüştürülmesi için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Hükümetçe bunu öngören
bir yasa tasarısı hazırlanmadığı gibi kendisinin bütün toplantılarına
katıldığı 1936 Kurultayı'nda akademi konusunda hiçbir öneri ve görüşme olmamış
ve Kurultay'dan sonra da kurum yöneticilerine bu yolda bir buyruk ya da öneri
iletilmemiştir.
Üstelik 1937 ve 1938 yıllarındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantılarını
açış konuşmalarında Atatürk Akademi sözcüğünü anmaksızın kurumların
sürdürdükleri çalışmalarını yine övgü ile belirtmekten geri kalmamıştır:
''Türk Tarih ve Dil Kurumlarının Türk ulusal varlığını aydınlatan çok
değerli ve önemli birer bilim kurumu niteliğini aldığını görmek, hepimizi
sevindirici bir olaydır.''(58)
1937'de söz konusu iki kurumun birer ''bilim kurumu'' durumuna yükseldiklerini
sevinerekten vurgulayan Atatürk, hasta yatağında yazdığı ve başbakanın 1 Kasım
1938'de Millet Meclisi'nde okuduğu en son söylevinde de şunları dile getirmişti:
''Türk Tarih ve Dil Kurumlarının çalışmaları övgüye değer kıymet ve nitelik
göstermektedir...
Dil Kurumu, en güzel ve verimli bir iş olarak türlü bilimlere ilişkin Türkçe
terimleri saptamış ve böylece dilimiz, yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda
köklü adımını atmıştır.
Bu yıl okullarımızda öğretimin Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla
başlamış olmasını, kültür yaşamımız için önemli bir olay olarak belirtmek
isterim.''(59)
Bu sözler, 1930'da Türkçenin ''yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması''
buyruğunu veren Atatürk'ün ulusal dil konusunda ''8'' yıl içerisinde alınan
sonuçlardan ötürü duyduğu kıvancın bir belirtisi idi.
Öte yandan Atatürk, 26 Eylül'de kutlanan Dil Bayramları nedeniyle Türk Dil Kurumu
Genel Sekreterliği'ne gönderdiği telgraflarda, kurumun bir dil akademisine
dönüştürülmesinden hiç söz etmeksizin yalnızca teşekkürlerini ve başarı
dileklerini iletmiştir. Örneğin bunların sonuncusu olan 27 Eylül 1938 günlü
telgrafında: ''Dil Bayramı nedeniyle bana karşı gösterilen temiz duygulardan çok
duygulandım. Teşekkür eder, verimli çalışmalarınızda sürekli başarılar
dilerim'' demekle yetinmiştir.(60)
Bütün bunların dışında, önemli olan bir başka nokta da, kurucusu olduğu
kurumların kendinden sonra da çalışmalarını sürdürebilmeleri için Türkiye İş
Bankası'ndaki parasının ve pay belgitlerinin yıllık gelirlerinin, kimi kişilere
verilecek aylıkların dışındaki büyük kısmının Türk Tarih ve Dil Kurumları
arasında bölüştürülmesini dileyen Atatürk'ün Vasiyetname'sinde hiçbir önkoşul
koymamasıdır. Gerçekten de O'nun, ölümünden ''66'' gün önce kendi özgür kararı
ile düzenleyip 5 Eylül 1938'de Beyoğlu VI. Noterliği'ne teslim ettiği
Vasiyetname'sinin 6. maddesinde şöyle denilmekteydi:
''Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına
tahsis edilecektir.
K. ATATÜRK.''
Eğer Atatürk, söz konusu kurumların birer Akademi'ye dönüştürülmelerinde kesin
kararlı olsaydı, Vasiyetname'siyle yaptığı bağışı bu yoldaki bir önkoşula
bağlamaktan çekinmeyecekti. Bütün bunlar yıllardır sürdürülen ve son aylarda
yoğunlaştırılan Dil Akademisi girişimlerinin Atatürk'e dayandırılmak istenmesinin
doğru bir değerlendirme olmadığını göstermekte ve siyasal amaç taşıdığını
kanıtlamaktadır.
3- Yöntem: Evrim değil devrim
a- Dilde evrim mi, devrim mi?
XIX. yüzyılın sonlarında Osmanlıca-Türkçe üzerine başlayan tartışmalar ve
yapılan araştırmalar, aydınları dilin düzenlenmesi, düzeltilmesi gerektiği
noktasına getirmişti. Aydınların birçoğu bu zorunlulukla birleşirlerken,
düzenlemenin nasıl yapılacağı ve boyutlarının ne olacağı konusunda değişik
görüşleri savunuyorlardı. Böylece Türkçenin yabancı dillerin baskısından
kurtarılmasını, dilin düzeltilmesini isteyen ''reformcular'', zamanla evrimciler ve
devrimciler diyebileceğimiz iki kesime ayrılmışlardı. Bunlardan birinciler,
Türkçenin yapısına uymayan Arapça ve Farsça dilbilgisi kuralları ile sözdiziminden
vazgeçilmesini ve halkın kullanmadığı, yaygınlaşmamış bulunan yabancı kökenli
sözcüklerin atılmasını yeterli buluyor, yaygınlaşmış sözcüklerin hangi
kökenden olurlarsa olsunlar dilimizde alıkonulmalarını savunuyor ve dilin özleşmesi,
ulusallaşması için eski Türkçeden yararlanılmasını doğru buluyor, dilin fazla
zorlanmadan belli bir süreç içerisinde yavaş yavaş özleşebileceği görüşünü
taşıyordu. Evrimcilerin en ünlü temsilcilerinden olan Necib Âsım, Arapça, Farsça
ya da diğer Batı dillerinden gelen sözcüklerin dilimizden çıkartılıp yerlerine
Çağataycadan, Özbekçeden sözcükler alınmasını istemediğini vurgulayarak şöyle
diyordu:
''Yalnız istediğim, özendiğim şey, Türkçemizin uygar bir ulus dili olduğunu ve
ilerlemesine çalışılırsa bugünkü Avrupa dillerinden aşağı kalmayacağını
göstermek idi... Özendiğim şey, bugün Osmanlıların eğitim ve kültür yönünden
orta durumda olanlarının tümüne yazdığımızı anlatacak bir dil
kullanmaktır.''(61)
Buna karşın, başlarında Ali Suavi'nin bulunduğu bir başka aydın kesimi, dilde
evrimin oldukça uzun bir süre alacağını belirterek, Batı dillerinin durumuna
yükselmesi gereken Türkçenin öz kaynaklarımızdan yararlanılıp özleştirilmesi ve
geliştirilmesi görüşünü savunuyorlardı. Dilimizden yabancı kökenli sözcüklerin
atılmasından yana oldukları için o dönemde kendilerine ''Tasfiyeciler'' denilen bu
devrimci kesimin görüşlerini Şemseddin Sami bu biçimde özetliyordu:
''Bilindiği gibi biz Turnalıyız. Dilimiz de Turanlıdır. Sâmi, Hint-Avrupa
dillerinden değildir. İşte onun için bizim de Araplar, Fransızlar ve bütün
Avrupalılar gibi, önce kendi anadilimize başvurmamız gerekir.''(62)
İkinci Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında dilde düzenleme ve
düzeltmeden yana olanlar, ayrıntılarda değişik görüşlerde de olsalar genelde
evrimci ya da devrimci kesimde yer almışlardı. ''Türkçeleşmiş Türkçedir''
ilkesini benimseyerek evrimciler kesiminin öncülüğünü ve sözcülüğünü yapan
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında Türkçülerin,
''Fesahatçılar'' denilen dilde kurallardan yana olanlarla ''İnkılâpçılar'' adı
verilen devrimcilerden ayrıldıkları noktaları şöyle belirtiyordu:
Dilde Türkçülüğün ilk işi, kuralcı bilginlerin görüşlerini kabul etmeyerek,
halkın bilinçsiz görüşlerini Türkçenin temeli olarak kabul etmektir. Bundan
ötürü Türkçülere göre Osmanlıcıların kurala uygun sözcükleri yanlış ve
yanlışları da kurala uygundur...
''Türkçülerin dil konusundaki ilkeleri, kuralcıların görüşlerinin karşıtı
olmakla birlikte, ayıklayıcı adını alan dil devrimcilerinin bakış noktalarına da
uygun değildir.''(63)
Bu ortam içerisinde kurulan Türk Dil Kurumu'nun 26 Eylül 1932'de toplanan Birinci
Kurultayı'nda bir yönü ile evrimci görüşü savunanlarla dilde de devrimden yana
olanlar karşı karşıya gelmişlerdi. Daha doğrusu Atatürk, devrimci görüşü
açıklayan bildiriler yanında evrimci görüşü içeren bildirilere de yer verilmesini
özellikle istemişti.
Kurultay'da evrimcilerin görüşlerini Hüseyin Cahit Yalçın açıklamıştı.
Yalçın:
''Yazı dilinden yabancı sözcükleri atarak yerlerine öz Türkçe sözcükler koymak
görevini hiçbir kurul üzerine alamaz. Çünkü sözünü dinletmek olanağı yoktur. Bu
iş tümüyle kişiseldir, daha doğrusu kişiye bağlı değildir. Dilin doğal
gidişinin sonucu olarak oluşacaktır. Bir akademi, yazı ve konuşma dilinin her zaman
arkasından yürür; yeniliklere Akademi önayak olamaz. O, dilde ancak düzenleyici ve
koruyucu kuvvettir.'' (64) diye, dilin kendi doğal akışı içerisinde evrime
bırakılmasını, adı akademi ya da dernek olsun, hiçbir örgütün ona karışmaması
gerektiğini öne sürmüştü. Buna göre Türkçeye girmiş ve tutunmuş olan
sözcüklerin de korunması zorunluydu. Hüseyin Cahit, buna örnek olarak ''tayyare''
sözcüğünü alıyor ve şöyle devam ediyordu:
''Tayyare icat edildiği zaman buna dilimizde isim bulmak için Arapça'daki tayr
kökünden çıkmış bir sözcük arayacağımıza, bunu öz dilimizden çıkararak
uçku, uçkaç, uçuşkan diye saptamış olsaydık, kuşkusuz ki daha iyi olurdu. Fakat
bugün en sıradan köylüler bile tayyare'yi belledikten sonra kaldırıp da yerine bu
türlü öz Türkçe sözcük koymakta boşuna yorgunluktan öte bir yarar düşünemem.
Çünkü tayr Arapça da olsa 'tayyare' muhakkak ki Türkçedir. Çünkü bizim
buluşumuzdur, Türk çocuğudur.'' (65)
Birinci Türk Dili Kurultayı'nda söz alan delegelerden birkaçı bu evrimci görüşe
karşı dilde devrim yapılması gerektiğini savunmuşlardı. Atatürk'ten sonraki
yıllarda dil devriminde aşırılığa kaçıldığını öne sürerek evrimcilikten de
geride bir yer alan ve 1945'te Türkçeleştirilen Anayasa'nın yeniden 1924'deki dile
dönüştürülmesi için çaba harcayanların başında gelen Fuat Köprülü bile
Birinci Kurultay'da dildeki düzenlemenin bir ''inkılâp'', bir devrim olduğunu
belirtmekten geri kalmamıştı:
''Ulusal bilince ve ulusal inanca dayanan insan istencinin şu son yüzyılda ulusal
dillerin gelişmesine, dahası bazı ölü sanılan dillerin bile yeniden
yaratılışında nasıl başarılı olduğunu siz de bilirsiniz. Türk ruhunu herkesten
daha önce sezen ve bu ulusal eğilimlere her zaman açık ve en doğru biçmini veren
Gazi, ulusuna armağan ettiği büyük devrimler zincirinin yeni bir halkası olan büyük
dil devrimini de bilimin sağlam temelleri üzerine kuruyor... Öteki devrimlerimizde
olduğu gibi bunda da başarılı olacağımızdan bir an bile kuşku duyamayız.'' (66)
Görüşmelerin bir açık oturum biçiminde sürdürüldüğü Birinci Dil
Kurultayı'nda dil çalışmaları için yöntem olarak evrim değil devrim seçilmişti.
Bu da kurultaydan sonra yönetim kurulunca yayımlandığına yukarıda değindiğimiz 17
Ekim 1932 günlü bildiride, ''Yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri
atmak'', ''Halk ile aydınlar arasında nitelikçe birbirinden ayrı olan iki dil
varlığını ortadan kaldırmak'' ve ''Temel öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil
yaratmak'' diye çok açık bir biçimde belirtilmişti.
b- Türk Dil Devrimi'nin diğer dil devrimleri arasındaki yeri
XVIII. yüzyıl sonlarından başlayarak birçok ülkede, ulusal dilleri yabancı
dillerin etkisinden kurtarmak ya da yeni bir ulusal dil yaratmak amacıyla dil
devrimlerine girişildiği bilinmektedir. Bu nedenle Atatürk'ün öncülüğünde
başlayan Türk Dil Devrimi yeryüzünde ilk girişim olmadığı gibi hiç kuşkusuz
sonuncu da olmayacaktır. Türk Dil Devrimi'ni bilimsel yöntemlerle her yönüyle
değerlendiren Dr. Kâmile İmer, ulusal dillerin her türlü kavramları karşılayarak
güçlü bir kültür dili durumuna getirilmesi amacını güden dil devrimlerini,
çıkış noktaları yönünden ''3''e ayırmaktadır:
Onarma düşüncesinden doğan dil devrimi - Ülkedeki taşra dillerinden birini genel
dil ve kültür dili durumuna getirmeye yönelik dil devrimi - Özleştirme gereğinden
doğan dil devrimi.
Her türdeki dil devrimlerine örnekler veren araştırmacı, Onarma isteğinden
kaynaklanan İsrail Dil Devrimi'ni birinci türe örnek diye göstermekte, Norveç'teki
dil devriminin var olan taşra dillerinden birini temel olarak kabul ettiğini
açıklamakta ve Türkçenin özleşmesi, gelişmesi ve zenginleşmesi amacını taşıyan
Türk Dil Devrimi'nin aynı amaçla daha önce gerçekleştirilmiş olan Macar ve Alman
dil devrimleri arasında yer aldığını belirtmektedir. (67)
c- Türkçe öğretimi ve dil uzmanı yetiştirilmesi
Atatürk'ün ulusal kültürün oluşması için ana öğeler olarak gördüğü tarih
ve dil çalışmalarını yürütmek, dil devrimini gerçekleştirmek amacıyla birbiri
arkasına ''2'' ayrı dernek kurulmuştu: Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu. Ancak
çalışmalar bu kurumlar aracılığı ile sürdürülürken bir yandan bunların
desteklenmesi, öte yandan verilerin uygulamaya konularak sonuçlarının salt bilimsel
açıdan değerlendirilmesi ve giderek tarih araştırmaları ile özleşen Türkçeyi
topluma kazandırabilmek için bu konuların uzmanlarının ve öğretmenlerinin
yetiştirilmesi de gerekiyordu. Bilimsel araştırmaların yanıbaşında öğretim de
yapacak olan böyle bir kurum, aynı zamanda akademik bir kuruluş olacaktı.
Bu nedenle 1935 yılında Başkent Ankara'da adını doğrudan doğruya Atatürk'ün
koyduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılması yoluna gidilmişti. Bununla
ilgili kuruluş yasasının Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görüşülmesi
sırasında Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan böyle bir fakülte kurmadaki amacı
şöyle belirtmişti:
''Atatürk'ün yüksek dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil
devinimi, bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara'da bir
fakülte açılacaktır. Bu fakülte, bu bilimleri öğretecek, üretecek ve
olabildiğince kısa bir süre içerisinde bilim dünyasının gözü önüne bu
hakikatleri sermeye çalışacaktır.'' (68)
Fakültenin kuruluşunu öngören 2795 sayılı yasanın gerekçesinde ise ''2'' ayrı
gereksinme vurgulanmıştı: ''Başkentte, bir yönden Türk kültürünü bilgi yöntemi
ile işleyecek bir inceleme ve araştırma kurumuna olan gereksinme, öte yandan orta
öğretim kurumlarımıza ulusal dil ve tarihimizin bilimsel ve en yeni anlayışlarına
göre haırlanmış öğretmen yetiştirmek...'' (69)
Böylece 9 Ocak 1936'da Atatürk'ün de katıldığı büyük bir törenle öğretime
başlayan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, bilimsel araştırmalar yapma ve yaymanın
dışında Tarih Kurumu, ile Dil Kurumu'nun çalışmalarını da birlikte değerlendirip
senteze varmaya da çalışacaktı.
d- Dil Devrimi'nin değişik boyutları
Atatürk'ün Türk Genel Devrimi diye adlandırdığı devrimler demetini oluşturan
bütünün ana koşullarından biri olan Dil Devrimi, yeni Türkiye'nin yaratılmasında
uygulanan ilkeler açısından da değişik boyutlar göstermekte ve ayrı ayrı değerler
taşımaktadır. Gerçekten de başlıbaşına bir devrim olarak devrimcilik ilkesi
çerçevesinde gerçekleştirilmesine çalışılan Türk Dil Devrimi, Halkçılık,
Ulusçuluk ve Laiklik ilkeleri yönlerinden de ele alınabilir.
Türkçenin düzeltilmesi yolundaki görüşler giderek güç kazanırken bunun için
halka yönelmenin, halkın konuştuğu Türkçeden yararlanmanın gerektiği daha II.
Meşrutiyet döneminde öne sürülmeye başlanmıştı. Ziya Gökalp, Türkçeye önem
vermeyi ''halka doğru'' bir girişim olarak görüyor ve bunu şöyle açıklıyordu:
''Türkçüler, seçkinlere yalnız uluslarının adını öğretmekle kalmadılar,
onlara ulusun güzel dilini de öğrettiler. Ancak verdikleri ad gibi, bu öğrettikleri
güzel dil de halktan alınmıştı. Çünkü bunlar yalnız halkta kalmıştı.
Seçkinler takımı ise, şimdiye değin bir uyurgezer hayatı yaşıyordu. Uyurgezerler
gibi iki kişilik sahibi olmuştu. Gerçek kişiliği Türk olduğu halde uyurgezerlik
kuruntusu içinde kendini Osmanlı sanıyordu. Öz dili Türkçe olduğu halde,
uyurgezerler gibi hastalık sonucu olarak yapay bir dil kullanıyordu.'' (70)
Halkçılık'ı yönetimin en belirgin niteliklerinden biri olarak kabul eden yeni
Türkiye Cumhuriyeti'nde, Atatürk'ün giriştiği Dil Devrimi her şeyden önce halka
yönelikti. Dilin özleşmesinde halktan yararlanılacak ve aydınlarla halkın
konuştukları Türkçe arasındaki büyük ayrılık giderilerek halka yaklaşılacak,
dilde birlik sağlanacaktı. Dil Devrimi'nin amaçlarını açıklayan 17 Ekim 1932
günlü bildiride Halkçılık şu biçimde dile getirilmişti:
''Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasında birbirinden
nitelikçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak.''
Türkçeyi ulusal dil durumuna getirmeye yönelik Dil Devrimi, düşünülmesi,
hazırlanması ve uygulanması açısından tümüyle Ulusçuluk ilkesinin en belirgin bir
uygulanışını göstermektedir. Bunların dışında, Dil Devrimi'nin bilim dilinin
Türkçeleşmesine, ibadet dilinde Türkçeye ağırlık verilmesine çalışması ve
Arapça'yı kutsallık tahtından indirmesi yönünden laiklik ilkesinin yerleşmesine
yardımcı olduğunu belirtmemiz gerekir.
4- Uygulama ve terim sorunu:
a- Gereksinme ve aydınların tutumu:
Toplumsal ve kültürel gereksinmelerden kaynaklanan Türk Dil Devrimi, bir yandan
Türkçeyi ulusal kültürün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna getirmek ve öte
yandan onu çağdaş uygarlığın ortaya çıkardığı bütün kavramları
karşılayacak bir yetkinliğe kavuşturmak amacına yönelik bulunduğuna göre,
uygulamada en önemli sorunlardan biri terimlerin nasıl saptanacağı idi. Aslında
terimler konusu daha XIX. yüzyılın başlarında büyük bir sorun olarak belirmişti.
Bilim ve teknoloji alanında geri kalmışlıktan kurtulmak için her alanda meslek adamı
yetiştirmek amacıyla açılan okullarda okutulacak ders kitaplarının yazılması
gerektiğinde, ister istemez Avrupa dillerinde yazılmış yapıtların çevrilmesi yoluna
gidilmiş, ne ki zengin sayılan Osmanlıcanın bilimsel kavram ve terimleri karşılamaya
yeterli olmadığı görülmüştü. Bu durumda izlenebilecek iki yol vardı. Ya Batı
kökenli bu terimler aynen alınacak, ya da bunlara birer karşılık bulunacaktı.
''Başhoca'' diye anılan Mühendishane öğretmenlerinden İshak Efendi, Fransızcadan
çevirdiği fizik, kimya, jeoloji ve askerlikle ilgili yapıtlarda Osmanlıcada bulunmayan
terimleri Arapçaya dayanarak kendisi bulmaya çalışmıştı. Böylece denilebilir ki
Hoca İshak Efendi, ülkemizde terim üreten aydınların başında yer almaktadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi II. Mahmud Fransızca başlayan tıp eğitiminin
Türkçeye çevrilip yaygınlaşması için dilimizde bunu karşılayacak terimlerin bir
an önce bulunması gerektiğini belirtmek zorunda kalmıştı.
Böylece XIX. yüzyıldan başlayarak Batılılaşma girişimleri ve Batı ile
ilişkilerin artması sonucu Batı kökenli terimler dile dolarken bunlara Arapçaya
dayanarak karşılıklar bulmak yöntemi benimsenmişti. Örneğin, o dönemin ünlü
devlet adamı ve bilginlerinden Cevdet Paşa, Fransızcadaki periodique sözcüğüne
karşılık olarak evrak-ı mevkute'yi (süreli yayın), crise sözcüğüne karşılık
olarak da buhranı (bunalım) bulurken, nationale, tonilato gibi terimlerin olduğu gibi
kullanılmasını istiyordu.
Bir süre sonra bilimsel ve teknik terimlere Türkçe karşılıklar bulmak amacıyla
1861'de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye (Osmanlı Bilim Derneği) kurulmuş ve söz konusu
dernek Mecmua-i Fünûn adıyla bir dergi çıkarmaya başlamıştı (71). Bununla
birlikte bu çabalar yetersiz kalmış, yabancı kökenli terimlere Türkçe
karşılıklar bulma işi, giderek daha karmaşık bir soruna dönüşmüştür. Hemen her
aydın bildiği yabancı dildeki sözcükleri olduğu gibi Türkçeye aktarmada ya da
bunlara kendi yeteneğine ve beğenisine göre Arapça kökenli karşılıklar bulmaya
çalışırken, Edebiyat-ı Cedideciler denen yazın ve sanat adamlarının, yaygın
olmayan Arapça, Farsça sözcükleri bulup çıkarmaları ya da Arapça, Farsça
kurallara göre yeni sözcükler türetmeleri, aydınların bile anlayamadıkları bir
karmaşaya yol açmıştı. Örneğin 1877 Millet Meclisi'nde belediye gelirlerine
ilişkin tüzüğün görüşülmesi sırasında Oktrua deyimi geçince,
milletvekillerinden biri, şöyle demişti:
''- Bari bu deyim Türkçe olsa da anlasak!''
Bu tepkiye Başkan Ahmet Vefik Paşa şu yanıtı vermişti:
''- Bizim eski bildiğimiz İhtisab Vergisi demek. Bu sözü söylemek zarif kişilere
güç geldiğinden, adına Oktrua diyorlar.'' (72).
Hiç kuşkusuz ki Ahmet Vefik Paşa'nın bu sözleri, kimi aydınlarımızın öz
dilimiz Türkçe hakkındaki tutumlarını ya da dramlarını yansıtmaktadır.
Bilim ve teknik alanlarda olduğu kadar parlamenter düzen ve diplomaside de o
dönemdeki Osmanlıca gereksinmeleri karşılayamıyordu. Bu yüzdendir ki Birinci
Meşrutiyet'in ilk Meclisi'nde ''yönetim memuru, yönetici'' için Latinceden gelen
Kestör (Cestor), ''tutanak'' için de Fransızca proseverbal) (procésverbal)
kullanılmıştı. Giderek milletvekilleri de Türkçede bulunmayan terim ve deyimleri
kendileri türetme yoluna girmişlerdi. 1911 yılı bütçe görüşmelerinde geniş bir
eleştiri yapan Selanik Milletvekili Vlahof bunu şöyle belirtiyor:
''Konuşmamda bütün dillerde kullanılan birtakım kavramlara yer veriyordum.
Önceden bu kavramların Türkçelerini kimi Parlamento üyelerine sormuş, ancak bir
karşılık alamamıştım. Belki bu kavramların Türkçelerini bilmiyordular, belki de
Türk dilinin kendisinde yoktu bu kavramlar! Bu yüzden bu kavramlara uyan Türkçe
deyimler türetmek zorunda kaldım.''(73).
Evet, Osmanlıcanın bir yönüyle fakirliği, İmparatorluk Parlamentosu üyeliğine
kadar yükselmiş olan Rum kökenli bir milletvekilini bile yeni terimler türetmeye
sürüklemişti!
Batı dillerinden alınan terimlere karşılık bulmak konusunda anlaşan aydınlar,
yeni terimlerin hangi dile dayanılarak türetileceği hakkında ayrı görüşler
taşıyorlardı. İkinci Meşrutiyet döneminde bunların Arapçayı ya da Latinceyi temel
kabul edenler diye ''2'' kesime ayrıldıkları görülmektedir. Başlarında Ziya
Gökalp'in bulunduğu Türkçülerin de yer aldığı büyük çoğunluk, bilim dilinin
Arapça olduğu ve Arapça kalması gerektiği görüşünden hareketle, yeni terimlerin
Arapçadan yararlanılarak bulunmasından yana idiler. Sosyoloji biliminin ilk temsilcisi
olan Gökalp bu bilimi Türkiye'ye aktarırken İçtimaiyat karşılığını kullanmış
ve ruhiyat, şaniyet, hars, mefkûre vb. gibi Arapça kökenli yeni terimler türetmişti.
Buna karşın Abdullah Cevdet, bilimsel terimlerde kaynak olarak Latincenin kabul
edilmesi görüşünü savunuyordu. Bu nedenle Ziya Gökalp'in Ruhiyat diye çevirdiği
psikolojiye Abdullah Cevdet Psikoloçya diyordu.
Ne yazık ki yeni terimler bulmaya çalışırken doğrudan doğruya Türkçeden,
Türkçenin öz kaynaklarından yararlanmak düşünülmüyordu. Daha doğrusu Falih
Rıfkı Atay'ın belirttiği gibi, Türkçeden yeni bir sözcük yapmaya kalkışmak, hele
bilim terimlerini türetmeye girişmek, bir tür cinayet sayılıyordu. Çünkü yaygın
kanıya göre Türkçeden ancak argo deyimler ve açık-saçık sözcükler
türetilebilirdi (74).
Atatürk'ün dilde devrime karar verişine gelinceye değin geçen dönemde terimler ve
genellikle dil konusunda bu değişik ve çelişik görüşler egemen idi. Yazı
devriminden sonra yeni üyelerle genişletilen Dil Kurulu çalışmalarını
sürdürürken, Aralık 1928 başlarında bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesi
sorununu incelemek amacıyla İstanbul Üniversitesi'nde de 15 üyeli bir yarkurul
oluşturulmuştu. Bu yarkurulun saptayacağı terimler Ankara'daki Dil Kurulu'na sunulacak
ve kurulca uygun görülenlerin kullanılmasına başlanacaktı. Ancak Dil Kurulu'ndaki
üyeler arasında bu konuda derin görüş ayrılıkları vardı. Üyelerden Hamit
Zübeyir Koşay'ın açıkladığına göre, Falih Rıfkı Atay, dil estetiğini ön
planda tutarken, Celâl Sahir Erozan ve M. Baha, halk arasına yayılmış ve tutunmuş
olan Arapça ve Farsça sözcüklerin yerine Türkçe de olsa yeni sözcükler, terimler
bulunmasına kesinlikle karşı çıkıyorlardı. Ahmet Cevat Emre gibi kimi üyeler,
telgraf, tren, otomobil vb. uluslararası nitelik gösteren sözcüklere karşılık
aramayı gereksiz buluyorlar ve bu yüzden de, ağızların gelişmelerini gözetmek ve
eklerin işlevine önem vermek koşuluyla söczüklerin türetilmesinde, Türkçe
köklerden yararlanılmasından yana olanlar azınlıkta kalıyorlardı (75).
Üyeleri arasında görüş ayrılıkları bulunan ve belirli bir izlence saptayamayan
Dil Kurulu'nda terim çalışmaları bekleneni verememişti. Çağdaş kavramlara
karşılık bulmada yardım edeceği düşüncesiyle girişilen Larousse Universel
çevirisi de Osmanlıcanın fakirliğini hemen ortaya çıkarmıştı (76). Birçok yeni
söczüğe, terime gerek vardı. Bunların da ya eski metinlerden bulunup çıkarılması
ya da yeniden türetilmesi artık kaçınılmazdı. Nitekim Sadri Maksudi Arsal da
''ıstılahlar yaratma'' yani terim türetme yoluna gitmiş ve Türkçenin öz
kaynaklarına dayanarak bunun bir dizi örneğini vermişti (77).
b- Atatürk ve Türkçe terimler
Dil Devrimi'ne söz varlığından başlayan Atatürk'ün ısrarla üzerinde durduğu
ikinci konu Türkçe terimler olmuştu. Birinci Dil Kurultayı'ndan hemen sonra onun
başkanlığında toplanan Genel Merkez Kurulu, Terim Kolu çalışmaları için şu ana
ilkeyi kabul etmişti:
''Terim bölümünün işi, bugünkü bilim dilimizde kullanılmakta olan yabancı
dillerden alınmış terimler yerine, bütün bilimsel kavramlar için öz Türkçe
terimler bulup ya da yaratıp koymaktır. (78)
Bu, Batı kökenli bilimsel ve teknik terimlere karşılık bulmada Arapça ya da
Latince yerine kendi dilimize, Türkçenin öz kaynaklarına dönmek demekti. Türkçenin
ulusal dil durumuna yükselmesi ve bir bilim dili olabilmesi için de biricik yol, onu
kendi kaynakları ve kendi kuralları içerisinde zenginleştirmekti. Ve bu ilke, yabancı
kökenli sözcükleri olabildiğince az kullanmayı, başka bir deyimle dilde
arılaştırmayı, bir tasfiyeyi de öngörüyordu.
Türk Dil Kurumu'nun koruyucu başkanlığını üstlenen Atatürk'ün, ölümüne
kadar geçen sürede yalnızca kurumun çalışmalarını yakından izlemekle yetinmeyip,
kendi günlük çalışmaları içerisinde de tarih ve dil konularına önemli bir zaman
ayırdığı bilinmektedir. Siyasal sorunların ağır bastığı 1937 sonlarında bile
yurt dışında bulunan Prof. Afet İnan'a gönderdiği mektupta bu uğraşını şöyle
belirtiyor:
''Gece, uğraşımız bildiğin gibi dil dersleri. Gündüz de yalnız olarak aynı
sorun üzerinde birkaç saat çalışıyorum.''(79).
1934'te toplanan İkinci Türk Dil Kurultayı Türkçe kökenli yeni sözcükler ve
terimler bulma konusunda bir atılım olmuştu. O yıl kabul edilip 1935 başlarında
yürürlüğe giren Soyadı Yasası Türkçeye binlerce sözcük kazandırmıştı.
Atatürk söylev ve demeçlerinde öz Türkçe sözcükler kullanmaya büyük özen
gösteriyordu (80). Üstelik kullandığı yeni sözcüklerin birçoğunu da kendisi
türetiyordu. Er, subay, kurmay vb. askerlik alanına ilişkin sözcüklerle genel, özel
evrensel, kutsal, önemli, arıtmak, ısı, esenlik, erdem, kıvanç, konuk, tüm gibi
sayıları oldukça kabarık Türkçe sözcükler Atatürk'ün buluşu olarak Türkçeye
girmiş ve tutunmuşlardır.
Bununla birlikte Atatürk'ün Türkçe terimler konusunda asıl büyük katkısı, yeni
terimlerle bir geometri kitabı yazmış olmasıdır. Matematik terimlerinin
Türkçeleştirilmesine büyük önem veren Atatürk, 1936-1937 kışında Dolmabahçe
Sarayı'nda çalışarak, geometri öğretmenleri ile bu konuda kitap yazacaklara kılavuz
olmak üzere bir geometri yazmıştı. Bu yapıtta kullandığı bütün terimleri de
kendisi türetmişti. Ders kitaplarına alınan bu yeni terimler büyük bir kolaylık ve
hızla yayılmıştı. Birkaçı dışında söz konusu geometri kitabında yer alan
terimlerin büyük çoğunluğu bugün de kullanıldığı ve onlardan önceki Osmanlıca
terimler tümüyle unutulduğu için Türk bilim dünyası geometri terimlerinin
özleşmesini doğrudan doğruya Atatürk'e borçludur (81).