.:Forum Anasayfası:.

.:Kemalistler.Net Anasayfası:.
Bölüm-4

ATATÜRK'ÜN DEVRİM ANLAYIŞI VE

TÜRK DEVRİMİ

Gazi Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım 1925 günü ''Cumhuriyetin merkezi idaresinde bir hukuk mektebi açmak vesilesi'' ile yapılan toplantıda konuyu açıkça ortaya koymuştur: ''Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha vasi bir tahavvülü ifade etmektedir.'' (47). Bir başka konuşmasında da ''inkılabımız''dan söz etmektedir: ''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkaliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline isal etmektir. İnkılabatımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir.'' (48). Ona göre Türk inkılabı ''yalnız Türkiye'de değil bütün cihanda nazarı ehemmiyete alınmaya layık bir teceddüttür.''

8 Mart 1928 günlü ''Hâkimiyet-i Milliye'' gazetesinde yer alan Fransız ihtilaline ilişkin görüşleri konumuza yeni bir ışık getirmektedir: ''Fransa ihtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefh eylemiştir. Ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has vasf-ı mümeyyizi ile inkişaf etmiştir. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikatı ve ihtiyacına tabi olan hal ve vaziyetine ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar.'' (49).

Sadece yukarıdaki örneklere dayanarak Atatürk'ün ''devrim'' anlayışının geniş kapsamlı ve köklü bir ''tahavvül''ü, bir ''teceddüt''ü ifade ettiğini, toplumsal çevrenin basıncı ve gereksinmeleri doğrultusundaki kendine özgü nitelikleriyle bir ''inkişaf''ı ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bazen ''İhtilal'' ve ''inkılap'' sözcüklerini eşanlamlı gibi kullansa da, ''İnkılap'' kelimesini ''ihtilal''i de içeren genişlikte bir anlamla ele aldığına kuşku yoktur. Düşüncesini anlatırken seçtiği kelimeler ve bunlara eklediği sıfatlar günümüzün Türkçesindeki ''devrim'' sözcüğüne uygun düşmektedir. Hepimizin bazen yaptığı gibi çoğul kullanma yanlışı bir yana bırakılırsa, gerçekte ortada ''Türk Devrimi'' vardır. Öyle görünüyor ki çoğul yanlışı, tek olan ''Türk Devrimi'' ile bunun dayandığı ilkelerin ve bir bütün olan ''Türk Devrimi''ni oluşturan köklü reformların birbirleriyle karıştırılmasından doğmaktadır. ''Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'' tarafından hazırlanarak 1931 yılında yayımlanan ve Atatürk tarafından da önceden görüldüğüne şüphe etmediğimiz ''Tarih'' kitabında, ''...Yabancı müelliflerin... (Kemalizm) dedikleri Türk İnkılap hareketinin temel prensipleri...'' yani 6 ok söz konusu edilmiştir (50). Görüldüğü gibi bir yandan Kemalizm = Türk İnkılabı olmakta, bir yandan da bu devrim hareketinin çoğul olan temel ilkeleri işaret edilmektedir.

Tekin Alp'in Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ''Kemalizm'' adlı kitabı da Atatürk'ün 1928 yılındaki yorumuna ve anlayışına uygun bir açıklama getirmektedir. ''Parti programında yazılı olan inkılap kelimesinin daima (revolution) tabiriyle tercüme edildiği doğrudur. Üniversitede inkılap dersleri veren dört profesör de bu kelimeyi (revolution) mukabili ile tercüme etmişler ve bu hususta uzun tarifler yapmışlar, pek çok izahat vermişlerdir. Fakat kelimelerin her zaman sabit ve değişmez bir mana taşımadığını unutmamalıdır. Kelimelerin manası da zamanla değişir, tekamül eder'' diyen Tekin Alp (51) fikrini şöyle değiştirmektedir: ''Yabancı bir dilde, inkılap kelimesinin yeni manasını bir dereceye kadar ifade edebilen bir formülün mutlaka bulunması icap ediyorsa, bunu belki radikalizm tabiriyle göstermek kabil olur... Türk radikalizminin manası şudur: (Kabil olduğu kadar süratle, yolda durmayarak ve zamanı dev adımlarıyla aşarak hareket etmek)... Hulasa etmek için diyeceğiz ki, parti programında daima görülen inkılap remzi, fiilden ziyade, zihniyete, ruha, metoda taalluk eder.'' (52). Tekin Alp'in, ortaya atıldığı zaman ''basbayağı ihtilal manasını'' taşıdığını söylediği inkılap kelimesini günümüzde ''devrim'' sözcüğüyle karşılayabiliriz.

Değişik açılardan, konuyu başka türlü değerlendirenler de olmuştur. Sadece üç örnek üzerinde duracak olursa, ilk sırayı, 1922 yılında ''Hâkimiyet-i Milliye''de yayımladığı bir yazı dizisindeki görüşler nedeniyle Ahmet Ağaoğlu'na vermemiz gerekir. Yazar, kendi kendisine sorup cevaplandırıyor: ''İhtilal mi yapıyoruz? İnkılap mı?

Bizce yapılan hareket ne ihtilaldir, ne inkılaptır. Fakat ikisini de şamil, gayet vasi ve derin bir hadisedir ki, Türkiye'nin Şark'taki vaziyeti maneviyesi nazarı dikkate alınınca, yalnız bizim değil, bütün Garbi ve Orta Asya'nın da tarih ve mukadderatına yeni bir istikamet tayin etmeye namzettir.'' (53). Ne olmadığını belirledikten sonra Ağaoğlu, bu defa da ne olduğunu anlatır:

''O halde yaptığımız nedir?

Yaptığımız, milletin de gayet doğru olarak tarif ettiği vechile, harekâtı milliyedir. Öyle bir harekâtı milliye ki, hem ihtilali ve hem inkılabı şamil ve aynı zamanda da bunların her ikisinin fevkinde, her ikisinden daha şümullü, daha derin ve daha vasidir.'' (54). İfadelerinde ''Zahiri bir tezat'' olduğunu kabul eden Ahmet Ağaoğlu, sorularına açıklık getirmekten uzaktır.

1936 yılında Berlin Üniversitesi'nde verilecek bir konferans için hazırlanmış olan metinde E.T. Eliçin, sonraki yıllarda başkalarınca da geliştirilecek bir ilişkiyi ortaya koymaktadır: ''Türk reformu Atatürk gelmediği için bir asır sürmüş değildi, bir asır sürdüğü için Atatürk gelmişti. Onu ne Mustafa Reşit Paşa'nın, ne de Mahmut Şevket Paşa'nın yerinde tasavvur etmek mümkün değildir.'' (55). Kitabını ''Türk İnkılabı'' olarak adlandıran yazarın yaptığımız alıntıda, ''Türk reformu''ndan söz etmesi ve ''Kemalizm''i ''(Her türlü tabilikten kurtulmak) formülüyle dışarı doğru ne kadar açık ve tek manalı ise içeri doğru da o kadar karışık ve güldürecek kadar çok manalı'' bulması dikkatten kaçmamaktadır. E.T. Eliçin'e göre, ''Kadro''cu anlamda ''Kemalist'' olmayan Türk İnkılabı, ''gerek teori gerek pratik bakımdan tipik bir milli burjuva rejimi olarak doğmuş ve bugüne kadar, esas itibarıyla şahsi sermayedarlık çizgisi üzerinde inkişaf etmiştir.'' (56).

Üçüncü değerlendirme, 1972 yılında yayımlanan bir kitapta yer alan Prof. Dr. H. N. Kubalı'nın düşüncesidir. Kubalı'ya göre Atatürk Devrimleri konusunda 2 görüş vardır: ''1. Radikal ve inhisarcı, tabiri caizse Ortodoks ve hatta bir dereceye kadar resmi olan görüştür. Buna göre Atatürk devrimleri (orijinal) bir mahiyet taşır.

İkinci görüş ise mutedil karakterdeki tarihi devamlılık ve sosyolojik determinizm görüşüdür. Buna göre ise eski reformlarla Atatürk devrimleri arasında zaruri bir sebep ve netice bağlantısı vardır.'' (57). İkinci görüşten yana olan Kubalı düşüncesini şöyle dile getirmektedir: ''Bu konuda şahsi kanaatim Atatürk devrimleri ile eski reformlar arasında böyle bir bağlantının bulunduğu ve bu hususun üzerinde tereddüde imkân vermeyen bir ilmi gerçek olduğudur. Atatürk Devrimleri, bir tekamül zincirinin çok önemli bir halkasıdır.''

Tarih süreci içinde Atatürk Devrimi'nin ülkemizde girişilen reformların önemli bir halkası olduğu görüşüne biz de katılıyoruz. Ne var ki sebep-netice bağlantısı üzerinde durulurken Atatürk Devrimi'ni eski reformlardan ayıran temel özellikler gözden uzak tutulmamalıdır. Bize kalırsa bu özellikler, Prof. Dr. T. Z. Tunaya'nın bir yazısında başarıyla özetlenmiştir: ''Türk devriminin bir sosyal değişme anlamını da taşıdığı açıktır. Bu değişim aynı zamanda bir kültür (medeniyet) alanından, bir başkasına geçmeyi ifade edecek derecede geniş ve önemlidir.'' Buna ek olarak: ''Milli Rönesans'' formülü, Türk Devrimi'nin ana tezidir:

a) Kültür ve medeniyet kavramları arasındaki karşıtlığın silinebileceği tezine sonuç olarak varılmıştır.

b) Batı'ya rağmen, Batılılaşmak yoluna gidilmiştir.'' (58).

Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi Atatürk Devrimi, eski reformlara kıyasla bir ''devam''ı değil, bir ''aşama''yı ortaya koymaktadır. Kanaatimizce, taşıdığı orijinallik de, Tunaya'nın niteliklerine değindiği Ulusal Rönesans'ın yanı sıra Türk Aydınlanması oluşundan gelmektedir. Sosyolojik bir yaklaşımla konunun ''Türk Devrimi'' olarak adlandırılması daha doğru olur. İngiliz, Fransız (*) Rus.. Devrimi gibi bir de Türk Devrimi vardır.

Soyut bir yaklaşımla da ''İhtilal=Devrim'' konusunun incelenmesi mümkündür. Ünlü sosyolog Pitirim A. Sorokin 1925 yılında ABD'de yayımlanan ''The Sociology of Revolution'' adlı eserinde, (XII + 428 s.), bir yandan Rus Devrimi'yle ilgili gözlemlerini de değerlendirerek, konuyu derinlemesine ele almaktadır. P. A. Sorokin'in üzerinde durduğu 4 ölçüye göre ''devrim''i şöyle anlamak gerekir:

''İlk olarak, devrim, bir yandan halkın davranışlarında bir yandan da onun psikolojisinde, ideolojisinde, inançlarında ve değerlendirmesinde bir değişmedir.

İkinci olarak, devrim, halkın biyolojik bileşiminde ve onun ortalama olarak yaratıcı ve seçici süreçlerinde bir değişmeyi ifade eder.

Üçüncü olarak, devrim, topluluğun sosyal yapısının biçimini bozmayı betimler.

Son olarak da, devrim, temel sosyal süreçlerin bir değişimi anlamını taşır.'' (59). Sorokin'in önerdiği ölçülerin Türk Devrimi'ne uygulanması, konunun anlaşılmasına herhalde yeni bir boyut getirebilir.

Türk Devrimi içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önemli yeri yadsınamaz ve küçümsenemez. Türk Devrimi'ne ''bilimsel sosyalizmin yöntem ve teorilerinden yararlanarak'' yaklaşan bilimsel bir çalışmada 1919-1946 dönemindeki kültürel kopukluklar ve yabancılaşmalarda ''suçlu'' aranırken şu sonuca varılıyor: ''Peki, suçlu kimdi? Elbette Atatürk değildi. Bize olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir kabiliyet ve enerjiyle bir Kurtuluş Savaşı ve bir Vatan kazandıran Atatürk'e sadece sevgi, saygı ve minnettarlık borçluyuz. Üstelik taklitçiliğin çıkar yol olmadığını en gerçekçi bir şekilde söyleyen de yine bizzat Atatürk'tür... Bazılarının sandığı gibi, suçlu olan (Atatürk'ün çevresi) de değildi; daha doğrusu suçlu yoktu! Söz konusu olan, Anadolu insanı için, şanslı bir tarihi rastlantı; fakat şanssız bir tarihi zorunluluk idi. Atatürk'ün ve bir sürü isimli ve isimsiz kahramanın mevcudiyeti şanslı bir tarihi rastlantı idi. Bunlardan, başta Atatürk olmak üzere bir kısmının olmayışı tarihin akışına bambaşka bir seyir verebilirdi.'' (60).

Atatürk'ün Türk Devrimi içindeki yerini ve kişiliğinin özelliklerini yetesiye belirleyebilmek için, Mahatma Gandi ile arasında yapılan bir karşılaştırma ilginç noktaların gün ışığına çıkmasını kolaylaştırmaktadır. ''Biri ülkesinin bağımsızlık savaşında kılıçla, öbürü kılıçsız savaştı. Biri Batıcı, öteki Doğucu idi. Biri köklü ve devrimci değişikliklere inanan bir toplum reformcusu, öbürü ağır ağır değişikliğin, gelişmenin savunucusuydu. Biri ünlü general öbürü bir Mahatma (Aziz) idi. Biri daima Batılı kıyafetlerle bir Batılı olarak görünür, öbürü yarı çıplak, yoksul görünüşüyle tipik bir Doğuluydu. Biri mükemmel bir gerçekçi, öbürü seçkin bir ülkücüydü. Biri devrimci hareketleriyle ve ihtilalci tutumuyla bize Martin Luther'in, VIII. Henry'nin, Washington'un, Garibaldi'nin ve Bismarck'ın hayatını ve davranışlarını hatırlatıyordu. Öbürü ünlü sadeliği ve kendini şiddetten sakınmaya ve gerçeğe adayışıyla Budist Asoka, Halife Ömer, St. Paul, St. Francis ve William Penn'i hatırlatıyordu. Fakat Bütün bunlara rağmen, bu Asya'nın iki çağdaş Atatürk'ü arasında, kadın hakları, eğitim, laiklik, insan hakları, milliyetçilik, insan sevgisi, dünya barışı, ekonomik gelişme ve din gibi pek çok konuda büyük benzerlikler göze çarpmaktadır.'' (61).

1973 Türkiye'sinde Atatürk'ten bir ''aziz'', bir ''evliya'' yaratmak gibisine ters yorum ve tutumlar kadar, hem Türk Devrimi'ne, hem de Atatürk'e zararlı bir yol düşünülemez. Değişik sözcüklerle de olsa devrimin sürekliliği anlayışını öne süren Mustafa Kemal Atatürk'e uzak düşmemenin kaçınılmaz gereği, Türk Devrimi'nin değişmez simgesi olan Atatürk'ü ''anlamak'' ve ''tamamlamak'' konularında yapıcı ve yaratıcı olmaktır.

YENİ DEVLETİN TEMELİ

Tarihle yaşıt olan savaşlar, çoğu kez, dünyanın siyasal haritasını değiştirmiş, yeni devletlerin tarih sahnesine çıkışı ya da eskilerin haritadan silinmesi zaferlere ve yenilgilere bağlı olmuştur. Büyük imparatorlukların kuruluşu ve batışı, sömürgeleşme ve bağımsızlığını kazanma olayları savaşların sonucuna sıkıca bağlıdır. Yeni devletlerin kuruluşu, büyük devletlerin parçalanması ve ufalanması, küçük devletlerin genişlemesi ve büyümesi, ulusların bütün güçlerinin bileşkesi sayılan savaşın sonucuna göre biçim kazanan gelişmelerdir. Bu genel çerçeveyi yakın tarihimize uygulayacak olursak uçbeyliğinden imparatorluğa kadar uzanan Osmanlı serüvenini, genişleme ve büyüme evresinden sonra da gerileme, parçalanma ve ufalanma evresine yol açan bir dizi savaşları görürüz. Etkinlik dönemlerinin ''fetih'' savaşları, edilginlik dönemlerinde ''savunma'' savaşlarına dönüşmüş, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu, kendisine reva görülen ölüm fermanına boyun eğmeyince de tarihinin onurlu savaşlarından birini daha vermek zorunda kalmıştır.

Batı emperyalizmine ve kapitalizmine karşı Anadolu bozkırında verilen ve yeni bir devletin, ''T.C.'' simgesiyle gösterilen Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna temel olan ''İstiklal Harbi'' İnönü-Sakarya-Dumlupınar ''muharebe''lerinin ürünü olan ''büyük zafer''le sonuçlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ''Başkumandanlık Meydan Muharebesi''nin ikinci yıldönümünde (30 Ağustos 1924) Dumlupınar'da yaptığı konuşmada bir ''başkomutan''ın yanı sıra bir ''devlet kurucusu''nun da ilginç işaretlerini buluyoruz. Prof. Bedrettin Tuncel'in ''kolaylıkla okunup anlaşılabilmesi için'' bugünkü dille verdiği konuşmada özellikle şu tümceler dikkati çekiyor:

c ''Efendiler, tıpkı bugün gibi, otuz sekiz yılı Ağustosunun otuzuncu günü, saat ikide, şimdi hep birlikte bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. tümenimiz, şu karşı ki tepelerde savaşma zorunda bırakılan düşmanı nasıl kuvvetlerine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü, alevler ve dumanlar içinde yanıyordu.''

c ''Güneş batıya yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarla seziliyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir çökme olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu çökme gerekliydi. Karanlıklar içinde bu çöküş gerçekleşmeli idi. Gerçekten, gökyüzünün karardığı bir dakikada, Türk süngüleri düşman dolu o sıratlara saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı.''

c ''Efendiler, savaş, savaşma, sonunda meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan savaşı, milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknik alanındaki seviyeleri ile, ahlakları ile kültürleri ile, kısacası, bütün madde ve ruh gücü ve faziletleri ile ve her türlü araçları ile çarpıştığı bir imtihan alanıdır.

c ''...30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasıdır. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Ama Türk milletinin burada elde ettiği zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni cereyan vermekte etkisi kesin bir meydan savaşı hatırlamıyorum.''

c ''Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz hayatı burada şeref tacını giydi. Bu meydanda akan Türk kanları bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ölmez koruyucularıdır.''

c ''Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü, bütün dünyada tam anlamı ile uygar insan topluluğu olmaktır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayan veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliğini ve dalgınlığını gösterenler, genel uygarlığın coşkun seli altında günün birinde boğulurlar.

- Efendiler; uygarlık yolunda, başarı, yeniliğe bağlıdır. Toplum hayatında, ekonomi hayatında, bilim ve teknik alanda başarı kazanmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.''

c ''Efendiler; milletimiz burada elde ettiğimiz büyük zaferden daha önemli bir vazife peşindedir. O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir... Çağımız savaşında milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz her gün daha çok özleşecek ve elbette başarı kazanacaktır.'' (62).

50. yılını kutlamaya hazırlandığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin kökeninde, Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi, 30 Ağustos Zaferi vardır. Savaş alanlarından gelen ''devlet kurucumuz'' ulusumuza ''büyük zaferden daha önemli'' saydığı görevleri işaret etmektedir. Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya göre, ''O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile gerçekleşecektir.'' Atatürk'ün 1928 yılında söyledikleri, 1924 Dumlupınar konuşmasının bir yorumu sayılabilir: ''Dünyada fütuhatın iki vasıtası vardır. Biri kılıç, diğeri sapan... Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir millet bir gün girdiği yerden kovulur, terzil edilir, sefil ve perişan olur... Onun için hakiki fütuhat yalnız kılıçla değil, sapanla yapılandır... Sapan kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıç kullanan kol çok geçmeden yorulduğu halde sapanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur. Kılıç ve sapan: Bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu.'' (63).

Kılıca dayanan zafer bir fetih aracıdır; yeni bir devletin kuruluşuna da temel olabilir. Ne var ki, önemli olan zaferi kazanmak değil, sürdürmektir. Bunun aracı ise, gerçek zaferin simgesi olan sapandır, tarımdır, üretimdir, ekonomik alandaki başarılardır. Sapanın başarıları kılıcın teslim ettirdiği boyun eğişi tamamlamazsa ''kılıç''ı tutan el dayanağından yoksun kalır ve gevşer. Atatürk'ün somut bir örnek etrafında geliştirdiği ve ''bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima yenildi'' diyerek ortaya koyduğu durum budur. Öte yandan, söz konusu benzetme, kılıç ile sapan karşı karşıya geldiği zaman da geçerlidir ve zaferin, eninde sonunda, sapan tarafında olduğunu ifade eder.

Başkomutanın 1924 konuşmasında ''milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz'' için diledikleri de ''çağımız savaşı''nı derinden anlayan büyük bir ''devlet adamı''nı haber vermektedir. Çağımızın savaşları, bir anlamda da, genel kültür ve eğitim sistemleri arasındaki bir savaştır. Bu savaşın başlıca özelliğinin, süreklilik ve yaygınlık olduğunu söyleyebiliriz. Hayatımızın her alanında tanığı olduğumuz bu savaş türünün belirgin son bir örneği, ne garip bir tecellidir ki, ''Zafer Haftası'' vesilesiyle 26 Ağustos 1973 akşamı Türkiye TV'sinde gösterilen ''Müthiş Türk'' adlı belgesel film olmuştur. CBS tarafından hazırlanan filmin hangi yararlara hizmet ettiği, seyredenlerden birçokları tarafından ''değerlendirilmiş'' olmalıdır.

Zaferleri komutanlar kazansa da ulusları o zaferin bilincine erdirenler ozanlardır. Bu yargının ''Büyük Zafer'' için de geçerli olduğu görülür. Afyonkarahisar'da ''Büyük Zafer''in anısına dikilen anıtı sözcüklerle yeniden kuran Fazıl Hüsnü Dağlarca, Atatürk'ün sırtını yere getirdiği ''düşman''ı konu alan anıt için şunları söyler:

''Anıt mıdır, dinelmek midir, artık ölmemek midir,

Çiçeği açılır özgürlüğün yürekten dışarı

Tarihlerden arda kalmış-

Bir başlangıç, sonda

Yeniden başlar yaşamak Afyon'da.''

Bu dizelerle söze başlayan Dağlarca için, ''Sırtı yere serilen karanlığıdır yüzlerce yılın

Bağnazlıktır, sömürüdür, uykudur.'' (64).

Afyon'da sadece ''Yunan''ı yendiğimizi sananlar ''Büyük Zafer''in bilincine henüz erememiş olanlardır. Bu görevi ozanlarımız yüklenmişlerdir.

CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNDE MİLLİ EĞİTİM

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 50 yılında Milli Eğitim alanındaki girişimler ve çalışmalar topluca ele alınacak olursa ilgi çekici atılımların ve denemelerin yanı sıra, toplumun gereksinmelerine ayak uyduramayan bir merkez örgütünün varlığı ortaya çıkar. Milli Eğitim alanında devlet elile yapılması gerekenler toplumun gereksinmelerinin gerisinde kalır ve en önemlisi, Cumhuriyet öğretmenine inan ve güvenle büyüyen Cumhuriyet yılları, sonunda öğretmen çoğunluğu ile temel sorunlarda anlaşmazlığa düşen ''resmi'' görüş ve tutumlara ulaşır. İlgi çekici atılımların zamanla tavsaması ve saptırılması, zaman içinde kaydedilen sayıca gelişmeleri ve işbölümüne ayak uydurma çabalarını gölgelemekten geri kalmaz.

1923 yılından günümüze doğru Milli Eğitim alanında Cumhuriyet Türkiye'sinde olup bitenleri göze çarpan yükselti noktalarından izleyecek olursak karşımıza çıkan ilk olgu, 3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de kabul edilen ''Öğretim Birliği Yasası''dır. Tanzimat ikiciliğinin Milli Eğitim alanındaki kalıntısına son veren bu yasa bütün okuların Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmasını amaçlıyordu. Dolaylı olarak ''medrese''ler bu yasa gereği kapatılırken, 4. madde uyarınca da ''yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere'' İlahiyat Fakültesi'nin ve ''imamet'' gibi hidemat-ı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurlarının yetişmesi için de İmam-Hatip mekteplerinin açılması görevi Milli Eğitim Bakanlığı'na veriliyordu. Önemli bir adım olan''Öğretim Birliği Yasası'' eğitimde laikleşme ilkesi doğrultusunda kaydettiği mesafeyi, çok partili hayata yeniden dönüşün başlangıcı olan 1946 seçimlerinden bu yana adım adım yitirerek ''özel'' veya ''gizli'', yasa içi veya yasa dışı kurumlarla aldığı yaralarla günümüze gelmektedir. Toplumumuzda açtığı derin yara neden sonra anlaşılarak kapatılan ya da devletleştirilen yüksek özel okulların yanı sıra ''medrese''leri akla getiren ''kurs''lar bugün de ''görev'' yolundadır.

''MİLLET MEKTEPLERİ''

1. Kasım 1928'de Türk harflerinin bir yasayla kabul edilişi ve 1 Ocak 1929 tarihinde de bütün olarak uygulanmaya başlanması Milli Eğitimi yakından etkilemiştir. Harf devrimi ile okumasız-yazmasız kalmış olan olgun kuşaklara yeni harflerle okumanın ve yazmanın öğretilmesi ''Millet Mektepleri'' adı verilen atılıma yol açmıştır. Kurs niteliğindeki bu çalışmalarla 1936 yılına değin 2.5 milyon yurttaşımızın okuma-yazma öğrendiğini hatırlamak atılımın genişliği konusunda bir fikir verebilir. Ne var ki, yeni harflerin kabulüne bağlanan umut Cumhuriyetin 50. yılında da gerçekleşmiş olmaktan çok uzaktır. Atatürk'ün, ''Bundan insan olanlar utanmak lazımdır'' diyerek dikkati çektiği düşük okuma-yazma bilenler oranı, henüz uygar uluslar düzeyine varamamıştır. ''Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir'' diyen Atatürk'ün umudunun gerçekleşmesi yeni atılımları zorunlu kılmaktadır.

Milli Eğitim piramidi, okur-yazarlık ve onunla ikiz olan ilköğretim temeli üzerinde yükselir. Fırsat eşitliğinin de başlangıç noktası sayabileceğimiz bütün çocuklarımızın ilköğretimden geçirilmesi zorunluluğu, Cumhuriyet boyunca kazandığı alan genişlemesi ve sayı artışına karşın, bizi bugün de iki durumla karşı karşıya bırakmaktadır:

1) 25 Ekim 1970 genel nüfus sayımının örnekleme yöntemiyle saptanan sonuçlarına göre, 6 ve daha yukarı yaşlardaki 29.494.848 kişilik nüfusumuzun 13.346.317 kişilik bölümü okuma-yazma bilmemektedir. Bu sayının 8.725.821'inin kadın nüfusa ilişkin olduğunu söylersek, çözüm bekleyen sorunun ikiz niteliği ortaya çıkar.

2) Belirtilmesi gereken ikinci durum, 1971 yılında ilköğretimde ulaşılabilen ''okullaşma oranı''nın %83.5 dolaylarında gerçekleşebilmiş olmasıdır. Bunun açık anlamı, ilköğretimden yararlanması bir Anayasa hükmü de olan ''çağ nüfusu''nun %16.5 oranında bir eksilme ile gerçekleşebilmesidir. Böylece, okuma-yazma bilmeyenler stoku azalacağına, artma eğilimi göstermektedir.

Bir sonuç olarak, 1970 yılında yaklaşık olarak, 6 ve daha yukarı yaşlardaki nüfusumuzun %45'inin okuma-yazma bilmediğini, öte yandan, yeni harflerle başlatılan soldan sağa yazının, din eğitimi görünüşü altında geliştirilen sağdan sola yazı karşısında savaş verdiğini söyleyebiliriz.

1 Ağustos 1933 tarihi ''Üniversite Reformu'' diye bilinen Darülfünun'dan üniversiteye geçişi noktalamaktadır. Ankara'da çeşitli tarihlerde temeli atılan yüksek öğretim kurumları ''Ankara Üniversitesi''ni oluştururken ''İstanbul Üniversitesi''nin yeniden kuruluşu, ''Yüksek Mühendis Mektebi''nin ''İstanbul Teknik Üniversitesi''ne dönüşümü, giderek Ankara ve İstanbul dışında da üniversitelerin kurulup gelişmesi, kendine has özellikler taşıyan Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nin öncekilere katılması Cumhuriyet döneminin, üniversite planındaki verimlerini ortaya koymaktadır. Üniversite Reformu olarak nitelenen 1750 sayılı ''Üniversiteler Kanunu''na (1973) karşı çeşitli üniversitelerimizin Anayasa Mahkemesi'ne yaptıkları başvurmalar devlet-üniversite ilişkilerinin henüz erginlikten kurtarılamadığını belli etmektedir. Herhalde, Cumhuriyetin ilk yıllarına kıyasla azımsanmayacak bir gelişme, bilimsel araştırma ve yayın, bilimin yurt gerçeklerine yönelmesi açılarından söz konusudur ve tartışılan bazı noktaları çözüme kavuşunca üniversiteler, kendilerine düşen görevleri yeterince yapmak olanaklarına kavuşacaklardır.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Öğretimin halkçı, gerçekçi bir nitelik kazanması ve kırsal alanlara yönelmesi demek olan Köy Enstitülerinin yasal doğuşu 17 Nisan 1940 tarihine rastlamaktadır. Eğitmen kursları denemesinden ulaşılan Köy Enstitüleri İnönü-Yücel-Tonguç adlarını akla getirmektedir. Cumhuriyet döneminin bu özgün eğitim ve öğretim atılımı, yalnız Milli Eğitim çerçevesinde değil, fikir ve sanat alanlarında da güçlü ürünler ortaya koymuş ve bu yüzden de geniş kapsamlı tartışmaları davet etmiştir. Köy Enstitüsü'ne emek ve gönül verenlerden Sabahattin Eyuboğlu Köy Enstitüsü'nün getirdiği düşünceleri şöyle anlatır:

''Bu düşüncelerden biri, öğretimle eğitimin ayrılmazlığı ilkesiydi. Bu demek ki, okul insanı bir bütün olarak ele alacak, ahlâkını bilgisinden, kafasını gönlünden ayrı düşünmeyecek, ders öğütün, öğüt dersin içine girecek, daha doğrusu biri ötekinin ta kendisi olacaktı... Köy Enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, Cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu.

Buna bağlı ikinci bir düşünce, öğretim ve eğitimin işle birleştirilmesi, bilginin hayat savaşı içinde kazandırılması düşüncesiydi. Ders, ev yapmanın, ağaç dikmenin, hastalıklarla savaşmanın, toprağını tanımanın, hayvanı, makineyi kullanmanın, kooperatifi yönetmenin ta kendisi olacak, hayat ve kültür bir arada kazanılacaktı.. Köy Enstitüleri, işi sadece bir öğretim yolu değil, bir ahlâk kaynağı da sayıyordu. Ezberci öğretim kadar, öğütçü ahlâk da eski okulu hayattan ayırmış, sözle işin, kafa ile yüreğin arasını açmıştı.

Köy Enstitüsü kurucularının bir başka ilkesi, her türlü eğitim ve öğretim işine, çevresinin en kötü şartları içinde başlamaktı. Sulak, uğrak, yumuşak yerlerden mahsus kaçıp enstitüleri en olmayacak sayılan yerlerde kuruyorlardı. Böylece iş ve masraf artıyor, zaman kaybediliyor ama, öğrencinin gideceği yeri yadırgamaması, her çeşit zorluğu yenmeye alışması gibi baha biçilmez bir insan değeri, bir öncülük gücü kazanılmış oluyordu. üstelik okul, hazıra konan, verilenle yetinen bir kurum olmaktan çıkıp yaratıcı, yeşertici bir çehre kazanıyordu...

Köy Enstitülerinin kuruluşunda etkisi olan bir başka düşünce, büyük değerlerin büyük çoğunluktan, niteliğin nicelikten çıkacağı düşüncesiydi. Okulun amacı seçkin bir azınlık değil, içinden seçkin azınlığın kendiliğinden çıkacağı aydın bir çoğunluk yetiştirmek olacaktı... Köy Enstitüleri turfanda büyük aydın yetiştirme işini başka okullara bırakıp göreceği işin ehli kültür işçilerini, kırk bin köyün beklediği Cumhuriyet öncülerini yetiştirme amacını seçmişlerdi. Asıl mesele bu öncülere kendi kendini aşma, karanlık dünyalarını aydınlatma kaygısını vermekti. Bu kaygıysa Köy Enstitüsü öğrencilerinin ilk göze çarpan ortak nitelikleriydi...

Bütün bu düşüncelerin ortak özelliği kitaptan çıkma, yeniliğe özenme olmaktan çok yerli koşullar ve denemeler içinde, kendi gerçeğimizden doğmalarıydı. Hepsinin kaynağı olan çetin mesele, ilkokul öğretmenini bir inkılap öncüsü olarak köye yerleştirmek, hiç değilse imam kadar köy hayatına etkisi olan bir kuvvet olarak yaşamasını sağlamaktı.'' (Mavi ve Kara, İstanbul 1973, 2. baskı, s. 244-248).

Sabahattin Eyuboğlu'nun temel ilkelerini belirttiği Köy Enstitüleri, hem de bu kurumları ''Cumhuriyetin en değerli eserleri arasında'' sayan bir devlet başkanının zamanında yozlaştırılmaya başlanmış, milli eğitimde yeni bir dengenin kuruluşunun ''imam hatip okulları'' ile sağlanabileceği sanılmıştı. Böylece ''Öğretim Birliği Yasası''nın çizdiği sınırları aşan Yüksek İslam Enstitüleri'nin yanı sıra ''lise''nin yerini almaya çabalayan çok sayıda İmam Hatip Okulu ortaya çıkarılmış oldu. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yer alan şu satırlar durumu -yorum getirmeyecek biçimde- ortaya koymaktadır: ''İmam hatip okullarının II. döneminde kayıt artışları çok yüksek düzeylere ulaşmış, 1963-1964 ile 1971-1972 dönemleri arasında öğrenci artışı yüzde 611.5 olmuştur.'' (Yeni Strateji ve Kalkınma Planı, Üçüncü Beş Yıl. 1973-1977. Ankara 1973, s. 86).

İsmail Hakkı Tonguç'un kişiliğine ve çalışmalarına bağlı olarak milli eğitimimizde yer alan Köy Enstitüsü denemesi, yine bir ülkü eri olan Rüştü Uzel'in çabalarıyla gelişen mesleki ve teknik öğretim alanındaki başarıları akla getirmektedir. Gerçi bu alandaki gelişmelerde duraksamalar olmuş, 1960-1970 yılları arasında planların öngördüğü amaçlara ulaşılamamıştır. 1960 yılında toplam çağ nüfusunun % 9'unu kapsayan lise düzeyindeki okullarda mesleki eğitim % 2.1 ve teknik eğitim % 1.1 oranında yer alırken, toplam çağ nüfusunun % 17.7'sini kapsayan 1970 yılında bu oranlar sırasıyla % 4.6 ve % 2.1 olmuştur. Bu sayılara bakarak, milli eğitim cihazının Türkiye'nin iktisadi kalkınmasına ne ölçüde destek olduğu tartışılabilir.

VE İKİ BAKAN

Dr. Rıza Nur'dan Orhan Dengiz'e kadar uzanan Cumhuriyet döneminde Milli Eğitim Bakanları arasında özellikle ikisi, Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel üzerinde durulması gerekir. 20 Aralık 1925 - 1 Ocak 1929 tarihleri arasında görev başında bulunan Mustafa Necati'nin adı, Türk öğretmenine güven, sevgi ve saygı fikrine sıkıca bağlıdır. Genç Cumhuriyetin önderlerine destek olmak, onları yüreklendirmek ve ülkücü bir gerilimde tutmak, adı gönüllerde yaşayan Mustafa Necati'nin baş kaygısı olmuştur. Görev süresinin uzunluğu ile Cumhuriyetin ilk elli yılında dikkati çeken Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel (28 Aralık 1938 - 5 Ağustos 1946) dönemi, Türk aydınlanmasının milli eğitim alanındaki çeşitli çalışmalarını ve atılımlarını kapsamaktadır. Daha önce adlarını andığımız Tonguç ve Uzel, kendilerine gönül vermiş arkadaşlarıyla birlikte en önemli başarılarını Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı yıllarında kaydetmişlerdir. Kültür ve sanat, çeviri, yayın alanlarındaki çatışmaların yanı sıra özellikle ilköğretimde ulaşılan hedefler, Yücel dönemini cumhuriyet milli eğitiminin parlak bir aşaması haline getirmiştir. 50. Cumhuriyet yılının başarılı Milli Eğitim Bakanları arasında Reşit Galip ve Saffet Arıkan adlarını da saymak hakseverlik olur.

Milli eğitimimizin ''altın çağ''ı olan Yücel döneminden sonra, özellikle de 1950'lerden 1960'lara doğru bir yaz-boz karakteri, bocalama döneminin ana çizgisi olmuştur. 18 Temmuz 1959'da bakanlığa sunulduğu halde 27 Mayıs sonrasının ilk Milli Eğitim Bakanı Prof. Fehmi Yavuz'un önsözüyle yayımlanabilen ''Türkiye Eğitim Milli Komisyonu Raporu''nda (1960) yer alan eleştiri ve öneriler, bugünü değerlendirmemize de yardımcı olabilir:

*''Her ne kadar bütün yurttaşlara Anayasa hükümleri gereğince asgari beş yıllık bir tahsil verilmesi derpiş edilmiş ise de, aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu esas henüz gerçekleştirilebilmiş değildir.

*Eğitim durumları tetkik edilen memleketlerde bugünkü kültürel, teknik, sosyal ve ekonomik seviyenin icabı olarak ortaöğretimden bütün çocukların geçirildiği dikkate alınırsa memleketimizde orta ve teknik öğretimin bu manada daha çok geliştirilmesi gerektiği neticesine varılır.

c Memleketimizdeki yüksek öğretim durumuna gelince, ortaöğretim müesseselerinde yüksek tahsile hazırlanmakta olan gençlerin sayısı ve memleket nüfusu dikkate alınınca, mevcut üniversite ve yüksek okulların ihtiyaca kâfi gelmediği görülüyor. Ayrıca bu müesseselerin memleket meseleleriyle daha yakından ilgilenmeleri, bir yandan öğrencileri yetiştirirken bir yandan da toplumun gelişmesine hizmet edici faaliyetlerde bulunmaları hususu üzerinde dikkatle durulmalıdır.

*Türkiye'de bölge şartları, ihtiyaçları, şehir ve kasabalar ile köylerin ve buralarda yaşayan çocukların ve gençlerin hususiyetleri düşünülmeden tek tip okullarda aynı öğretim programları tatbik ediliyor.

c Ziyaret ettiğimiz memleketlerde eğitim çalışmalarının, üniversiteler ve ilmi araştırma merkezleri tarafından yapılan tetkiklerin neticelerine dayandığı müşahede edilmiştir. Memleketimizde buna daha çok ve şiddetle ihtiyaç bulunmasına rağmen, bu hususa gereken önemin verilmediğini söylemeliyiz.

c*Modern eğitimde çocuklara yalnız kuru ve hafızaya dayanan bilgiler vermek yerine, onların bedeni, zihni, hissi, iradi ve ahlaki bakımlardan olgunlaşıp gelişmeleri esas tutuluyor ve öğretim bunu gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanılıyor. Halbuki okullarımızda bilginin esas olarak alındığı, çocukların ve gençlerin umumi gelişmeleriyle şahsiyet ve karakterlerinin teşekkülüne kâfi derecede önem verilmediği ve kısaca öğretimin hafızaya dayanan bilgiyi hedef tuttuğu görülüyor.

* Eğitim sistemlerini incelediğimiz memleketlerde eğitimin ve her dereceli okulun hayati ve fonksiyonel olmasına, dolayısıyla çocukları ve gençleri hayata intibaklı, iş sahibi ve müstahsil hale getirmesine ve bu gayeye hizmet edecek surette organize edilmiş olmasına mukabil, memleketimizde okulların çocukları ve gençleri hayata kifayetli şekilde hazırlayamadıkları, yani eğitimin bilhassa sosyal, kültürel ve ekonomik manada toplumun gelişmesi bakımından fonksiyonel olmadığı bir gerçektir.'' (Adı geçen rapor, İstanbul 1960, s. 17-22).

27 MAYIS SONRASI

27 Mayıs 1960 sonrasının genişlik kazandırdığı ve örgütlendirdiği planlama döneminde bir yandan bilimsel yöntemlerle gerçeklere yaklaşılırken, bir yandan da olanaklarımızı en verimli biçimde kullanmanın yolları araştırılmıştır. ''Milli Eğitim Planının Hazırlığı ile Görevli Komisyonun Raporu'' konumuz açısından bugün de uyarıcı niteliğini koruyan aşağıdaki ilkeleri getiriyordu:

''a) Her türlü iş eğitimi ile ilgili faaliyetler her dereceden okullarımızın plan ve porgramlarına hâkim olmalıdır. Hatta ana-babalar vasıtasıyla bu anlayış aile çevrelerine de sokulmalıdır. Beklediğimiz çalışkan, işini sever, işinin zevki ile yaşayan nesiller yetiştirmede, güvenilir yollardan biri budur...

b) Eğitim amaçlarımız arasında üzerinde durulacak en önemli noktalardan biri de ilkokullardan itibaren çocuklarımızı rasyonel, müspet düşünme tarzına alıştırmaktır. Toplum olarak, dün ve bugün karşımıza çıkan en önemli bir mesele de budur. Çocuklarımızı hurafelerden korumalı, kurtarmalıyız. Onlara, karşılarına çıkan veya dünyada olup biten olayları akıl süzgecinden geçirerek bir anlayışa ve bir davranışa varma alışkanlığını mutlaka kazandırmalıyız. Eğitim sistemimiz, ilkokulu bitirdikten, lise ve yüksek öğrenim yaptıktan sonra meczuplara, şeyhlere mürit olabilecek kimseler, az sayıda da olsa, yetiştirmemelidir.

c) Türkiye'nin medeni ve milli yürüyüşünü tayin eden Atatürk Devrimleri arasında laikliği ana temel olarak görmekteyiz. Uzak ve yakın mazimizde milletçe ilerlememize, Batı uygarlığındaki yerimize geçmemize engel olan güçlüklerin ancak ve ancak laiklikle yenilebileceğine kuvvetle inanıyoruz.

ç) Yurttaşlarımızda küçük yaştan itibaren okul içinde ve okul dışında, güzelliğe karşı ilgi ve sevgi yaratmak, onları güzel sanatları anlayacak, sevecek bir hale getirmek, bu alandaki noksanlarımızın büyüklüğünden dolayı başka toplumlardan farklı olarak, ısrarla üzerinde durmamız gereken bir ülküdür. Bu yolla nesillere yaşama zevkini daha kolaylıkla aşılayabiliriz.

d) Beden eğitiminin ferdi ve milli karakteri olgunlaştırmak bakımlarından eğitim hayatımızdaki özel önemine inanmaktayız. Bu sebeple bütün eğitim kademelerinde öğrencilerin yaşlarına uygun spor ve izcilik faaliyetleri gereken şekilde teşkilatlandırılmalıdır.

Sözün kısası, toplumumuz için hayati bir önem taşıyan laiklik anlayışının gerçekleştirmeyi amaç edindiği dinamik Türk cemiyetinde hür ve müspet düşünceli, yapıcı ve yaratıcı Türk insanını vücuda getirmek başlıca görevimizdir." (Adı geçen Komisyon Raporu, Ankara 1960, s.14-15)

11'LER RAPORU

Ord. Prof. Dr. Ratip Berker'in başkanlığında, aralarında bizim de bulunduğumuz ve Milli Eğitim çevrelerinde "11'ler Raporu" diye adlandırılan metnin sorumlu ve yetkili çevreleri ne ölçüde etkilediği ve aydınlattığı sorulabilir. Milli Eğitim serüvenimizi günümüze kadar izleyenler, herhalde bu soruya olumlu bir cevap bulamayacaklardır. Önce, alttan alta, sonra "aşikâre" bir karşı-devrim doğrultusu izlediği görüntüsünü veren merkez örgütü, özellikle "güçlüklerin ancak ve ancak laiklikle yenilebileceğine" inanmamış görünmektedir. Beş yıllık kalkınma planlarında milli eğitimimizin iç açıcı olmaktan uzak durumu objektiflikle sergilenmektedir.

Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk genel nüfus sayımı olan 1927 yılında nüfusumuz 13.647.270 olarak saptanmıştı. Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının son genel nüfus sayımı olan 25 Ekim 1970 tarihinde ise nüfusumuz 36.605.176'ya ulaşmıştır. Eğer bu verileri 1923'e ve 1973'e doğru ilerletecek olursak, Cumhuriyet'in ilk 50 yılında nüfusumuzun 12 milyondan 38.5 milyona vardığı sanılabilir. Nüfus artışının yanı sıra genç kuşakları kavrayan yaş dilimlerinin genel nüfus sayımı olan 25 Ekim 1970 tarihinde ise alanındaki sorunlara sayıca ağırlık kazandırırken, toplumun yeni gereksinmeleri de nitelik bakımından bir basınç yaratmaktan geri kalmamıştır. Bu durumda, herhangi bir konuda 50 yılda meydana gelen artışların çizelgelerde gösterilmesinin yanıltıcı bir yanının da bulunacağı kuşkusuzdur. Bunun içindir ki, okuyucuları sayılarla yormak yerine, sözü Üçüncü 5 Yıllık Kalkınma Planı'na bırakmayı yeğ tutuyoruz:

c "Genel olarak planlı dönemde okul, öğrenci ve öğretmen sayıları önemli ölçüde artmış olmakla birlikte, eğitim sisteminde planlı dönemin başından bu yana ekonomik ve sosyal yapıya ve plan hedeflerine tam olarak uyan bir gelişme gerçekleştirilememiştir. Özellikle genel eğitimden mesleki ve teknik eğitime kaydırmada başarı sağlanamamıştır. Eğitime duyulan sosyal talebin baskısı, ekonomnin talep etmediği eğitim dallarında gereksiz kapasite artışlarına yol açmıştır.

c İlköğretimde mezunların yarısına yakın bir oranı orta öğretime devam etmektedir. Orta öğretimin ilk kademesi planlı dönemde hızlı bir gelişme göstermiştir. Ancak buna dayalı genel lise, mesleki ve teknik okullardaki gelişmeler planların öngördüğü yönde olmamış, genel liselerde ve özellikle teknik okullarda ekonomik talebe uygun gelişmeler sağlanamamıştır.

c Orta öğretimdeki bu gelişmelere bağlı olarak, yüksek öğretim kurumları plan hedeflerine ve insan gücü ihtiyaçlarına uymayan bir biçimde gelişmiştir. Teknik alanlarda ücret düzeyi, sosyal statü ve değer yargılarına göre oluşan aşırı talebi özel yüksek okullar karşılamaya çalışmıştır.

c Çeşitli eğitim kademelerinden işgücü piyasasına geçecek insan gücünün üretim sürecinde gerekli yeri almasını sağlayan yaygın eğitim, eğitim sistemi içindeki yerini alamamıştır. Yaygın eğitim çalışmaları daha çok okuma-yazma ve kültür programlarından ibaret kalmıştır. Bununla beraber, planlı dönemin son yıllarında sisteme giren pratik sanat okulları yaygın eğitim alanında önemli bir gelişme olarak belirmektedir." (Adı geçen kaynak, s.85, paragraf 106-109.)

ÖĞRETMEN KIYIMI

Panoramik bir görüşle "eğitim sistemindeki gelişmeler"i izledikten sonra, derinlere inen kökleri ve yaşantımızın her alanında uzanan dallarıyla heybetli bir çınar görünüşünde olan "milli eğitim ağacı"na dönebiliriz. Ağacın canlılığı ve gelişmesi için özsuyu ne ise, "milli eğitim ağacı" için de öğretmen odur. "Öğretmen kıyımı" adı verilen ve "özsuyu" horlayan bir tutumun belgelerini ve yankılarını "TÖB-DER" bültenlerinde izlemek mümkündür. Öğretmene toplumdaki onurlu yeri geri verilmez ve milli eğitimin vazgeçilmez öğesi olduğu inancı kökleştirilmezse, yeni atılımlar bir yana, bugünkü ağır aksak gidişi bile sürdürmek mümkün olamaz. Bu nedenle, yüksek kademelerde "baş" ve "zihniyet" değişikliğine şiddetle ihtiyaç vardır.

Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının, eğitim ve öğretimin verileri, toplum yapımızı etkilemesi, iktisadi kalkınmamıza destek olması gibi bakımlardan milli eğitimimiz için başarılı bir sınav olduğu söylenemez. Konu Atatürkçü ilkeler açısından ele alındığında ise durum şöyle özetlenebilir: "Gerçekçi ve ülkücü atılımlar giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün yaptıkları söyledikleri dışında Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır." (Bk. Tütengil, Ulusal Eğitimin Atatürkçü İlkeleri, Türk Dili, S.254, s.188, Kasım 1972).

"Bu büyük millet bayramı"nın 50. yılını, okumasız-yazmasız ve Türkçesiz yurttaşlarımızla birlikte kutlamanın hüznünü duymamalıydık. Tek başına bu başarısızlık bile Cumhuriyet'in ilk elli yılında tümüyle "ulusal" olamayan "milli eğitim"imizin "bütünleme"ye kaldığına tanıklık etmeye yeter.

 

 

50. YILINDA CUMHURİYET'İN İLK GÜNÜNE BAKIŞ

Atatürk'ün "büyük millet bayramı" olarak nitelediği Cumhuriyet'in 50. yıldönümü, insan ömrü ölçüsüyle yolun yarısından ötesi, tarihin ölçüsüyle kısa sayılacak bir zaman parçasıdır. Ne var ki, toplumsal değişmelerin hız kazandığı bu 50 yıllık dönem Türk toplumunu çatıdan temele etkileyen köklü oluşumları birlikte getirmiş, yaşayışta ve düşünüşte, dünya görüşünde ve hayat anlayışında yer alan keskin dönemeçler "Türkiye Cumhuriyeti"ni yeni bir "mission"la tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu yeni "görev" bağımsızlığını kazanmak yolunda "mazlum milletler"e umut ışığı olmaktır.

Gazi Mustafa Kemal Paşa düşmanı denize döküp ayağının tozuyla Ankara'ya dönünce, Külebi'nin dediği gibi, "atının teri kurumadan" yeni bir Türk Devleti'ni Anadolu bozkırında oluşturmak için "yeni yeni savaşların peşinde" yüklendiği görevi amacına götürecektir. Cumhuriyet'in ilanı, devletin niteliğini gösteren önemli aşamalardan biri olmuştur.

"Nutuk"ta bu önemli doğuşun öyküsüne geniş bir yer verilmiştir. 28 Ekim günü akşam yemeğinde Çankaya'da bir araya gelen "paşa"lara ve "mebus arkadaşlar"ına söylediklerini şöyle anlatır:

"Yemek esnasında; yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz! dedim. Hazır bulunan arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren, sureti hareket hakkında, kısa bir program tespit ve arkadaşları tavzif ettim."

Öykünün gelişmesi önce bir hazırlık çalışmasından geçer:

"O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar, erkenden beni terk ettiler. Yalnız İsmet Paşa, Çankaya'da misafir idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra bir kanun lâyihası müsveddesi hazırladık."

1921 tarihli Anayasa'nın bazı maddelerini değiştirmek suretiyle Cumhuriyet'in ilanını düşünüp kararlaştıran Kemal Paşa, ertesi gün, yani "29 Teşrinievvel (Ekim) 1923 Pazartesi" öğleden önce saat 10'da "Halk Fırkası"nın Grup Yönetim Kurulu'nda ele alınan "Heyet-i Vekile intihabı" sorununun çıkmaza girmesi üzerine kendisine başvurulunca 28/29 Ekim gecesi hazırladığı kanun taslağını önerir. Uzun tartışmalardan sonra önerinin kabul edilmesi üzerine de konu Meclis'e gelir. Teklifin kanunlaşması üzerine alkışlarla "Yaşasın Cumhuriyet!" sadaları birbirine karışır.

"Nutuk"ta "tarihi an" kısaca anlatılmıştır:

"Efendiler, Meclisçe Cumhuriyet kararı 29/30 Teşrinievvel (Ekim) 1923 gecesi saat 8.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 8.45'te Reisicumhur intihap olundu. Keyfiyet aynı gece bütün memlekete tebliğ ve her tarafa gece yarısından sonra, yüz bir pare top endaht edilerek ilan olundu."

158 üyenin oybirliği ile "Ankara Meb'usu Gazi Mustafa Kemal Paşa"nın Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesinden sonra yaptığı kısa konuşmada yer alan şu sözleri bugün de hatırlanmaya değer:

"Daima, muhterem arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir surette yapışarak onların şahıslarından kendimi bir an bile müstağni görmeyerek çalışacağım. Milletin teveccühünü daima noktai istinat telâkki ederek hep beraber ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mes'ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır."

Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar yeni atılımların yöneticileri ve aydınları sardığı yıllar olur. Devrimler birbirini izler. Devrimin ideolojisini yapmak için bir araya gelen aydınların oluşturduğu "Kadro" hareketinin 1932 yılında başlayabilmesi kadar, "İlkkânun-Sonkânun 1934-1935" işaretini taşıyan 35-36. sayı ile sona ermesi de Türk Devrimi açısından onulmaz bir kayıp olmuştur. Derginin 1. sayısında yer alan imzasız başyazıda söylenenler düşündürücü bir tanık sayılabilir:

"Türkiye, bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı.

Bu güne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilâl geçirdik. İhtilâl, inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır.

Bu ihtilâl safhasında dursaydık inkılabımız akim kalırdı. Halbuki o, genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş değildir. Tesviye edilmiş bir zemin üstünde yarınki Türk cemiyetinin, kendine has ve kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılabımız, derinleşme ve genişleme istikâmetindedir."

Biz, yine Cumhuriyet'e dönelim.

Kuruluşunun 10. yılında Atatürk'ün Ankara'da yapılan büyük törende söylediği ve tarihe "Onuncu Yıl Söylevi" olarak geçen konuşmada, Cumhuriyet'in 50. yılında da düşünülmeye değer ışıklı tümceler yer almaktadır:

"Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir."

"Yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz."

"Yurdumuzu dünyanın en mâmur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız."

"Geçen zamana nisbetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız."

"Türk Milleti,

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim."

Atatürk'ün büyük "Nutuk"u sona erdirirken 20 Ekim 1927 günü söyledikleri "Cumhuriyet" ve "Gençlik" kavramlarını birbirine bağlamaktadır:

"Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intibahı ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir."

Zihinlere yer eden bir uğursuz tabloyu çizdikten sonra da sözlerini şöyle bağlayacaktır:

"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır."

Cumhuriyetimiz ikinci 50 yılına başlarken, "yaşta" ve "başta" genç "cumhuriyetçi"ler olarak görevimizi bilelim. (*)

.:Kemalizm Anasayfası:.

.:Kemalizm Anasayfa:.

 
Yukarı