I- ULUSAL DİL'E DOĞRU: TÜRKÇE'YEYÖNELME
1- İmparatorluğun son dönemlerindeki durum:
Dil, hiç kuşkusuz ki insanlar arasında en etkili ve sürekli iletişim aracı ve
ulusal kültürü oluşturan ana öğelerden biridir. Böyle olmakla birlikte toplumların
konuştukları dillerin, sıkı ilişkide bulunulan diğer toplulukların dillerinin
etkisi altında kalması, başka bir deyimle diller arası etkileşim de
kaçınılmazdır. Bu açıdan bakıldığında Türkçenin, bir uluslar topluluğu demek
olan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları dönemlerinde, bir yandan İslam
uygarlığının bilim dili kabul edilen Arapça ile sanat-yazın dili sayılan
Farsçanın, öte yandan da İtalyancadan başlayarak Fransızcaya değin Avrupa
dillerinin etkisi altında kalmasını doğal karşılamak gerekir. Ne var ki giderek
baskıya dönüşen bu etki altında Türkçe, benliğini yitirir duruma düşmüş ve
kırsal kesimlerdeki halkın konuştuğu kaba bir dil olarak aşağılanmaya
başlanmıştır.
Örneğin, Türk egemenliği altındaki toprakların genişliği ve siyasal, askeri
güç yönlerinden Batılı araştırıcılarca ''Türklüğün büyük yüzyılı''
olarak nitelendirilen XVI. yüzyılda, bir Osmanlı tarih yazarının Türkçe
söyledikleri, yazı dilinin aldığı biçimi ve aydınların düşüncelerini
yansıtması nedeniyle belirtilmeye değer. Yavuz Selim dönemi olaylarını içeren
Selimnâme adlı tarihini Arapça yazmış olan Keşfî, kendisinden yapıtını Türkçe
yazmasını isteyen bir şaire şu karşılığı verdiğini açıklamaktadır:
''Ayrıca Türk dili iri bir inci tanesi gibi yontulmamıştır ve iç
tırmalayıcıdır. O nedenle yeryüzündeki zarif yaratılışlı kişilerce hoş
karşılanmamakta, dilde kurallara önem veren kimselerin anlayış ve beğenisine de
uygun düşmemektedir. Bu yüzden de kültürlü kimselerin görüşmelerinde
dışlanmış ve güzel konuşan kişilerin söyleşilerinde aşağılanmıştır.''(1)
İlginç olan, İmparatorluğun parlak günlerinin geride kalıp parçalanmanın
başladığı dönemde yabancı dillerin baskısının daha da artması ve o güne değin
resmi yazışmalarda da kullanılagelen ''ekmek, yağ, ipek, pamuk, kapıcı,
mimarbaşı'' gibi Türkçe sözcük ve terimlere ''nân, revgan, harîr, penbe, bevvâb,
ser-mimarân-ı hassa'' gibi Arapça - Farsça karşılıklar bulunmasına önem
verilmesidir.
2- Gereksinme ve dil tartışmaları
Böylece yazı dili ile konuşma dili, ya da aydınların yeğledikleri ve devlet
kuruluşlarında geçerli olan Arapça - Farsça -Türkçe karışımı Osmanlıca ile
halkın konuştuğu Türkçe arasındaki uçurum giderek artarken kültürel ve toplumsal
gereksinmeler XIX. yüzyılda dilin önemini ve dilde çözüm bekleyen sorunlar
bulunduğunu ortaya çıkarmıştı.
İmparatorluk döneminde Türkçenin arılığı ve özelliği korunamadığı gibi
dilin egemenlik altına alınan tüm topluluklara ve azınlıklara yayılmasına da hiç
önem verilmemişti. Medrese öğretimi Arapçaya dayandırıldığından Türkçe, bilim
dili olma niteliğini yavaş yavaş yitirmiş, azınlık okullarında ise Türkçeye yer
verilmediğinden toplulukların kendi dilleri özendirilmişti.(2)
Artık çağın gereklerini karşılayamayan İmparatorluk kurumlarının yeniden
düzenlenmesine başlandığı sırada her alandaki geri kalmışlıktan kurtulabilmek
için yeni okullar açmak ve dış dünyadaki bilimsel buluşlarla yapıtları Türkçeye
kazandırmak zorunluluğu duyulmuştu. Ancak yeni açılan meslek okulları için Türkçe
yazılmış ders kitapları olmadığı, zengin sayılan Osmanlıcanın da bilimsel
terimleri karşılamaktan uzak olduğu görülmüştü. Bu yüzden 1827'de açılan Tıp
Okulunda geçici de olsa öğretim dili olarak Fransızca kabul edilmişti. Bununla
birlikte bu çözüm Türkçeyi yeniden bilim dili olarak ele almak ve bilimsel terimlere
karşılık bulmak gereğini gözler önüne sermişti. Devrin padişahı II. Mahmud bu
zorunluluğu şöyle dile getirmişti:
''Tıp bilimini tümüyle kendi dilimize alıp gerekli kitapları Türkçe olarak
düzenlemeye çalışmalıyız. Sizlere Fransızca okutmaktan benim beklediğim, Fransız
dilini öğretmek değildir. Ancak tıp bilimini öğretip yavaş yavaş kendi dilimize
almak ve ondan sonra memleketin her yanında Türkçe olarak yaymaktır.''(3)
Öte yandan, yazı dilinin aldığı biçim ve içerik, yalnız öz dilleri Türkçe
olmayan azınlıkların ve Müslüman olmayanların değil, İmparatorluğun kurucusu
Türklerin bile devlet dairelerinde işlerini gördürmelerini ve kendileri için
yürürlüğe konulan hükümleri anlamalarını güçleştirmekte idi. Ziya Paşa bu
kopukluğu ve anlaşmazlığı ne güzel de saptıyor:
Maliye dairesinden çıkan bir yazıyı yazan okuyabilir; ama elinden yazı alınsa ve
yazı konusunu anlatması istense anlatamaz.
''Sorgu yargıcı davalıya, konuşulan Türkçe ile soru sorar ve yanıtlar alır,
fakat tutanağını resmi deyimlerle saptar. O biçimdeki tutanağı davalıya okuduğunda
davalı, sözlerinin Arapçaya çevrilmiş olduğunu sanarak hiçbir şey anlamaz ve
nezaket gereği tutanağın altına mühürünü ya da parmağını basar.''(4)
Yine aynı nedenledir ki, Müslüman uyruklular ile Müslüman olmayanlar için eşit
kurallar uygulamayı öngören Tanzimat Fermanı'nın başarı şansı üzerinde duran bir
Fransız gazetesi konuşulan Türkçe ile yazı Türkçesi arasındaki ayrılıkların
giderilmesi ve bunun için de dilin sadeleştirilmesi gerektiğine değiniyordu. (5)
Böylece eğitim ve yönetimdeki etkisi nedeniyle, dilin önemi ve yazı dilinin
yalınlaştırılarak gerekli terimlerle zenginleştirilmesi yolunda ilk görüşlerin
ortaya atılmasından bir süre sonra, kültürel ve siyasal gereksinmelerden doğan
Türkçülük akımı, çok geçmeden Türkçecilik adıyla dilde de etken olmaya
başlamıştı. Ulusçuluk akımının yaygınlaştığı ve ulusal devletlerin kurulduğu
XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşamakta olan topluluklar, diğer
yardımcı etkenlerin de katkısıyla kendi ulusal devletlerini kurup
bağımsızlıklarına kavuşurlarken, imparatorluğu yönetenler ve aydınlar
parçalanmayı önleyecek birleştirici yeni öğeler aramaya koyulmuşlardı. Bilindiği
gibi bunların büyük kesimi İslamcılık bayrağı altında dine daha büyük bir
coşkuyla sarılırlarken, bir bölümü Osmanlıcılık diyerek bütün topluluklardan
yeni bir Osmanlı ulusu oluşturmayı, çıkar yol olarak görüyor, içlerinden küçük
bir kesimi de Avrupa'daki Türkoloji çalışmalarından öğrendikleri İslam öncesi
Türk tarihinden esinlenerek kültürde ve siyasada Türke ve Türklüğe dönmeyi
öneriyorlardı.
Bütün bu kültürel ve toplumsal etkenlerin sonucunda yavaş da olsa bir dil bilinci
doğuyor, yazı dilini düzeltmek görüşü giderek güç kazanıyordu. İlk Meşrutiyet
Anayasası işte böyle bir ortamda hazırlandığı için devletin resmi dilinin ne
olacağı konusu da tartışmalara yol açmıştı. Başta II. Abdulhamid olmak üzere
kimi yöneticilerin resmi dil olarak Arapçanın kabul edilmesini istemelerine (6)
karşın 1876 Anayasasının 18. maddesinde ''Osmanlı uyruğunda bulunanların devlet
hizmetlerinde çalıştırılabilmeleri için devletin resmi dili olan Türkçe'yi
bilmeleri gerekir'' hükmü yer almıştı (7).
Devlet görevi almak için de olsa Anayasa'da resmi dilin Türkçe olduğunun açıkça
belirtilmesi önemli bir aşama idi. Bunun arkasından 1877'de yürürlüğe konan
Belediyeler Yasası ile belediye meclislerine üye seçileceklerin ''Türkçe
konuşabilmeleri'' zorunlu kılınmıştı (8).
Bu dönemde dile ilişkin yayımlar ve dilin nasıl düzeltileceği yolundaki
tartışmalar da giderek yoğunluk kazanıyordu. Hacı İbrahim Efendi gibi kimi
aydınlar, Osmanlı deyiminin bir devlet adı olmanın dışında bir dilin de adı
olduğu görüşünü savunuyor ve Osmanlıcayı iyi bilmek için Arapça öğrenilmesi
gerektiğini belirterek Arapça öğretimin yaygınlaştırılmasını diliyorlardı (9).
Buna karşılık, Ziya Paşa, halkın resmi dili anlayamadığını, Arapça ve
Farsçanın aşırı biçimde kullanılmasının yersizliğini belirterek açık ve kolay
anlaşılır dilin taşrada ve İstanbul halkı arasında yaşadığına dikkatleri
çekiyor (10). Ahmet Vefik Paşa da 1876'da yayımladığı sözlüğüne Lehçe-i Osmani
adını veriyor ve ayrıca Türkçe sözcüklerle, Arapça ve Farsça asıllı olanlar
arasında ilk kez açık seçik ve bilinçli bir ayırım yapıyordu. Yüzyılın
sonlarında Şemseddin Sami ise ''Dilimizi sadeleştirelim, dilimizi Türkçeleştirelim
diye bağırmaktan vazgeçmeyeceğiz'' diye yeni bir amaca yönelindiğine işaret
ediyordu (11).
İkinci Meşrutiyet dönemine gelindiğinde Türkçülük akımının daha da
güçlenip siyasal boyutlar kazanmasına koşut olarak dil çalışmalarının da
arttığı ve Türkçecilerin Genç Kalemler ve benzeri dergiler çerçevesinde
toplandıkları görülür. 1890'lardan beri ortaya atılan görüşler şöyle
özetlenebilir:
Yabancı dillerden sözcükler, alınabilir. Ancak Türkçenin yapısına uymayan
Arapça ve Farsça kurallardan ve tamlamalardan vazgeçmek gerekir. Osmanlı yazınına
yapay olarak giren ve yaygın biçimde kullanılmayan yabancı sözcükler de
bırakılmalıdır. Dilde alıkonulacak bütün yabancı kökenli sözcükler ise
yalnızca Türkçedeki anlamlarıyla kullanılmalıdır.
Bununla birlikte yalınlaştırmanın boyutları ve korunacak yabancı sözcüklerin
ölçüsü söz konusu olduğunda, düzenleme ve düzeltmeden yana olanlar arasında da
önemli görüş ayrılıkları göze çarpmakta idi. Örneğin, önceleri Necib
Âsım'ın sonraları Ziya Gökalp'in temsil ettiği bir kesim, yalnızca Türkçenin
yalınlaşıp uygar bir ulusun dili durumuna gelmesini ister ve bunun için Arapça ve
Farsça kökenli sözcükleri kullanmaya devam etmede bir sakınca görmezlerken,
Şemseddin Sami, ''Hepimiz yalnız Türkçe sözcükler arayıp bularak bugün
alışılmış olan Arapça, Farsça ya da yabancı sözcükler yerine onları kullanmaya
çalışmalıyız. Olanak bulunursa yabancı sözcükleri hiç kullanmamada birbirimizle
yarışmalıyız'' diye, yalınlaşmanın ötesinde bir özleşmeyi savunuyordu.'' (12)