II- ATATÜRK'ÜN AMACI: ULUSAL DİL VE TÜRKÇENİN BİLİM DİLİ
OLMASI1- Mustafa Kemal'de dile karşı ilgi
Osmanlı aydınları arasında dil tartışmalarının giderek arttığı bir dönemde
öğrenimini tamamlayan ve ulusal her konuyla yakından ilgilenip geleceğe dönük
tasarımlarını olgunlaştıran Mustafa Kemal'in daha Birinci Dünya Savaşı yılarında
Türkçe'nin özleşmesi sorununa eğildiğini görüyoruz. XVI. Kolordu Komutanı olarak
Silvan'da bulunurken, anı defterine 10 Aralık 1916 günü için şunları yazmıştı:
''...Yemekten evvel Emin Bey'in Türkçe Şiirler'i ile Fikret'in Rübab-ı
Şikeste'sinden aynı konuda bazı parçalarını okuyarak bir karşılaştırma yapmak
istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak Türkçe olanda da, diğerinde de aynı
derecede Arapça, Farsça sözcükler var. Başkalık, biri parmak hesabı, diğeri
değil!'' (13)
Bu satırlar Atatürk'ün ''Ulusal Şair'' sanı verilen Mehmet Emin Yurdakul'un
Türkçe Şiirler adını taşıyan şiirlerinde bile yer alan Arapça, Farsça
sözcükleri fazla bulduğunu ve dolayısıyla daha o dönemde yazı dilimizde Türkçe
sözcükler kullanılmasından yana olduğunu açıkça göstermektedir.
2- Atatürk'ün ulus ve ulusçuluk anlayışı
Dil, ulusu ve ulusallığı belirleyen öğelerden biri olduğuna göre Atatürk'ün
Türk ulusunu ve Türk ulusçuluğunu nasıl tanımladığını ve dilin bu tanımlar
içerisindeki yerini göz önünde tutmamız gerekir. Çünkü özellikle ulusçuluk
konusunda birçok kişinin kendilerine göre birer tanım yapıp içeriğini de
saptadıktan sonra bunu Atatürk'e bağlamaya çalıştıkları görülmektedir. Oysa
Atatürk, ortaokullarda ders kitabı olarak okutulmak amacıyla 1931 yılında Bn. Âfet
(İnan) imzasıyla yazılan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabının ulus (millet)
bölümünü doğrudan doğruya kendisi hazırlamış ve orada Türk ulusunu anlatırken:
''Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir'' tanımını
yapmıştır. (14)
Bundan sonra Türk ulusunu oluşturan ''6'' etken arasında ''Dil Birliği''nin de
büyük rol oynadığını vurgulayan Atatürk, Türkçeyi nasıl değerlendirdiğini
şöyle belirtmektedir:
''Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay
olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için
çalışır. Bir de Türk dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk
ulusunun geçirdiği bunca tehlikeli durumlarda, ahlâkının, geleneklerinin,
anılarının, çıkarlarının, özetle, bugün kendi ulusallığını yapan her şeyin
dili aracılığıyla korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk ulusunun kalbidir,
belleğidir.'' (15)
Yine Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında Atatürk, Türk ulusçuluğunu da
şöyle tanımlamıştı:
''Türk ulusçuluğu, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve
ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut ve onlarla uyumlu olarak yürümekle
birlikte, Türk sosyal toplumunun ayırıcı niteliklerini ve başlıbaşına bağımsız
olan kimliğini saklı tutmaktır.'' (16)
Türk ulusunu ayırt edici nitelikler, özellikler arasında da dil öncelik
taşımaktadır. Gerçekten de Atatürk, bu ulusçuluk tanımına uygun olarak dili
''ulusallığın en belirgin özelliklerinden biri olarak değerlendirmektedir:
''Türk demek dil demektir. Ulusallığın çok belirgin özelliklerinden birisi
dildir. Türk ulusundanım diyen insanlar, her şeyden önce ve ne olursa olsun Türkçe
konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk ekinine, topluluğuna
bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.'' (17)
Dilin ulusal olması, hiç kuşkusuz ulus denen topluluğu oluşturan bireylerin
konuşmada ve yazıda kullanacakları ve birbirlerini anlamada güçlük çekmeyecekleri
bir nitelik kazanması demektir. Bu da yazı dili ile konuşma dili arasındaki büyük
ayrılığın olabildiğince ortadan kaldırılmasını gerektirir. İmparatorluk yerine
ulusal yeni Türk Devleti'nin kurulduğu yıllarda dilde Türkçülük konusunu işleyen
Ziya Gökalp, konuşma dilinin yazı dili durumuna getirilmesini önererek şöyle
diyordu:
''Türkiye'nin ulusal dili İstanbul Türkçesidir; bunda kuşku yok! Fakat
İstanbul'da iki Türkçe var: Biri, konuşulup da yazılmayan İstanbul lehçesi,
diğeri, yazılıp da konuşulmayan Osmanlı dilidir. Acaba ulusal dilimiz bunlardan
hangisi olacaktır?..
İstanbul'da yazı dilinin konuşma diline dönüşmesine olanak yok... Tutalım ki,
bir dizi zorlayıcı yasalarla İstanbul halkı bu şaşılası yazı diliyle konuşmaya
başlamış olsaydı bile, yine bu yazı dili gerçekten ulusal dil olamazdı... Bu
durumda yalnız bir seçenek kalıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili durumuna
getirmek.'' (18)
Bu noktadan yola çıkan Atatürk, dilde devrim çalışmalarının içerisinde bulunan
Falih Rıfkı Atay'ın belirttiği gibi, ''dilde Türkçeciliği devlete mal'' edecek ve
'zengin, güzel ve ulusal Türkçe''nin oluşmasını isteyecektir. (19) Çünkü onun
amacı, o dönemdeki dil çalışmalarına katılan A. Dilaçar'ın deyimiyle, ''Ulusal
dilin benliğini ortaya çıkarmak, onunla övünmek, onu işlemek, anlamayı ve
anlaşmayı kolaylaştırmak'' idi.(20)
3- Bilim ve kültür alanında bağımsızlık, ulusal eğitimde ulusal dil
Atatürk, Türkçenin ulusal nitelik kazanmasını aynı zamanda ulusal
bağımsızlığın da bir gereği olarak görmekte idi. Bağımsızlığı bir bütün
olarak kabul eden ve tam bağımsızlık ilkesini benimseyen Atatürk, Kurtuluş Savaşı
ve Lausanne Antlaşması ile elde edilen siyasal bağımsızlığın ekonomi ve kültür
alanında da sağlanması gerektiğine inanıyordu. O'na göre ulusal bağımsızlık
ancak böyle tamamlanabilecekti. Nitekim daha Cumhuriyetin ilanından önce 19 Eylül
1923'te İstanbul Edebiyat Fakültesi'nin (21) kendisine Onursal Profesörlük sanı
vermesi üzerine gönderdiği telgrafta bu sorunu özellikle vurgulamıştı:
''Türk kültürünün ekseni olan fakülteniz onursal profesörlüğüne seçilmemden
ötürü kurulunuza teşekkür ederim. Eminim ki ulusal bağımsızlığımızı bilim
alanında fakülteniz tamamlayacaktır. Bu şerefli ilerlemenin gerçekleşmesini
üstlenmiş olan topluluğunuz arasında bulunmak, bence onur vericidir.'' (22)
Atatürk'ün değişik biçimlerde de olsa birçok kez yinelediği bu görüşü, onun
tarih ve dil çalışmalarının başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Yakup Kadri
Karaosmanoğlu'nun da belirttiği gibi; ''Atatürk, bu çabasıyla ulusal kurtuluş
mücadelemizin ikinci bir dönemini açmıştır. Bu mücadelenin birinci dönemi siyasal
ve ekonomik bağımsızlığımızla sonuçlanmıştır. İkinci dönemin amacı
kültürel bağımsızlığımızdır. Bunu elde etmedikçe, yani Türk ulusu çağdaş
uygarlık dünyasının bilim ve kültür alanında bir Dumlupınar Zaferi kazanmadıkça
uygar uluslar sıralanmasındaki yüksek yerine geçemeyecektir...'' (23)
Kültürel bağımsızlık içerisinde dilin de bağımsız olması gerekirdi ve
uluslararası ilişkilerde öz benliğini bulmuş zengin bir Türkçe yer alabilirdi.
Atatürk, yeni Türk abece'sinin kabulünden sonra 1 Kasım 1928'de Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin yeni çalışma dönemini açış konuşmasında bunu şöyle dile
getirmişti:
''Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık
kazanması, bu memleketin yükselme uğraşında başlıbaşına bir geçit olacaktır.
Uluslar ailesine, aydın, yetişmiş bir ulusun dili olarak elbette girecek olan
Türkçeye bu canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız
sonsuzluğa varacak Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde seçkin çehre
olarak kalacaktır.'' (24)
Öte yandan, yeni Türk Devleti'nin izleyeceği eğitim, Ulusal Eğitim, ulusal
eğitimin dili de Ulusal Dil olmak zorundaydı. 22 Eylül 1924'te Samsun'da
öğretmenlerle konuşmasında eğitimi, amaç ve içerik yönünden Dinsel, Ulusal ve
Uluslararası diye ''3''e ayıran Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan doğan ulusal
devlette izlenecek eğitim türünün Ulusal Eğitim olacağını belirttikten sonra
şöyle devam etmişti:
''Ulusal eğitimin ne demek olduğunu bilmekte artık hiçbir kuşku kalmamalıdır.
Bir de, ulusal eğitim temel olduktan sonra, bunun dilini, yöntemini, araçlarını da
ulusallaştırma zorunluğu tartışma götürmez.'' (25)
4- Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarma
Ulusal dilin bağımsızlığı, dilin kendine özgü niteliklerini koruması ve
yabancı baskısından kurtulmuş olması demektir. Bir bakıma kaçınılmaz olan
dillerarası etkileşimin çok ötesinde, yabancı dillerin ağır baskısı altında
benliğini yitirmiş olan Türkçenin bu durumdan kurtulması için büyük bir silkinme,
büyük bir çaba gerekli idi. Bunun nasıl gerçekleştirileceği yolunda görüşlerin
ortaya atıldığı dönemde Sadri Maksudi Arsal da, Türk Dili İçin adlı yapıtıyla
kendi görüşlerini sergilemişti. Atatürk bu yapıt için 2 Eylül 1930'da kendi el
yazısıyla yazdığı değerlendirmede, aslında zengin bir dil olan Türkçenin yeniden
bu niteliğini kazanması için izlenecek ilkeyi açık seçik belirlemişti:
''Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması,
ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en
zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.
Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.'' (26)
5- Ulusal dili yaratmak
Çeşitli nedenlerle dilin ulusçuluk ve ulusalcılık içerisindeki önemli yerini
belirtmeye çalışan Atatürk, ulus yaşamında ulusal dilin egemen olması gerektiğine
de dikkati çekmekten geri kalmamıştı. Bursa'daki gericilik olayından sonra 6 Şubat
1933'te Anadolu Ajansı ile yayımlanan demecinde sorunun içyüzünün din değil, dil
olduğunu açıkladıktan sonra, ''Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk ulusunun ulusal
dili ve ulusal benliği bütün yaşamında egemen ve asıl kalacaktır'' demişti. (27)
O tarihten kısa bir süre sonra Türkçenin özleşmesi yönündeki
çalışmalarından ötürü İstanbul'daki Milli Türk Talebe Birliği'ne yönelik
kutlama yazısında, ''öz dil''i ''ulusal ülkü''ye giden bir yol olarak nitelemişti:
''Ulusal ülküye ulaştıran öz dil yolunda durmadan şaşmaz büyük adımlarla
yürümeye verdiğiniz değerden dolayı sizi överim. Yürekten sevgiler çocuklarım.''
(28)
Ulusal dil, ''öz dil''e dayanacağından, dili ulusallaştırmak için halkın
konuştuğu öz Türkçeden yararlanmak kadar doğal bir şey olamazdı. Bu yüzdendir ki
Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı ile kurulan Türk Dil Kurumu'nun 26 Eylül 1932'de
toplanan ilk Kurultayını açan Başkan Samih Rıfat, bu gereksinimi ve olanağı
vurgulamak gereğini duymuştu:
''Dilimizi ulusallaştırmak ve halka yaklaştırmak için bizim yararlanacağımız
kaynaklar bütün dünya dillerinden çoktur. Elimizde kim bilir kaç yüzyıllık bir ana
dil, her türlü yeteneği ve birçok lehçeleriyle girişimlerimize yardım edecektir.
Her şeyde olduğu gibi, sevgili halkımızla dilde de birleşeceğiz. Tutacağımız yol,
bilim ve deneme yoludur.'' (29)
İşte yıllardan beri ortaya atılan bütün bu görüşlerin ve süregelen
tartışmaların ışığı altında toplanan Birinci Dil Kurultayı'nda seçilen Yönetim
Kurulu, Atatürk'ün başkanlığında yaptığı oturumdan sonra Dil Devrimi'nin
amacını saptamakta güçlük çekmemişti. 17 ekim 1932'de yayımlanan bildiride şöyle
denilmişti:
''1- Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı durumuna
getirmek,
- Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu bütün gereksinmeleri
karşılayacak bir yetkinliğe erdirmek,
2- Bunun için, bugün yazı dilinden Türkçeye yabancı kalmış öğeleri atmak.
Halkçı bir yönetimin istediği biçimde, halk ile aydınlar arasında nitelikçe
ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak.
Ana öğeleri öz Türkçe ulusal bir dil yaratmak (30)
Açıkça görüldüğü gibi bu bildiri, Dil Devrimi'nin amacının belirtilmesinden
de öte, bu amaca ulaşabilmek için izlenecek yolun da bütün boyutlarıyla saptanması
demekti.