TÜRKİYE: GEÇİŞ
TOPLUMU
Cumhuriyetin ilk 50 yılı, ülkemizde meydana gelen toplumsal değişmeler
açısından belli bir doğrultuyu izlemektedir. Böylece, çıkış noktası ile
ulaşılmak istenilen amaç arasında, hızı ve yaygınlık alanı tartışma konusu olsa
bile, sürekli bir değişmeler dizisi söz konusudur. İlk bakışta değişik kökenli,
fakat kendi aralarında bağlantılı olan toplumsal değişmeler, hayatımızın bütün
alanlarını kapsayan bir ''geçiş''i biçimlendirmektedir. Buna dayanılarak Cumhuriyet
Türkiye'sinin bir ''geçiş toplumu'' olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Toplumsal hayatımızdaki değişme olayını çevreleyen 50 yıl, Türkiye'de
yaklaşık olarak bir insan ömrü, gelişmiş ülkelerde ise ömrün üçte ikisidir.
Bireyler için oldukça uzun sayılan 50 yıl, toplumlar için kısa bir zaman
aralığıdır. Ne var ki son 50 yıl, toplumumuz için, durukluktan dinamizme yönelmeye
başlatan önemli itici güçlerin tarih sahnesine çıkışına rastlamaktadır.
Bunların ilki, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na dayanan Türk Devrimi, ikincisi,
yüzyıllardır özlemle beklenen uzun barış yılları, üçüncüsü de Anadolu'nun
bugüne değin tanık olmadığı bir nüfus artışıdır.
Toplumsal olanla iktisadi olanın, bir kumaşın iki yüzü gibi birbirinden
ayrılmadığını ve karşılıklı bir etkileşim içinde bulunduğunu gözeterek,
iktisadi gelişme için öne sürülen bir aşamalar dizisinin, toplumsal hayat için de
geçerli olduğunu öne sürebiliriz. Bu takdirde, ünlü iktisat tarihi profesörü W. W.
Rostow'un iktisadi bakımdan bütün toplumları içine yerleştirdiği beş kategori,
toplumumuzun aşamalarını da açıklamamıza olanak hazırlayan şu beş aşamaya
dönüşecektir: Geleneksel toplum - Hazırlık aşamasındaki toplum - Harekete geçme
aşamasındaki toplum - Toplumsal olgunlaşma yolundaki toplum - Kitle tüketimi
çağındaki toplum.
Bu şemadan yola çıkılarak, 1937'lerde harekete geçme aşamasına varan
Türkiye'nin 1973'lerde olgunlaşma yolunda ilerlediği söylenebilir. Elbette bir
aşamadan başka bir aşamaya geçiş, toplumların bütün kesimleri için geçerli
olmamaktadır. Toplum yapısı ve dokusu, bazı kesimlerinde değişmeye ve yenileşmeye
daha yatkın, bazı kesimlerinde ise yeterince hazırlıklı değildir. Bunun bir sonucu
olarak, 1973'lerin Türk toplumu, oranları değişik dört bölümlü bir toplum
görüntüsü vermektedir: Önemi gittikçe azalan ''geleneksel toplum'', henüz
''hazırlık aşamasında'' bulunan bir toplum bölümü, ''harakete geçme aşamasında''
gördüğümüz önemli bir bölüm ve büyük kentleri çevreleyen bir ada
görünüşünde de olsa ''olgunlaşma yolunda toplum''. Hemen belirtelim ki, cumhuriyetin
50. yılında toplumumuzun göze çarpan belirgin niteliği bir geçiş toplumu olmaktır.
Geçiş çağının temel özelliğini ise şöyle özetleyebiliriz: Tarım kesimine
dayanan toplumun yerine sanayi, ulaştırma, ticaret ve hizmet kesimlerini egemen kılmak.
Genel doğrultusunu işaret ettiğimiz bu değişme, toplumsal hayatımızı dört bir
yanından kuşatan şu ''geçiş''leri ortaya çıkarmaktadır:
cTarım toplumundan sanayi toplumuna,
c Kırsal yerleşmelerden kentsel yerleşmelere,
c Biçim kazanmamış, iki katlı sosyal yapıdan, çok katlı ve tabakalı sosyal
sınıf yapısına,
c Teokratik bir toplumdan laik bir topluma.
c Tekçi (monist bir toplumdan çoğulcu (plüralist) bir topluma,
c Yasal eşitlikten ve özgürlükten, gerçek bir eşitliğe ve özgürlüğe,
c İçe dönük ve görece kapalı bir toplumdan, dışa dönük ve açık bir topluma,
c Ulaştırmasız-habersiz-örgütsüz ve birbirinden kopuk bir yaşantıdan, toplumsal
bütünleşmeye ve örgütlenmiş bir topluma,
c Padişahların, kişilerin ve dar çıkar çevrelerinin buyruğundan, halkın
hükümdarlığına, yani genel seçim mekanizmasına dayalı demokratik bir topluma,
c Kaderci, gelenekçi ''bir lokma, bir hırka'' toplumundan, akılcı, yenilikçi ve
sosyal özlemlerle dolu bir topluma.
On noktada topladığımız ''geçiş''ler, bize kalırsa cumhuriyetin ilk 50
yılında, yazımızın başında söz konusu ettiğimiz ''itici güçler''in derin
etkisiyle meydana gelen yapısal değişikliği dile getirmektedir. Olaya iktisadi
bakımdan bir yaklaşım, kumaşın öteki yüzünde ''kapitalistleşme süreci''nin
bulunduğunu, İzmir'de 1923 yılında toplanan ''Türkiye İktisat Kongresi''ne bağlanan
umutlar boşa çıkınca devletin iktisadi hayat üzerindeki etkisinin arttığını,
1950'den bu yana da yapısal değişiklikleri hızlandıran, gittikçe plana bağlayarak
yürüten bir ''Büyük burjuvazi''yi oluşturma ve güçlendirme çabalarını su
yüzüne çıkarmaktadır.
1923 yılında nüfusu 10 milyon olan Türk toplumu, 1973 yılında 38 milyona
varmıştır. Nüfusumuzun sayıca ve nitelikçe değişmesinin yanı sıra, yukarıda
sıraladığımız ''geçiş''lerde ''kişi'' ya da toplumsal bir kurumun ''üye''si
olarak kazandığı özellikler, gereksinmeleri ve özlemleri gittikçe büyüyen bir
toplumu da ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Ne var ki geçiş döneminin en büyük
özelliği olan ikili değerlendirme ve bakış açısı henüz çözüme ulaşmış
olmaktan uzaktır. Bu nedenle toplumumuzun her kesiminde karşılaştığımız iyimserlik
/ kötümserlik, huzursuzluk / mutluluk, eskiye bağlılık / yenileşmeye istek, düzeni
tutma ve koruma / düzeni değiştirme çabaları, ''geçiş olgusu'' karşısında
takınılan tavırların kişilere ve kurumlara yansıması olarak değerlendirilmek
gerekir.
''Varılan Nokta''yı merak edenler, aradıkları cevabı, 1973 yılında yayımlanan
''Türkiye'de Toplumsal ve Ekonomik Gelişmenin 50 Yılı'' adlı kitabın 488.
sayfasında bulacaklardır: ''Türkiye Cumhuriyeti'nin 50 yıllık ömrünü geçirdiği
zaman aralığı dünyanın ileri toplumları için büyük atılımların
gerçekleştirildiği bir dönemdir... Türkiye'yi gelişmiş toplumlarla
karşılaştırarak belli ölçüde karamsarlığa düşmek yerine elli yıllık
kalkınmanın somut örnekleri üzerinde durmak daha gerçekçi olacaktır. Bugün Türk
toplumu umutlarıyla, yaşama düzeyiyle ve özlemleriyle 1923'lerin toplumunu çok geride
bırakmıştır. 1973'lerin Türk toplumu sanayileşme sürecine girmiş, ekonomik ve
sosyal ölçüleri büyümüş, hızlı gelişmenin ortaya çıkardığı toplumsal
devinimin sorunlarını çözmeye çalışan yepyeni bir toplumdur.''
1973 Türkiyesi, bir yandan 50 yılın somut verilerini objektiflikle
değerlendirirken, bir yandan da karamsarlığa düşme pahasına olsun, gelişmiş
ülkelerle bir karşılaştırmayı gözden uzak tutmamalıdır ki, ikinci 50 yıl,
gereken atılıma ve yönteme kavuşma umudunu canlı tutabilsin.
MUSTAFA KEMAL ÇİZGİSİ
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın tarihe armağan ettiği Mustafa Kemal çizgisi aradan
yıllar geçtikçe yeni boyutlar kazanıyor. Çığır açıcı yanı, başkaldırdıkça
güzel ürünlerini veren ulus gülleri gibi, dünyamızın çeşitli kesimlerinde tarihe
yeni sayfalar ekliyor. Böylece, dünyanın dört bir köşesinde tanık olduğumuz
bağımsızlık savaşlarında Mustafa Kemal çizgisi belirginlik kazanmakta, başka bir
deyişle, yirminci yüzyılın niteliğini ortaya koyan tarihsel parıltı bütün
görkemiyle dünyamızı aydınlatmaktadır.
Aradan yıllar geçtikten sonra, soğukkanlılıkla olayımıza eğildiğimizde,
Mustafa Kemal çizgisini oluşturan noktaları açık-seçik izleyebiliyoruz. Türkiye
örneğinden yola çıktığımızda ''çıkış noktası''nın Atatürk'ün ''Nutuk''unda
iki ölçek içinde dile getirildiği görülür. ''Vaziyet ve manzara-i umumiye'' adını
taşıyan Türkiye ölçeği, 19 Mayıs 1919'da Samsun'dan ülkemizin görünüşüdür:
''...Saltanat ve hilâfet mevkiini işgal eden Vahdettin, mütereddi, şahsını ve
yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği deni tedbirler araştırmakta.
Damat Ferit Paşa'nın riyasetindeki kabine âciz, haysiyetsiz, cebin, yalnız padişahın
iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını vikaye edebilecek herhangi bir vaziyete
razı.
Ordunun elinden esliha ve cephesi alınmış ve alınmakta... İtilâf Devletleri,
mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, itilâf donanmaları
ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap İngilizler
tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan kıtaat-ı askeriyesi; Merzifon
ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve
hususi adamları faaliyette. Nihayet, mebde-i kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün
evvel, 15 Mayıs 335'te İtilâf Devletlerinin muvafakatiyle Yunan ordusu İzmir'e ihraç
ediliyor'' (65).
Onurdan yoksun yöneticiler, elinden silah ve cephanesi alınmış bir ordu, düşman
çizmeleri altındaki yurt köşeleri ve İzmir'e çıkan Yunan ordusu ''Türkiye
ölçeği'' içindeki ''Durum ve genel görünüş''tür. Atatürk, Büyük Söylev'ini
tamamlarken ''çıkış noktası''nı bir kez de ileriye dönük bir görüntü planında
ve ''Dünya ölçeği''nde gözler önüne serer: ''... İstiklal ve cumhuriyetine
kastedecek düşmanlar bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili
olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün
tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi
bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak
üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delâlet ve hatta hiyanet
içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin
siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap
düşmüş olabilir'' (66).
Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal çizgisinin ''çıkış noktası'' koşullar ne
denli ağır olursa olsun, en büyük güçlerin ve yengilerin temsilcisi düşmana, onun
işbirlikçilerine karşı bağımsızlığı elde etmek için başkaldırmadır.
Mustafa Kemal çizgisinde bu ''başkaldırma''nın yöneldiği ''amaç'' da önemli bir
''nokta'' olarak belirlenmiştir: Tam bağımsızlık (istiklâl-i tâm). Dikkate değer
yan, amaçlanan tam bağımsızlığın ödün tanımazlığı, ''durum ve genel
görünüş''le bağlantısının ancak inançla, umutla, alın teri ve kanla kurulmakta
oluşudur. Bütün bağımsızlık savaşlarının pusulası olan ''tam bağımsızlık''
Mustafa Kemal çizgisinde, çekiçle demir döğer gibi, çevresine kıvılcımlar
saçarak vurgulanmıştır: ''İstiklâl-î tâm, bizim bugün, deruhte ettiğimiz
vazifenin ruhu aslisidir. Bu vazife bütün millete ve tarihe karşı deruhte
edilmiştir... Bizden evvelkilerin irtikâp ettikleri hatalar yüzünden, milletimiz,
lafzan mevcud zannolunan istiklâlinde, mukayyed bulunuyordu. Şimdiye kadar Türkiye'yi
cihanı medeniyette kusurlu gösteren neler mutasavver ise, hep bu hatadan ve hep bu
hataya tebaiyyetten neşet etmektedir... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle
yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa
tahammül edemeyiz. Âlim, cahil bilâistisna, tekmil efradı milletimiz, belki içinde
mündemic müşkülâtı tamamen idrak etmeksizin, bugün yalnız bir nokta etrafında
toplanmış ve sonuna kadar kanını akıtmağa karar vermiştir. O nokta; istiklâl-i
tâmmımızın temini ve idamesidir.
İstiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi, siyasi, mali, iktisadi, askeri, harsî ve
ilâh, her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın
herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve meleketin, manayı hakikisiyle
istiklalinden mahrumiyeti demektir'' (67).
Altını çizdiğimiz tümcelerin de gösterdiği gibi, bütüncül bir bağımsızlık
anlayışından yola çıkan Atatürk, yüklenilen görevin yalnız ulusa karşı değil
tarihe karşı da yüklenildiğini söylerken Mustafa Kemal çizgisinin evrensele uzanan
yanını da ''nokta''lamaktadır. Bize kalırsa ulusal olandan evrensel olana uzanan ve
Türkiye'nin öncülüğünün yarattığı umut halkalarını belirleyen bu ''nokta'' iki
konuşmasında (1922 ve 1933) dile getirilmiştir:
- ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki
daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir
gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark'ın
davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan Şark
milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir'' (68).
- Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark
milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak
olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz terakkiye ve
refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün
manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.
Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler
arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği
çağı hâkim olacaktır'' (69).
Mustafa Kemal çizgisi, belirtmeye çalıştığımız gibi, ulusal'dan evrensel'e
doğru uzanan ''nokta''lardan oluşmaktadır. Yeni bir devletin Anadolu bozkırında
kuruluşuna varan Ulusal Kurtuluş Savaşı, tarihe karşı da bir görev ve sorumluluk
yüklendiğinin bilincindedir. Bu bilinç, canını dişine takarak savaşan bir ulusu,
azgelişmiş ülkelerin, günümüzde yaygınlık kazanan deyimle Üçüncü Dünya'nın
ön-siperlerine getirmektedir. Ne var ki, ''mazlum milletler''e büyük bir umut
ışığı, izlenmesi zorunlu bir kurtuluş yolu gibi görünen Mustafa Kemal çizgisinin,
öğreti planında eksik kalan önemli bir yanı olmuştur. Bu eksik yan, Türkiye'nin,
giderek Üçüncü Dünya ülkelerinde etkinliğinin azalmasına yol açtığı gibi,
ülke içinde de bunalımlara sürüklenmesinin baş nedenlerinden biridir.
Öğreti planında eksik kalan yan, evrensel bir olgunun şahdamarı görünüşündeki
Mustafa Kemal çizgisinin yüklendiği tarihsel ''mission''un bir sisteme
ulaştırılamamış olmasıdır. Fikir hayatımızda ''Kadro hareketi'' diye
adlandırılan ilginç atılım, derginin ilk sayısında da açıklandığı gibi,
Türkiye'deki oluşumu sistemleştirmeyi amaçlıyordu: ''Türkiye bir inkılâp
içindedir. Bu inkılâp kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün
nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılâba
İDEOLOJİ olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir.
Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibarile, tarihin en manalı
hareketlerinden biri olan inkılâbımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip
unsurlarını, şimdi inkılâbın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde
izah işi, bugünkü Türk inkılâp münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en
şereflisidir.. İnkılâbın kendine has CİHAN TELÂKKİ TARZI böyle vücut
bulacaktır'' (70).
Atatürk'ün Cumhuriyetin 10. yıldönümü vesilesiyle Kadro dergisinde yer alan
sözleri (s. 22, s. 3, Ekim 1933) kendisinin de bu doğrultuda özlemler taşıdığına
tanıklık etmektedir: ''Hatırlıyorum ki, Kadro intişar ederken maksadının Türk
milletine hâs meslek ve medodun millet ve memlekette teessüs ve inkişafına hizmet
olduğunu yazmıştı. Kadro'ya bu maksadında geniş muvaffakıyet temenni ederim''.
Atatürk'ün ''şevk ve cesaret veren'' sözlerine karşın Kadro'nun yaşamı üç yıl
sonunda tamamlanmıştır. (S. 35-36, Aralık-Ocak, 1934-1935).
Kadro hareketi içinde yer alan düşünürlerden Şevket Süreyya'nın (Aydemir) önce
bir kitapta (İnkılâp ve Kadro, Ankara 1932) üzerinde durduğu, sonra bir yazı
dizisinde Kadro'da geliştirdiği ''İnkılâbımızın İdeolojisi'' (sayı 18-21)
''muhtelif içtimaî hareketler içinde Milli Kurtuluş hareketimizin asliyetini ve
eşsizliğini isbat ve teyide'' çalışıyordu. Ne var ki, adı geçen kitabının ''Son
söz''ünde yer alan şu satırlar 1975 yılında da geçerliğini korumaktadır:
''Bütün tarih devirlerinin en derin manalı hareketlerinden biri olan Türk
Inkılâbının mana ve mahiyetini izah yolunda genç neslin, kendi üstüne düşen fikri
vazifeyi, bu inkılâbı başaranların eşsiz kahramanlıkları ile mütenasip bir enerji
ile henüz kavramadığını burada işaret etmek lazımdır''. (s. 174).
Yarı-sömürgelikten ulusal kurtuluş hareketlerine geçişi simgeleyen Mustafa Kemal
çizgisinin düşünürünü yeni kuşaklardan araması, belki de onun hem talihi, hem de
talihsizliğidir.
ATATÜRK'ÇÜ KUŞAKLARI BEKLEYEN GÖREV
Kırmızı gülün alı var
Kolay kolay gelir miydi bir Mustafa Kemal
Bir Mustafa Kemal yetmedi bre şahin aman
Bir Mustafa Kemal daha
Bedri Rahmi Eyuboğlu
1975'ler Türkiye'si, sürüp gelen inanç bunalımı nedeniyle, kaçınılmaz iki
soruyu gözler önüne sermektedir. Bu sorular şöyle biçimlendirilebilir: Atatürk
nasıl tamamlanır? Kemalizm bir öğreti midir?
Birinci soruyu doğuran eylemdeki ve kuramdaki gedikler, öyle görünüyor ki,
değişik çevrelerce de kabul edilmekte, fakat eksiklerin nasıl giderilebileceği
konusunda bir görüş birliğine varılamamaktadır. Bunu doğal karşılamak gerekir.
İki uç nokta olarak, eskiye dönüşü amaçlayan ''restorasyon'' özlemcileriyle
Türkiye Cumhuriyeti'nin yörüngesini değiştirme heveslilerini bir yana bırakacak
olursak karşımızda iki seçenek kalmaktadır: Atatürk tamamlanmasını ikinci bir
Atatürk'ten bekleyenler; Atatürk'ten yola çıkarak ve Atatürk'ü anlayarak Atatürk'ü
tamamlamayı düşünenler.
Çözüm yolunu ikinci bir Atatürk'te arayanlar benzer koşulların mı, genel seçim
mekanizmasının mı, yoksa ''Kahramanlar'' yazarı Thomas Carlyle'ın düşlediği
gökten zembille yüryüzüne inen ''büyük adam''ın mı tarih sahnesine çıkacağını
belirlemiş değildirler. Akla daha yakın görünen ikinci seçenek ise, bazı
varsayımları birlikte getirmektedir:
a. Belli koşulların bir sonucu olan tarihsel olayın en belirgin niteliği
''biricik'' oluşu, bu nedenle de tekrarlanmasının söz konusu olmayacağıdır.
b. Gerek eylemde (pratikte), gerek kuramda (teoride) saptanabilecek eksik - gedikler
tarihsel olaya özgürlük kazandıran niteliklerden yola çıkılarak tamamlanabilir.
c. Yeni koşullar ve gereksinmeler, yeni yorumları, açıklamaları ve uzantıları
zorunlu kılmaktadır.
ç. Demokratik çözüm yolundan vazgeçilemeyeceğine göre, kültür ve bilinçlenme
düzeyinin yükseltilmesi gerekmektedir.
d. ''Yeni Atatürkçülük'' diyebileceğimiz politika dizgesi toplumsal bir içerik
kazandığı ölçüde halk kitlesinin onayını alabilir. İnsan Hakları Bildirgesi ve
Anayasa ilkeleri bu dizgenin kaçınılmaz boyutlarıdır.
Atatürk'ten yola çıkarak Atatürk'ü tamamlamanın düşünce planında başlıca
iki çıkış noktası vardır: 1. Atatürk'ü bütün eylem ve düşünceleriyle
yakından tanımak. 2. Evrensel bir niteliği de olan Atatürk'ün tarih sahnesine
çıkışı ve Türk Devrimi üzerine yapılan yayınları ve yorumları izlemek. Atatürk
biyografyası, Atatürk'ün bütün söylev ve demeçleri, çevirileri, mektupları,
anıları vb. birinci çıkış noktasının içeriğidir. İkinci çıkış noktası,
yayımlandığı ölçüde birinci çıkış noktasını da kapsayan çalışmalardır. Bu
çalışmaların ''kronoloji'' ve ''bibliyografya'' öbeklerinde toplandığı görülür.
Başlangıçlarında yabancı araştırıcıları bulduğumuz bu tür çalışmalar
günümüzde sevindirici bir olgunluğa ulaşmıştır. Prof. Dr. Gotthard Jaeschke'nin
1939 ve 1941 yıllarında dilimize de çevrilen ''Türk İnkılâbı Tarihi
Kronolojisi''ni izleyen Sami N. Özerdim'in 1963 ve 1966'dan sonra ''yeniden yazılmış
3. basım''ını 1974'te sunduğu ''Atatürk Devrimi Kronolojisi'', Dr. Utkan
Kocatürk'ün 1973'te yayımlanan ''Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi'' yararlı ve
güvenilir kaynaklardır.
Prof. Dr. Herbert Melzig'in 1941'de başlattığı ''Atatürk Bibliyografyası''
çalışmaları, Muzaffer Gökman'ın sürekli çabalariyle günümüzde olgunluğa ve
bütünlüğe kavuşturulmuştur. 1963 yılında yapılan birinci baskısını bir yana
bırakacak olursak, ''Atatürk ve Devrimleri Tarihi Bibliyografyası''nın 1968'de
yayımlanan ''ilaveli 2. bası''sı, 1974'te birinci cildi izleyen ikinci cildi (Ek: 1)
yurt içinde ve dışında yapılan çeşitli yayınları izlememize olanak hazırlamış
bulunmaktadır.
Öyle görünüyor ki, günümüze değin yurt içinde ve yurt dışında yapılmış
olan çalışmalar, söz konusu ettiğimiz varsayımlar doğrultusunda bir ''tamamlama''
işlemine girişebilmek için ortamı yetesiye hazırlamış sayılabilir. Önemli olan,
sürüp giden inanç bunalımından kurtulabilmek için Atatürk'ten yola çıkmak
seçeneğinin yaygınlık ve olgunluk kazanmasıdır.
İkinci soru, konunun başka bir açıdan tartışılması sayılabilir. Kemalizm bir
öğreti midir? sorusu karşısında, biraz da öğretinin tanımının geniş ya da dar
tutulmasından kaynaklandığını sandığımız, iki karşıt görüş belirmiştir.
1936 yılında yayımlanan Tekin Alp'ın ''Kemalizm''i, adının da gösterdiği gibi,
Kemalizmin bir öğreti olduğu görüşündedir. 1933 yılında ''Türk nasyonalizmi''nin
uluslararası fikir akımları karşısındaki yerini belirleyen Şevket Süreyya, yazı
dizisini şu özetle sona erdirir: ''Milli kurtuluş hareketleri gerek tarihi menşeleri,
gerek ana prensipleri, gerek inkişaf istikametleri itibariyle asrımızın beynelmilel
fikir ve cemiyet hareketlerinden faşizm ve ihtilalci sosyalizmden tamamiyle ayrı bir
keyfiyet arzetmektedir. Harice karşı kayıtsız ve şartsız istiklâl, siyaseten ve
iktisaden cüzütam olmak davası, dahile karşı ileri teknikli, teşkilatlı, şen,
mütecanis ve yüksek kültürlü bir millet olmak davası milli kurtuluş hareketlerinin
bilhassa Türk nasyonalizminde kemalini bulan objektif prensiplerdir''. (Kadro, S. 21, s.
13). Yaptığı kıyaslamaya ve sıraladığı niteliklere bakılırsa 1933 yılının
Şevket Süreyyası da, 1965 yılının Şevket Süreyya Aydemir'ine kıyasla, Tekin Alp'a
daha yakındır.
''Üçüncü Adam'' da ''doktrin''in tanımını yaptıktan sonra Ş. S. Aydemir
''hayır'' diye yanıtladığı ''Atatürk bir doktrin adamı mıydı?'' sorusunu sorar.
Ona göre, ''Atatürk bir doktrin adamı değildi. Çünki Atatürk, önceden
sistemleştirilmiş ve tartışılabilse dahi fikir ve hareket prensipleri belli,
sınırlı bir fikir sistemine kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı, nazari
formasyonu da buna göre değildi''. (Adı geçen yapıt, İstanbul 1965, C. III, s. 501).
Bizim burada değinmek istediğimiz bir çelişki değil, Kemalizm'in bir öğreti
olarak dizgeleştirilmesinin Mustafa Kemal'den beklenemeyeceğidir. Birbiriyle
bütünleşen düşünce ve eylemleri, öteki öğretilere karşı takındığı tavır ve
dünya görüşü, kendisine özgü yanları olan bir öğretinin malzemesini gözler
önüne sermiştir. Cumhuriyet'in 15. yıldönümüne kadar kendi sağlığında, 1938'den
bu yana da Atatürk'süz Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılaştığı her güçlük ve
atlattığı her ''badire'', esasında kemalist öğretinin geçirdiği bir sınama,
verdiği bir sınavdır. Atatürkçü kuşakları bekleyen görev, düşünceyi ve
gelişmeyi boğan kalıplarda sıkboğaz etmeden, Atatürçü anlayış doğrultusunda ve
yeni gereksinmelerle yatkın bir düzenlemenin gerçekleştirilmesidir. Bedri Rahmi
Eyuboğlu'nun dile getirdiği özlemi Mustafa Kemal'in yolunda yürüyen bir ''ideolog''
olarak tasarlamak, bize kalırsa, akla daha yakın olan bir yorum olur. Bu bekleyişin
nasıl sona ereceğini ''zaman'' gösterecektir.