ATATÜRK'ÜN DEVRİM
ANLAYIŞI VE
TÜRK DEVRİMİ
Gazi Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım 1925 günü ''Cumhuriyetin merkezi idaresinde bir
hukuk mektebi açmak vesilesi'' ile yapılan toplantıda konuyu açıkça ortaya
koymuştur: ''Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap, kelimenin vehleten ima ettiği ihtilal
manasından başka, ondan daha vasi bir tahavvülü ifade etmektedir.'' (47). Bir başka
konuşmasında da ''inkılabımız''dan söz etmektedir: ''Yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün
mana ve eşkaliyle medeni bir heyet-i içtimaiye haline isal etmektir.
İnkılabatımızın umde-i asliyesi budur. Bu hakikati kabul edemeyen zihniyetleri
tarumar etmek zaruridir.'' (48). Ona göre Türk inkılabı ''yalnız Türkiye'de değil
bütün cihanda nazarı ehemmiyete alınmaya layık bir teceddüttür.''
8 Mart 1928 günlü ''Hâkimiyet-i Milliye'' gazetesinde yer alan Fransız ihtilaline
ilişkin görüşleri konumuza yeni bir ışık getirmektedir: ''Fransa ihtilali bütün
cihana hürriyet fikrini nefh eylemiştir. Ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır.
Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin
açtığı yolu takip etmiş, lakin kendisine has vasf-ı mümeyyizi ile inkişaf
etmiştir. Zira her millet inkılabını içtimai muhitinin tazyikatı ve ihtiyacına tabi
olan hal ve vaziyetine ve bu ihtilal ve inkılabın zaman-ı vukuuna göre yapar.'' (49).
Sadece yukarıdaki örneklere dayanarak Atatürk'ün ''devrim'' anlayışının geniş
kapsamlı ve köklü bir ''tahavvül''ü, bir ''teceddüt''ü ifade ettiğini, toplumsal
çevrenin basıncı ve gereksinmeleri doğrultusundaki kendine özgü nitelikleriyle bir
''inkişaf''ı ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Bazen ''İhtilal'' ve ''inkılap''
sözcüklerini eşanlamlı gibi kullansa da, ''İnkılap'' kelimesini ''ihtilal''i de
içeren genişlikte bir anlamla ele aldığına kuşku yoktur. Düşüncesini anlatırken
seçtiği kelimeler ve bunlara eklediği sıfatlar günümüzün Türkçesindeki
''devrim'' sözcüğüne uygun düşmektedir. Hepimizin bazen yaptığı gibi çoğul
kullanma yanlışı bir yana bırakılırsa, gerçekte ortada ''Türk Devrimi'' vardır.
Öyle görünüyor ki çoğul yanlışı, tek olan ''Türk Devrimi'' ile bunun
dayandığı ilkelerin ve bir bütün olan ''Türk Devrimi''ni oluşturan köklü
reformların birbirleriyle karıştırılmasından doğmaktadır. ''Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti'' tarafından hazırlanarak 1931 yılında yayımlanan ve Atatürk tarafından da
önceden görüldüğüne şüphe etmediğimiz ''Tarih'' kitabında, ''...Yabancı
müelliflerin... (Kemalizm) dedikleri Türk İnkılap hareketinin temel prensipleri...''
yani 6 ok söz konusu edilmiştir (50). Görüldüğü gibi bir yandan Kemalizm = Türk
İnkılabı olmakta, bir yandan da bu devrim hareketinin çoğul olan temel ilkeleri
işaret edilmektedir.
Tekin Alp'in Atatürk'ün sağlığında yayımlanan ''Kemalizm'' adlı kitabı da
Atatürk'ün 1928 yılındaki yorumuna ve anlayışına uygun bir açıklama
getirmektedir. ''Parti programında yazılı olan inkılap kelimesinin daima (revolution)
tabiriyle tercüme edildiği doğrudur. Üniversitede inkılap dersleri veren dört
profesör de bu kelimeyi (revolution) mukabili ile tercüme etmişler ve bu hususta uzun
tarifler yapmışlar, pek çok izahat vermişlerdir. Fakat kelimelerin her zaman sabit ve
değişmez bir mana taşımadığını unutmamalıdır. Kelimelerin manası da zamanla
değişir, tekamül eder'' diyen Tekin Alp (51) fikrini şöyle değiştirmektedir:
''Yabancı bir dilde, inkılap kelimesinin yeni manasını bir dereceye kadar ifade
edebilen bir formülün mutlaka bulunması icap ediyorsa, bunu belki radikalizm tabiriyle
göstermek kabil olur... Türk radikalizminin manası şudur: (Kabil olduğu kadar
süratle, yolda durmayarak ve zamanı dev adımlarıyla aşarak hareket etmek)... Hulasa
etmek için diyeceğiz ki, parti programında daima görülen inkılap remzi, fiilden
ziyade, zihniyete, ruha, metoda taalluk eder.'' (52). Tekin Alp'in, ortaya atıldığı
zaman ''basbayağı ihtilal manasını'' taşıdığını söylediği inkılap kelimesini
günümüzde ''devrim'' sözcüğüyle karşılayabiliriz.
Değişik açılardan, konuyu başka türlü değerlendirenler de olmuştur. Sadece
üç örnek üzerinde duracak olursa, ilk sırayı, 1922 yılında ''Hâkimiyet-i
Milliye''de yayımladığı bir yazı dizisindeki görüşler nedeniyle Ahmet Ağaoğlu'na
vermemiz gerekir. Yazar, kendi kendisine sorup cevaplandırıyor: ''İhtilal mi
yapıyoruz? İnkılap mı?
Bizce yapılan hareket ne ihtilaldir, ne inkılaptır. Fakat ikisini de şamil, gayet
vasi ve derin bir hadisedir ki, Türkiye'nin Şark'taki vaziyeti maneviyesi nazarı
dikkate alınınca, yalnız bizim değil, bütün Garbi ve Orta Asya'nın da tarih ve
mukadderatına yeni bir istikamet tayin etmeye namzettir.'' (53). Ne olmadığını
belirledikten sonra Ağaoğlu, bu defa da ne olduğunu anlatır:
''O halde yaptığımız nedir?
Yaptığımız, milletin de gayet doğru olarak tarif ettiği vechile, harekâtı
milliyedir. Öyle bir harekâtı milliye ki, hem ihtilali ve hem inkılabı şamil ve
aynı zamanda da bunların her ikisinin fevkinde, her ikisinden daha şümullü, daha
derin ve daha vasidir.'' (54). İfadelerinde ''Zahiri bir tezat'' olduğunu kabul eden
Ahmet Ağaoğlu, sorularına açıklık getirmekten uzaktır.
1936 yılında Berlin Üniversitesi'nde verilecek bir konferans için hazırlanmış
olan metinde E.T. Eliçin, sonraki yıllarda başkalarınca da geliştirilecek bir
ilişkiyi ortaya koymaktadır: ''Türk reformu Atatürk gelmediği için bir asır
sürmüş değildi, bir asır sürdüğü için Atatürk gelmişti. Onu ne Mustafa Reşit
Paşa'nın, ne de Mahmut Şevket Paşa'nın yerinde tasavvur etmek mümkün değildir.''
(55). Kitabını ''Türk İnkılabı'' olarak adlandıran yazarın yaptığımız
alıntıda, ''Türk reformu''ndan söz etmesi ve ''Kemalizm''i ''(Her türlü tabilikten
kurtulmak) formülüyle dışarı doğru ne kadar açık ve tek manalı ise içeri doğru
da o kadar karışık ve güldürecek kadar çok manalı'' bulması dikkatten
kaçmamaktadır. E.T. Eliçin'e göre, ''Kadro''cu anlamda ''Kemalist'' olmayan Türk
İnkılabı, ''gerek teori gerek pratik bakımdan tipik bir milli burjuva rejimi olarak
doğmuş ve bugüne kadar, esas itibarıyla şahsi sermayedarlık çizgisi üzerinde
inkişaf etmiştir.'' (56).
Üçüncü değerlendirme, 1972 yılında yayımlanan bir kitapta yer alan Prof. Dr. H.
N. Kubalı'nın düşüncesidir. Kubalı'ya göre Atatürk Devrimleri konusunda 2 görüş
vardır: ''1. Radikal ve inhisarcı, tabiri caizse Ortodoks ve hatta bir dereceye kadar
resmi olan görüştür. Buna göre Atatürk devrimleri (orijinal) bir mahiyet taşır.
İkinci görüş ise mutedil karakterdeki tarihi devamlılık ve sosyolojik determinizm
görüşüdür. Buna göre ise eski reformlarla Atatürk devrimleri arasında zaruri bir
sebep ve netice bağlantısı vardır.'' (57). İkinci görüşten yana olan Kubalı
düşüncesini şöyle dile getirmektedir: ''Bu konuda şahsi kanaatim Atatürk devrimleri
ile eski reformlar arasında böyle bir bağlantının bulunduğu ve bu hususun üzerinde
tereddüde imkân vermeyen bir ilmi gerçek olduğudur. Atatürk Devrimleri, bir tekamül
zincirinin çok önemli bir halkasıdır.''
Tarih süreci içinde Atatürk Devrimi'nin ülkemizde girişilen reformların önemli
bir halkası olduğu görüşüne biz de katılıyoruz. Ne var ki sebep-netice
bağlantısı üzerinde durulurken Atatürk Devrimi'ni eski reformlardan ayıran temel
özellikler gözden uzak tutulmamalıdır. Bize kalırsa bu özellikler, Prof. Dr. T. Z.
Tunaya'nın bir yazısında başarıyla özetlenmiştir: ''Türk devriminin bir sosyal
değişme anlamını da taşıdığı açıktır. Bu değişim aynı zamanda bir kültür
(medeniyet) alanından, bir başkasına geçmeyi ifade edecek derecede geniş ve
önemlidir.'' Buna ek olarak: ''Milli Rönesans'' formülü, Türk Devrimi'nin ana
tezidir:
a) Kültür ve medeniyet kavramları arasındaki karşıtlığın silinebileceği
tezine sonuç olarak varılmıştır.
b) Batı'ya rağmen, Batılılaşmak yoluna gidilmiştir.'' (58).
Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi Atatürk Devrimi, eski reformlara kıyasla
bir ''devam''ı değil, bir ''aşama''yı ortaya koymaktadır. Kanaatimizce, taşıdığı
orijinallik de, Tunaya'nın niteliklerine değindiği Ulusal Rönesans'ın yanı sıra
Türk Aydınlanması oluşundan gelmektedir. Sosyolojik bir yaklaşımla konunun ''Türk
Devrimi'' olarak adlandırılması daha doğru olur. İngiliz, Fransız (*) Rus.. Devrimi
gibi bir de Türk Devrimi vardır.
Soyut bir yaklaşımla da ''İhtilal=Devrim'' konusunun incelenmesi mümkündür.
Ünlü sosyolog Pitirim A. Sorokin 1925 yılında ABD'de yayımlanan ''The Sociology of
Revolution'' adlı eserinde, (XII + 428 s.), bir yandan Rus Devrimi'yle ilgili
gözlemlerini de değerlendirerek, konuyu derinlemesine ele almaktadır. P. A. Sorokin'in
üzerinde durduğu 4 ölçüye göre ''devrim''i şöyle anlamak gerekir:
''İlk olarak, devrim, bir yandan halkın davranışlarında bir yandan da onun
psikolojisinde, ideolojisinde, inançlarında ve değerlendirmesinde bir değişmedir.
İkinci olarak, devrim, halkın biyolojik bileşiminde ve onun ortalama olarak
yaratıcı ve seçici süreçlerinde bir değişmeyi ifade eder.
Üçüncü olarak, devrim, topluluğun sosyal yapısının biçimini bozmayı betimler.
Son olarak da, devrim, temel sosyal süreçlerin bir değişimi anlamını taşır.''
(59). Sorokin'in önerdiği ölçülerin Türk Devrimi'ne uygulanması, konunun
anlaşılmasına herhalde yeni bir boyut getirebilir.
Türk Devrimi içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün önemli yeri yadsınamaz ve
küçümsenemez. Türk Devrimi'ne ''bilimsel sosyalizmin yöntem ve teorilerinden
yararlanarak'' yaklaşan bilimsel bir çalışmada 1919-1946 dönemindeki kültürel
kopukluklar ve yabancılaşmalarda ''suçlu'' aranırken şu sonuca varılıyor: ''Peki,
suçlu kimdi? Elbette Atatürk değildi. Bize olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir
kabiliyet ve enerjiyle bir Kurtuluş Savaşı ve bir Vatan kazandıran Atatürk'e sadece
sevgi, saygı ve minnettarlık borçluyuz. Üstelik taklitçiliğin çıkar yol
olmadığını en gerçekçi bir şekilde söyleyen de yine bizzat Atatürk'tür...
Bazılarının sandığı gibi, suçlu olan (Atatürk'ün çevresi) de değildi; daha
doğrusu suçlu yoktu! Söz konusu olan, Anadolu insanı için, şanslı bir tarihi
rastlantı; fakat şanssız bir tarihi zorunluluk idi. Atatürk'ün ve bir sürü isimli
ve isimsiz kahramanın mevcudiyeti şanslı bir tarihi rastlantı idi. Bunlardan, başta
Atatürk olmak üzere bir kısmının olmayışı tarihin akışına bambaşka bir seyir
verebilirdi.'' (60).
Atatürk'ün Türk Devrimi içindeki yerini ve kişiliğinin özelliklerini yetesiye
belirleyebilmek için, Mahatma Gandi ile arasında yapılan bir karşılaştırma ilginç
noktaların gün ışığına çıkmasını kolaylaştırmaktadır. ''Biri ülkesinin
bağımsızlık savaşında kılıçla, öbürü kılıçsız savaştı. Biri Batıcı,
öteki Doğucu idi. Biri köklü ve devrimci değişikliklere inanan bir toplum
reformcusu, öbürü ağır ağır değişikliğin, gelişmenin savunucusuydu. Biri ünlü
general öbürü bir Mahatma (Aziz) idi. Biri daima Batılı kıyafetlerle bir Batılı
olarak görünür, öbürü yarı çıplak, yoksul görünüşüyle tipik bir Doğuluydu.
Biri mükemmel bir gerçekçi, öbürü seçkin bir ülkücüydü. Biri devrimci
hareketleriyle ve ihtilalci tutumuyla bize Martin Luther'in, VIII. Henry'nin,
Washington'un, Garibaldi'nin ve Bismarck'ın hayatını ve davranışlarını
hatırlatıyordu. Öbürü ünlü sadeliği ve kendini şiddetten sakınmaya ve gerçeğe
adayışıyla Budist Asoka, Halife Ömer, St. Paul, St. Francis ve William Penn'i
hatırlatıyordu. Fakat Bütün bunlara rağmen, bu Asya'nın iki çağdaş Atatürk'ü
arasında, kadın hakları, eğitim, laiklik, insan hakları, milliyetçilik, insan
sevgisi, dünya barışı, ekonomik gelişme ve din gibi pek çok konuda büyük
benzerlikler göze çarpmaktadır.'' (61).
1973 Türkiye'sinde Atatürk'ten bir ''aziz'', bir ''evliya'' yaratmak gibisine ters
yorum ve tutumlar kadar, hem Türk Devrimi'ne, hem de Atatürk'e zararlı bir yol
düşünülemez. Değişik sözcüklerle de olsa devrimin sürekliliği anlayışını
öne süren Mustafa Kemal Atatürk'e uzak düşmemenin kaçınılmaz gereği, Türk
Devrimi'nin değişmez simgesi olan Atatürk'ü ''anlamak'' ve ''tamamlamak'' konularında
yapıcı ve yaratıcı olmaktır.
YENİ DEVLETİN TEMELİ
Tarihle yaşıt olan savaşlar, çoğu kez, dünyanın siyasal haritasını
değiştirmiş, yeni devletlerin tarih sahnesine çıkışı ya da eskilerin haritadan
silinmesi zaferlere ve yenilgilere bağlı olmuştur. Büyük imparatorlukların kuruluşu
ve batışı, sömürgeleşme ve bağımsızlığını kazanma olayları savaşların
sonucuna sıkıca bağlıdır. Yeni devletlerin kuruluşu, büyük devletlerin
parçalanması ve ufalanması, küçük devletlerin genişlemesi ve büyümesi, ulusların
bütün güçlerinin bileşkesi sayılan savaşın sonucuna göre biçim kazanan
gelişmelerdir. Bu genel çerçeveyi yakın tarihimize uygulayacak olursak uçbeyliğinden
imparatorluğa kadar uzanan Osmanlı serüvenini, genişleme ve büyüme evresinden sonra
da gerileme, parçalanma ve ufalanma evresine yol açan bir dizi savaşları görürüz.
Etkinlik dönemlerinin ''fetih'' savaşları, edilginlik dönemlerinde ''savunma''
savaşlarına dönüşmüş, Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı
İmparatorluğu, kendisine reva görülen ölüm fermanına boyun eğmeyince de tarihinin
onurlu savaşlarından birini daha vermek zorunda kalmıştır.
Batı emperyalizmine ve kapitalizmine karşı Anadolu bozkırında verilen ve yeni bir
devletin, ''T.C.'' simgesiyle gösterilen Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna temel olan
''İstiklal Harbi'' İnönü-Sakarya-Dumlupınar ''muharebe''lerinin ürünü olan
''büyük zafer''le sonuçlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın ''Başkumandanlık
Meydan Muharebesi''nin ikinci yıldönümünde (30 Ağustos 1924) Dumlupınar'da
yaptığı konuşmada bir ''başkomutan''ın yanı sıra bir ''devlet kurucusu''nun da
ilginç işaretlerini buluyoruz. Prof. Bedrettin Tuncel'in ''kolaylıkla okunup
anlaşılabilmesi için'' bugünkü dille verdiği konuşmada özellikle şu tümceler
dikkati çekiyor:
c ''Efendiler, tıpkı bugün gibi, otuz sekiz yılı Ağustosunun otuzuncu günü,
saat ikide, şimdi hep birlikte bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde
bulunduğumuz sırtlarda kahraman 11. tümenimiz, şu karşı ki tepelerde savaşma
zorunda bırakılan düşmanı nasıl kuvvetlerine taarruz için yayılarak ilerlemekte
bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü, alevler ve dumanlar içinde yanıyordu.''
c ''Güneş batıya yaklaştıkça, ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak
üzere olduğu bütün ruhlarla seziliyordu. Bir an sonra cihanda büyük bir çökme
olacaktı. Ve beklediğimiz kurtuluş güneşinin doğabilmesi için bu çökme
gerekliydi. Karanlıklar içinde bu çöküş gerçekleşmeli idi. Gerçekten,
gökyüzünün karardığı bir dakikada, Türk süngüleri düşman dolu o sıratlara
saldırdılar. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı.''
c ''Efendiler, savaş, savaşma, sonunda meydan savaşı, yalnız karşı karşıya
gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan
savaşı, milletlerin bütün varlıkları ile, bilim ve teknik alanındaki seviyeleri
ile, ahlakları ile kültürleri ile, kısacası, bütün madde ve ruh gücü ve
faziletleri ile ve her türlü araçları ile çarpıştığı bir imtihan alanıdır.
c ''...30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli bir dönüm noktasıdır. Milli
tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Ama Türk milletinin burada elde
ettiği zafer kadar kesin sonuçlu ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil,
dünya tarihine yeni cereyan vermekte etkisi kesin bir meydan savaşı hatırlamıyorum.''
c ''Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin
temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz hayatı burada şeref tacını giydi. Bu
meydanda akan Türk kanları bu gökyüzünde uçuşan şehit ruhları, devlet ve
cumhuriyetimizin ölmez koruyucularıdır.''
c ''Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü, bütün dünyada tam anlamı ile uygar
insan topluluğu olmaktır. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayatın
şartıdır. Bu yol üzerinde duraklayan veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye
bakmak bilgisizliğini ve dalgınlığını gösterenler, genel uygarlığın coşkun seli
altında günün birinde boğulurlar.
- Efendiler; uygarlık yolunda, başarı, yeniliğe bağlıdır. Toplum hayatında,
ekonomi hayatında, bilim ve teknik alanda başarı kazanmak için tek gelişme ve
ilerleme yolu budur.''
c ''Efendiler; milletimiz burada elde ettiğimiz büyük zaferden daha önemli bir
vazife peşindedir. O zaferin bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki
başarıları ile gerçekleşecektir... Çağımız savaşında milletimizi başarıya
götürecek bir ekonomi hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim
sistemlerimiz her gün daha çok özleşecek ve elbette başarı kazanacaktır.'' (62).
50. yılını kutlamaya hazırlandığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin kökeninde,
Atatürk'ün de haklı olarak belirttiği gibi, 30 Ağustos Zaferi vardır. Savaş
alanlarından gelen ''devlet kurucumuz'' ulusumuza ''büyük zaferden daha önemli''
saydığı görevleri işaret etmektedir. Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya göre, ''O zaferin
bilincine erişmek, milletimizin ekonomi alanındaki başarıları ile
gerçekleşecektir.'' Atatürk'ün 1928 yılında söyledikleri, 1924 Dumlupınar
konuşmasının bir yorumu sayılabilir: ''Dünyada fütuhatın iki vasıtası vardır.
Biri kılıç, diğeri sapan... Zaferinin vasıtası yalnız kılıçtan ibaret kalan bir
millet bir gün girdiği yerden kovulur, terzil edilir, sefil ve perişan olur... Onun
için hakiki fütuhat yalnız kılıçla değil, sapanla yapılandır... Sapan kılıç
gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıç kullanan kol çok geçmeden
yorulduğu halde sapanını kullanan kol zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi
olur. Kılıç ve sapan: Bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu.'' (63).
Kılıca dayanan zafer bir fetih aracıdır; yeni bir devletin kuruluşuna da temel
olabilir. Ne var ki, önemli olan zaferi kazanmak değil, sürdürmektir. Bunun aracı
ise, gerçek zaferin simgesi olan sapandır, tarımdır, üretimdir, ekonomik alandaki
başarılardır. Sapanın başarıları kılıcın teslim ettirdiği boyun eğişi
tamamlamazsa ''kılıç''ı tutan el dayanağından yoksun kalır ve gevşer. Atatürk'ün
somut bir örnek etrafında geliştirdiği ve ''bu iki fatihten birincisi, ikincisine
daima yenildi'' diyerek ortaya koyduğu durum budur. Öte yandan, söz konusu benzetme,
kılıç ile sapan karşı karşıya geldiği zaman da geçerlidir ve zaferin, eninde
sonunda, sapan tarafında olduğunu ifade eder.
Başkomutanın 1924 konuşmasında ''milletimizi başarıya götürecek bir ekonomi
hayatı sağlanmasını amaç edinen genel kültür ve eğitim sistemlerimiz'' için
diledikleri de ''çağımız savaşı''nı derinden anlayan büyük bir ''devlet
adamı''nı haber vermektedir. Çağımızın savaşları, bir anlamda da, genel kültür
ve eğitim sistemleri arasındaki bir savaştır. Bu savaşın başlıca özelliğinin,
süreklilik ve yaygınlık olduğunu söyleyebiliriz. Hayatımızın her alanında
tanığı olduğumuz bu savaş türünün belirgin son bir örneği, ne garip bir
tecellidir ki, ''Zafer Haftası'' vesilesiyle 26 Ağustos 1973 akşamı Türkiye TV'sinde
gösterilen ''Müthiş Türk'' adlı belgesel film olmuştur. CBS tarafından hazırlanan
filmin hangi yararlara hizmet ettiği, seyredenlerden birçokları tarafından
''değerlendirilmiş'' olmalıdır.
Zaferleri komutanlar kazansa da ulusları o zaferin bilincine erdirenler ozanlardır.
Bu yargının ''Büyük Zafer'' için de geçerli olduğu görülür. Afyonkarahisar'da
''Büyük Zafer''in anısına dikilen anıtı sözcüklerle yeniden kuran Fazıl Hüsnü
Dağlarca, Atatürk'ün sırtını yere getirdiği ''düşman''ı konu alan anıt için
şunları söyler:
''Anıt mıdır, dinelmek midir, artık ölmemek midir,
Çiçeği açılır özgürlüğün yürekten dışarı
Tarihlerden arda kalmış-
Bir başlangıç, sonda
Yeniden başlar yaşamak Afyon'da.''
Bu dizelerle söze başlayan Dağlarca için, ''Sırtı yere serilen karanlığıdır
yüzlerce yılın
Bağnazlıktır, sömürüdür, uykudur.'' (64).
Afyon'da sadece ''Yunan''ı yendiğimizi sananlar ''Büyük Zafer''in bilincine henüz
erememiş olanlardır. Bu görevi ozanlarımız yüklenmişlerdir.
CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNDE MİLLİ EĞİTİM
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 50 yılında Milli Eğitim alanındaki girişimler ve
çalışmalar topluca ele alınacak olursa ilgi çekici atılımların ve denemelerin
yanı sıra, toplumun gereksinmelerine ayak uyduramayan bir merkez örgütünün
varlığı ortaya çıkar. Milli Eğitim alanında devlet elile yapılması gerekenler
toplumun gereksinmelerinin gerisinde kalır ve en önemlisi, Cumhuriyet öğretmenine inan
ve güvenle büyüyen Cumhuriyet yılları, sonunda öğretmen çoğunluğu ile temel
sorunlarda anlaşmazlığa düşen ''resmi'' görüş ve tutumlara ulaşır. İlgi çekici
atılımların zamanla tavsaması ve saptırılması, zaman içinde kaydedilen sayıca
gelişmeleri ve işbölümüne ayak uydurma çabalarını gölgelemekten geri kalmaz.
1923 yılından günümüze doğru Milli Eğitim alanında Cumhuriyet Türkiye'sinde
olup bitenleri göze çarpan yükselti noktalarından izleyecek olursak karşımıza
çıkan ilk olgu, 3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de kabul edilen ''Öğretim Birliği
Yasası''dır. Tanzimat ikiciliğinin Milli Eğitim alanındaki kalıntısına son veren
bu yasa bütün okuların Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmasını amaçlıyordu.
Dolaylı olarak ''medrese''ler bu yasa gereği kapatılırken, 4. madde uyarınca da
''yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere'' İlahiyat Fakültesi'nin ve
''imamet'' gibi hidemat-ı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurlarının
yetişmesi için de İmam-Hatip mekteplerinin açılması görevi Milli Eğitim
Bakanlığı'na veriliyordu. Önemli bir adım olan''Öğretim Birliği Yasası''
eğitimde laikleşme ilkesi doğrultusunda kaydettiği mesafeyi, çok partili hayata
yeniden dönüşün başlangıcı olan 1946 seçimlerinden bu yana adım adım yitirerek
''özel'' veya ''gizli'', yasa içi veya yasa dışı kurumlarla aldığı yaralarla
günümüze gelmektedir. Toplumumuzda açtığı derin yara neden sonra anlaşılarak
kapatılan ya da devletleştirilen yüksek özel okulların yanı sıra ''medrese''leri
akla getiren ''kurs''lar bugün de ''görev'' yolundadır.
''MİLLET MEKTEPLERİ''
1. Kasım 1928'de Türk harflerinin bir yasayla kabul edilişi ve 1 Ocak 1929 tarihinde
de bütün olarak uygulanmaya başlanması Milli Eğitimi yakından etkilemiştir. Harf
devrimi ile okumasız-yazmasız kalmış olan olgun kuşaklara yeni harflerle okumanın ve
yazmanın öğretilmesi ''Millet Mektepleri'' adı verilen atılıma yol açmıştır.
Kurs niteliğindeki bu çalışmalarla 1936 yılına değin 2.5 milyon yurttaşımızın
okuma-yazma öğrendiğini hatırlamak atılımın genişliği konusunda bir fikir
verebilir. Ne var ki, yeni harflerin kabulüne bağlanan umut Cumhuriyetin 50. yılında
da gerçekleşmiş olmaktan çok uzaktır. Atatürk'ün, ''Bundan insan olanlar utanmak
lazımdır'' diyerek dikkati çektiği düşük okuma-yazma bilenler oranı, henüz uygar
uluslar düzeyine varamamıştır. ''Her vasıtadan evvel büyük Türk milletine onun
bütün emeklerini kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma yazma anahtarı
vermek lazımdır. Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi
güzel ve asil diline uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir'' diyen Atatürk'ün
umudunun gerçekleşmesi yeni atılımları zorunlu kılmaktadır.
Milli Eğitim piramidi, okur-yazarlık ve onunla ikiz olan ilköğretim temeli
üzerinde yükselir. Fırsat eşitliğinin de başlangıç noktası sayabileceğimiz
bütün çocuklarımızın ilköğretimden geçirilmesi zorunluluğu, Cumhuriyet boyunca
kazandığı alan genişlemesi ve sayı artışına karşın, bizi bugün de iki durumla
karşı karşıya bırakmaktadır:
1) 25 Ekim 1970 genel nüfus sayımının örnekleme yöntemiyle saptanan sonuçlarına
göre, 6 ve daha yukarı yaşlardaki 29.494.848 kişilik nüfusumuzun 13.346.317 kişilik
bölümü okuma-yazma bilmemektedir. Bu sayının 8.725.821'inin kadın nüfusa ilişkin
olduğunu söylersek, çözüm bekleyen sorunun ikiz niteliği ortaya çıkar.
2) Belirtilmesi gereken ikinci durum, 1971 yılında ilköğretimde ulaşılabilen
''okullaşma oranı''nın %83.5 dolaylarında gerçekleşebilmiş olmasıdır. Bunun
açık anlamı, ilköğretimden yararlanması bir Anayasa hükmü de olan ''çağ
nüfusu''nun %16.5 oranında bir eksilme ile gerçekleşebilmesidir. Böylece, okuma-yazma
bilmeyenler stoku azalacağına, artma eğilimi göstermektedir.
Bir sonuç olarak, 1970 yılında yaklaşık olarak, 6 ve daha yukarı yaşlardaki
nüfusumuzun %45'inin okuma-yazma bilmediğini, öte yandan, yeni harflerle başlatılan
soldan sağa yazının, din eğitimi görünüşü altında geliştirilen sağdan sola
yazı karşısında savaş verdiğini söyleyebiliriz.
1 Ağustos 1933 tarihi ''Üniversite Reformu'' diye bilinen Darülfünun'dan
üniversiteye geçişi noktalamaktadır. Ankara'da çeşitli tarihlerde temeli atılan
yüksek öğretim kurumları ''Ankara Üniversitesi''ni oluştururken ''İstanbul
Üniversitesi''nin yeniden kuruluşu, ''Yüksek Mühendis Mektebi''nin ''İstanbul Teknik
Üniversitesi''ne dönüşümü, giderek Ankara ve İstanbul dışında da
üniversitelerin kurulup gelişmesi, kendine has özellikler taşıyan Ortadoğu Teknik
Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nin öncekilere
katılması Cumhuriyet döneminin, üniversite planındaki verimlerini ortaya
koymaktadır. Üniversite Reformu olarak nitelenen 1750 sayılı ''Üniversiteler
Kanunu''na (1973) karşı çeşitli üniversitelerimizin Anayasa Mahkemesi'ne yaptıkları
başvurmalar devlet-üniversite ilişkilerinin henüz erginlikten kurtarılamadığını
belli etmektedir. Herhalde, Cumhuriyetin ilk yıllarına kıyasla azımsanmayacak bir
gelişme, bilimsel araştırma ve yayın, bilimin yurt gerçeklerine yönelmesi
açılarından söz konusudur ve tartışılan bazı noktaları çözüme kavuşunca
üniversiteler, kendilerine düşen görevleri yeterince yapmak olanaklarına
kavuşacaklardır.
KÖY ENSTİTÜLERİ
Öğretimin halkçı, gerçekçi bir nitelik kazanması ve kırsal alanlara yönelmesi
demek olan Köy Enstitülerinin yasal doğuşu 17 Nisan 1940 tarihine rastlamaktadır.
Eğitmen kursları denemesinden ulaşılan Köy Enstitüleri İnönü-Yücel-Tonguç
adlarını akla getirmektedir. Cumhuriyet döneminin bu özgün eğitim ve öğretim
atılımı, yalnız Milli Eğitim çerçevesinde değil, fikir ve sanat alanlarında da
güçlü ürünler ortaya koymuş ve bu yüzden de geniş kapsamlı tartışmaları davet
etmiştir. Köy Enstitüsü'ne emek ve gönül verenlerden Sabahattin Eyuboğlu Köy
Enstitüsü'nün getirdiği düşünceleri şöyle anlatır:
''Bu düşüncelerden biri, öğretimle eğitimin ayrılmazlığı ilkesiydi. Bu demek
ki, okul insanı bir bütün olarak ele alacak, ahlâkını bilgisinden, kafasını
gönlünden ayrı düşünmeyecek, ders öğütün, öğüt dersin içine girecek, daha
doğrusu biri ötekinin ta kendisi olacaktı... Köy Enstitüleri öğretmenin eğitmen
olmasını, Cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu.
Buna bağlı ikinci bir düşünce, öğretim ve eğitimin işle birleştirilmesi,
bilginin hayat savaşı içinde kazandırılması düşüncesiydi. Ders, ev yapmanın,
ağaç dikmenin, hastalıklarla savaşmanın, toprağını tanımanın, hayvanı, makineyi
kullanmanın, kooperatifi yönetmenin ta kendisi olacak, hayat ve kültür bir arada
kazanılacaktı.. Köy Enstitüleri, işi sadece bir öğretim yolu değil, bir ahlâk
kaynağı da sayıyordu. Ezberci öğretim kadar, öğütçü ahlâk da eski okulu
hayattan ayırmış, sözle işin, kafa ile yüreğin arasını açmıştı.
Köy Enstitüsü kurucularının bir başka ilkesi, her türlü eğitim ve öğretim
işine, çevresinin en kötü şartları içinde başlamaktı. Sulak, uğrak, yumuşak
yerlerden mahsus kaçıp enstitüleri en olmayacak sayılan yerlerde kuruyorlardı.
Böylece iş ve masraf artıyor, zaman kaybediliyor ama, öğrencinin gideceği yeri
yadırgamaması, her çeşit zorluğu yenmeye alışması gibi baha biçilmez bir insan
değeri, bir öncülük gücü kazanılmış oluyordu. üstelik okul, hazıra konan,
verilenle yetinen bir kurum olmaktan çıkıp yaratıcı, yeşertici bir çehre
kazanıyordu...
Köy Enstitülerinin kuruluşunda etkisi olan bir başka düşünce, büyük
değerlerin büyük çoğunluktan, niteliğin nicelikten çıkacağı düşüncesiydi.
Okulun amacı seçkin bir azınlık değil, içinden seçkin azınlığın kendiliğinden
çıkacağı aydın bir çoğunluk yetiştirmek olacaktı... Köy Enstitüleri turfanda
büyük aydın yetiştirme işini başka okullara bırakıp göreceği işin ehli kültür
işçilerini, kırk bin köyün beklediği Cumhuriyet öncülerini yetiştirme amacını
seçmişlerdi. Asıl mesele bu öncülere kendi kendini aşma, karanlık dünyalarını
aydınlatma kaygısını vermekti. Bu kaygıysa Köy Enstitüsü öğrencilerinin ilk
göze çarpan ortak nitelikleriydi...
Bütün bu düşüncelerin ortak özelliği kitaptan çıkma, yeniliğe özenme
olmaktan çok yerli koşullar ve denemeler içinde, kendi gerçeğimizden doğmalarıydı.
Hepsinin kaynağı olan çetin mesele, ilkokul öğretmenini bir inkılap öncüsü olarak
köye yerleştirmek, hiç değilse imam kadar köy hayatına etkisi olan bir kuvvet olarak
yaşamasını sağlamaktı.'' (Mavi ve Kara, İstanbul 1973, 2. baskı, s. 244-248).
Sabahattin Eyuboğlu'nun temel ilkelerini belirttiği Köy Enstitüleri, hem de bu
kurumları ''Cumhuriyetin en değerli eserleri arasında'' sayan bir devlet başkanının
zamanında yozlaştırılmaya başlanmış, milli eğitimde yeni bir dengenin kuruluşunun
''imam hatip okulları'' ile sağlanabileceği sanılmıştı. Böylece ''Öğretim
Birliği Yasası''nın çizdiği sınırları aşan Yüksek İslam Enstitüleri'nin yanı
sıra ''lise''nin yerini almaya çabalayan çok sayıda İmam Hatip Okulu ortaya
çıkarılmış oldu. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yer alan şu satırlar
durumu -yorum getirmeyecek biçimde- ortaya koymaktadır: ''İmam hatip okullarının II.
döneminde kayıt artışları çok yüksek düzeylere ulaşmış, 1963-1964 ile 1971-1972
dönemleri arasında öğrenci artışı yüzde 611.5 olmuştur.'' (Yeni Strateji ve
Kalkınma Planı, Üçüncü Beş Yıl. 1973-1977. Ankara 1973, s. 86).
İsmail Hakkı Tonguç'un kişiliğine ve çalışmalarına bağlı olarak milli
eğitimimizde yer alan Köy Enstitüsü denemesi, yine bir ülkü eri olan Rüştü
Uzel'in çabalarıyla gelişen mesleki ve teknik öğretim alanındaki başarıları akla
getirmektedir. Gerçi bu alandaki gelişmelerde duraksamalar olmuş, 1960-1970 yılları
arasında planların öngördüğü amaçlara ulaşılamamıştır. 1960 yılında toplam
çağ nüfusunun % 9'unu kapsayan lise düzeyindeki okullarda mesleki eğitim % 2.1 ve
teknik eğitim % 1.1 oranında yer alırken, toplam çağ nüfusunun % 17.7'sini kapsayan
1970 yılında bu oranlar sırasıyla % 4.6 ve % 2.1 olmuştur. Bu sayılara bakarak,
milli eğitim cihazının Türkiye'nin iktisadi kalkınmasına ne ölçüde destek olduğu
tartışılabilir.
VE İKİ BAKAN
Dr. Rıza Nur'dan Orhan Dengiz'e kadar uzanan Cumhuriyet döneminde Milli Eğitim
Bakanları arasında özellikle ikisi, Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel üzerinde
durulması gerekir. 20 Aralık 1925 - 1 Ocak 1929 tarihleri arasında görev başında
bulunan Mustafa Necati'nin adı, Türk öğretmenine güven, sevgi ve saygı fikrine
sıkıca bağlıdır. Genç Cumhuriyetin önderlerine destek olmak, onları
yüreklendirmek ve ülkücü bir gerilimde tutmak, adı gönüllerde yaşayan Mustafa
Necati'nin baş kaygısı olmuştur. Görev süresinin uzunluğu ile Cumhuriyetin ilk elli
yılında dikkati çeken Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel (28 Aralık 1938 - 5
Ağustos 1946) dönemi, Türk aydınlanmasının milli eğitim alanındaki çeşitli
çalışmalarını ve atılımlarını kapsamaktadır. Daha önce adlarını andığımız
Tonguç ve Uzel, kendilerine gönül vermiş arkadaşlarıyla birlikte en önemli
başarılarını Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı yıllarında kaydetmişlerdir.
Kültür ve sanat, çeviri, yayın alanlarındaki çatışmaların yanı sıra özellikle
ilköğretimde ulaşılan hedefler, Yücel dönemini cumhuriyet milli eğitiminin parlak
bir aşaması haline getirmiştir. 50. Cumhuriyet yılının başarılı Milli Eğitim
Bakanları arasında Reşit Galip ve Saffet Arıkan adlarını da saymak hakseverlik olur.
Milli eğitimimizin ''altın çağ''ı olan Yücel döneminden sonra, özellikle de
1950'lerden 1960'lara doğru bir yaz-boz karakteri, bocalama döneminin ana çizgisi
olmuştur. 18 Temmuz 1959'da bakanlığa sunulduğu halde 27 Mayıs sonrasının ilk Milli
Eğitim Bakanı Prof. Fehmi Yavuz'un önsözüyle yayımlanabilen ''Türkiye Eğitim Milli
Komisyonu Raporu''nda (1960) yer alan eleştiri ve öneriler, bugünü değerlendirmemize
de yardımcı olabilir:
*''Her ne kadar bütün yurttaşlara Anayasa hükümleri gereğince asgari beş
yıllık bir tahsil verilmesi derpiş edilmiş ise de, aradan 36 yıl geçmiş olmasına
rağmen, bu esas henüz gerçekleştirilebilmiş değildir.
*Eğitim durumları tetkik edilen memleketlerde bugünkü kültürel, teknik, sosyal ve
ekonomik seviyenin icabı olarak ortaöğretimden bütün çocukların geçirildiği
dikkate alınırsa memleketimizde orta ve teknik öğretimin bu manada daha çok
geliştirilmesi gerektiği neticesine varılır.
c Memleketimizdeki yüksek öğretim durumuna gelince, ortaöğretim müesseselerinde
yüksek tahsile hazırlanmakta olan gençlerin sayısı ve memleket nüfusu dikkate
alınınca, mevcut üniversite ve yüksek okulların ihtiyaca kâfi gelmediği
görülüyor. Ayrıca bu müesseselerin memleket meseleleriyle daha yakından
ilgilenmeleri, bir yandan öğrencileri yetiştirirken bir yandan da toplumun gelişmesine
hizmet edici faaliyetlerde bulunmaları hususu üzerinde dikkatle durulmalıdır.
*Türkiye'de bölge şartları, ihtiyaçları, şehir ve kasabalar ile köylerin ve
buralarda yaşayan çocukların ve gençlerin hususiyetleri düşünülmeden tek tip
okullarda aynı öğretim programları tatbik ediliyor.
c Ziyaret ettiğimiz memleketlerde eğitim çalışmalarının, üniversiteler ve ilmi
araştırma merkezleri tarafından yapılan tetkiklerin neticelerine dayandığı
müşahede edilmiştir. Memleketimizde buna daha çok ve şiddetle ihtiyaç bulunmasına
rağmen, bu hususa gereken önemin verilmediğini söylemeliyiz.
c*Modern eğitimde çocuklara yalnız kuru ve hafızaya dayanan bilgiler vermek yerine,
onların bedeni, zihni, hissi, iradi ve ahlaki bakımlardan olgunlaşıp gelişmeleri esas
tutuluyor ve öğretim bunu gerçekleştirmede bir vasıta olarak kullanılıyor. Halbuki
okullarımızda bilginin esas olarak alındığı, çocukların ve gençlerin umumi
gelişmeleriyle şahsiyet ve karakterlerinin teşekkülüne kâfi derecede önem
verilmediği ve kısaca öğretimin hafızaya dayanan bilgiyi hedef tuttuğu görülüyor.
* Eğitim sistemlerini incelediğimiz memleketlerde eğitimin ve her dereceli okulun
hayati ve fonksiyonel olmasına, dolayısıyla çocukları ve gençleri hayata intibaklı,
iş sahibi ve müstahsil hale getirmesine ve bu gayeye hizmet edecek surette organize
edilmiş olmasına mukabil, memleketimizde okulların çocukları ve gençleri hayata
kifayetli şekilde hazırlayamadıkları, yani eğitimin bilhassa sosyal, kültürel ve
ekonomik manada toplumun gelişmesi bakımından fonksiyonel olmadığı bir gerçektir.''
(Adı geçen rapor, İstanbul 1960, s. 17-22).
27 MAYIS SONRASI
27 Mayıs 1960 sonrasının genişlik kazandırdığı ve örgütlendirdiği planlama
döneminde bir yandan bilimsel yöntemlerle gerçeklere yaklaşılırken, bir yandan da
olanaklarımızı en verimli biçimde kullanmanın yolları araştırılmıştır. ''Milli
Eğitim Planının Hazırlığı ile Görevli Komisyonun Raporu'' konumuz açısından
bugün de uyarıcı niteliğini koruyan aşağıdaki ilkeleri getiriyordu:
''a) Her türlü iş eğitimi ile ilgili faaliyetler her dereceden okullarımızın
plan ve porgramlarına hâkim olmalıdır. Hatta ana-babalar vasıtasıyla bu anlayış
aile çevrelerine de sokulmalıdır. Beklediğimiz çalışkan, işini sever, işinin
zevki ile yaşayan nesiller yetiştirmede, güvenilir yollardan biri budur...
b) Eğitim amaçlarımız arasında üzerinde durulacak en önemli noktalardan biri de
ilkokullardan itibaren çocuklarımızı rasyonel, müspet düşünme tarzına
alıştırmaktır. Toplum olarak, dün ve bugün karşımıza çıkan en önemli bir
mesele de budur. Çocuklarımızı hurafelerden korumalı, kurtarmalıyız. Onlara,
karşılarına çıkan veya dünyada olup biten olayları akıl süzgecinden geçirerek
bir anlayışa ve bir davranışa varma alışkanlığını mutlaka kazandırmalıyız.
Eğitim sistemimiz, ilkokulu bitirdikten, lise ve yüksek öğrenim yaptıktan sonra
meczuplara, şeyhlere mürit olabilecek kimseler, az sayıda da olsa, yetiştirmemelidir.
c) Türkiye'nin medeni ve milli yürüyüşünü tayin eden Atatürk Devrimleri
arasında laikliği ana temel olarak görmekteyiz. Uzak ve yakın mazimizde milletçe
ilerlememize, Batı uygarlığındaki yerimize geçmemize engel olan güçlüklerin ancak
ve ancak laiklikle yenilebileceğine kuvvetle inanıyoruz.
ç) Yurttaşlarımızda küçük yaştan itibaren okul içinde ve okul dışında,
güzelliğe karşı ilgi ve sevgi yaratmak, onları güzel sanatları anlayacak, sevecek
bir hale getirmek, bu alandaki noksanlarımızın büyüklüğünden dolayı başka
toplumlardan farklı olarak, ısrarla üzerinde durmamız gereken bir ülküdür. Bu yolla
nesillere yaşama zevkini daha kolaylıkla aşılayabiliriz.
d) Beden eğitiminin ferdi ve milli karakteri olgunlaştırmak bakımlarından eğitim
hayatımızdaki özel önemine inanmaktayız. Bu sebeple bütün eğitim kademelerinde
öğrencilerin yaşlarına uygun spor ve izcilik faaliyetleri gereken şekilde
teşkilatlandırılmalıdır.
Sözün kısası, toplumumuz için hayati bir önem taşıyan laiklik anlayışının
gerçekleştirmeyi amaç edindiği dinamik Türk cemiyetinde hür ve müspet düşünceli,
yapıcı ve yaratıcı Türk insanını vücuda getirmek başlıca görevimizdir."
(Adı geçen Komisyon Raporu, Ankara 1960, s.14-15)
11'LER RAPORU
Ord. Prof. Dr. Ratip Berker'in başkanlığında, aralarında bizim de bulunduğumuz ve
Milli Eğitim çevrelerinde "11'ler Raporu" diye adlandırılan metnin sorumlu
ve yetkili çevreleri ne ölçüde etkilediği ve aydınlattığı sorulabilir. Milli
Eğitim serüvenimizi günümüze kadar izleyenler, herhalde bu soruya olumlu bir cevap
bulamayacaklardır. Önce, alttan alta, sonra "aşikâre" bir karşı-devrim
doğrultusu izlediği görüntüsünü veren merkez örgütü, özellikle
"güçlüklerin ancak ve ancak laiklikle yenilebileceğine" inanmamış
görünmektedir. Beş yıllık kalkınma planlarında milli eğitimimizin iç açıcı
olmaktan uzak durumu objektiflikle sergilenmektedir.
Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk genel nüfus sayımı olan 1927 yılında nüfusumuz
13.647.270 olarak saptanmıştı. Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının son genel nüfus
sayımı olan 25 Ekim 1970 tarihinde ise nüfusumuz 36.605.176'ya ulaşmıştır. Eğer bu
verileri 1923'e ve 1973'e doğru ilerletecek olursak, Cumhuriyet'in ilk 50 yılında
nüfusumuzun 12 milyondan 38.5 milyona vardığı sanılabilir. Nüfus artışının yanı
sıra genç kuşakları kavrayan yaş dilimlerinin genel nüfus sayımı olan 25 Ekim 1970
tarihinde ise alanındaki sorunlara sayıca ağırlık kazandırırken, toplumun yeni
gereksinmeleri de nitelik bakımından bir basınç yaratmaktan geri kalmamıştır. Bu
durumda, herhangi bir konuda 50 yılda meydana gelen artışların çizelgelerde
gösterilmesinin yanıltıcı bir yanının da bulunacağı kuşkusuzdur. Bunun içindir
ki, okuyucuları sayılarla yormak yerine, sözü Üçüncü 5 Yıllık Kalkınma
Planı'na bırakmayı yeğ tutuyoruz:
c "Genel olarak planlı dönemde okul, öğrenci ve öğretmen sayıları önemli
ölçüde artmış olmakla birlikte, eğitim sisteminde planlı dönemin başından bu
yana ekonomik ve sosyal yapıya ve plan hedeflerine tam olarak uyan bir gelişme
gerçekleştirilememiştir. Özellikle genel eğitimden mesleki ve teknik eğitime
kaydırmada başarı sağlanamamıştır. Eğitime duyulan sosyal talebin baskısı,
ekonomnin talep etmediği eğitim dallarında gereksiz kapasite artışlarına yol
açmıştır.
c İlköğretimde mezunların yarısına yakın bir oranı orta öğretime devam
etmektedir. Orta öğretimin ilk kademesi planlı dönemde hızlı bir gelişme
göstermiştir. Ancak buna dayalı genel lise, mesleki ve teknik okullardaki gelişmeler
planların öngördüğü yönde olmamış, genel liselerde ve özellikle teknik okullarda
ekonomik talebe uygun gelişmeler sağlanamamıştır.
c Orta öğretimdeki bu gelişmelere bağlı olarak, yüksek öğretim kurumları plan
hedeflerine ve insan gücü ihtiyaçlarına uymayan bir biçimde gelişmiştir. Teknik
alanlarda ücret düzeyi, sosyal statü ve değer yargılarına göre oluşan aşırı
talebi özel yüksek okullar karşılamaya çalışmıştır.
c Çeşitli eğitim kademelerinden işgücü piyasasına geçecek insan gücünün
üretim sürecinde gerekli yeri almasını sağlayan yaygın eğitim, eğitim sistemi
içindeki yerini alamamıştır. Yaygın eğitim çalışmaları daha çok okuma-yazma ve
kültür programlarından ibaret kalmıştır. Bununla beraber, planlı dönemin son
yıllarında sisteme giren pratik sanat okulları yaygın eğitim alanında önemli bir
gelişme olarak belirmektedir." (Adı geçen kaynak, s.85, paragraf 106-109.)
ÖĞRETMEN KIYIMI
Panoramik bir görüşle "eğitim sistemindeki gelişmeler"i izledikten
sonra, derinlere inen kökleri ve yaşantımızın her alanında uzanan dallarıyla
heybetli bir çınar görünüşünde olan "milli eğitim ağacı"na
dönebiliriz. Ağacın canlılığı ve gelişmesi için özsuyu ne ise, "milli
eğitim ağacı" için de öğretmen odur. "Öğretmen kıyımı" adı
verilen ve "özsuyu" horlayan bir tutumun belgelerini ve yankılarını
"TÖB-DER" bültenlerinde izlemek mümkündür. Öğretmene toplumdaki onurlu
yeri geri verilmez ve milli eğitimin vazgeçilmez öğesi olduğu inancı
kökleştirilmezse, yeni atılımlar bir yana, bugünkü ağır aksak gidişi bile
sürdürmek mümkün olamaz. Bu nedenle, yüksek kademelerde "baş" ve
"zihniyet" değişikliğine şiddetle ihtiyaç vardır.
Cumhuriyetimizin ilk 50 yılının, eğitim ve öğretimin verileri, toplum yapımızı
etkilemesi, iktisadi kalkınmamıza destek olması gibi bakımlardan milli eğitimimiz
için başarılı bir sınav olduğu söylenemez. Konu Atatürkçü ilkeler açısından
ele alındığında ise durum şöyle özetlenebilir: "Gerçekçi ve ülkücü
atılımlar giderek yerini umursamazlığa, bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü
özlemlerin karşıtları serpilme olanağı bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve
öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir
ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün
yaptıkları söyledikleri dışında Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır."
(Bk. Tütengil, Ulusal Eğitimin Atatürkçü İlkeleri, Türk Dili, S.254, s.188, Kasım
1972).
"Bu büyük millet bayramı"nın 50. yılını, okumasız-yazmasız ve
Türkçesiz yurttaşlarımızla birlikte kutlamanın hüznünü duymamalıydık. Tek
başına bu başarısızlık bile Cumhuriyet'in ilk elli yılında tümüyle
"ulusal" olamayan "milli eğitim"imizin "bütünleme"ye
kaldığına tanıklık etmeye yeter.
50. YILINDA CUMHURİYET'İN İLK GÜNÜNE BAKIŞ
Atatürk'ün "büyük millet bayramı" olarak nitelediği Cumhuriyet'in 50.
yıldönümü, insan ömrü ölçüsüyle yolun yarısından ötesi, tarihin ölçüsüyle
kısa sayılacak bir zaman parçasıdır. Ne var ki, toplumsal değişmelerin hız
kazandığı bu 50 yıllık dönem Türk toplumunu çatıdan temele etkileyen köklü
oluşumları birlikte getirmiş, yaşayışta ve düşünüşte, dünya görüşünde ve
hayat anlayışında yer alan keskin dönemeçler "Türkiye Cumhuriyeti"ni yeni
bir "mission"la tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu yeni "görev"
bağımsızlığını kazanmak yolunda "mazlum milletler"e umut ışığı
olmaktır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa düşmanı denize döküp ayağının tozuyla Ankara'ya
dönünce, Külebi'nin dediği gibi, "atının teri kurumadan" yeni bir Türk
Devleti'ni Anadolu bozkırında oluşturmak için "yeni yeni savaşların
peşinde" yüklendiği görevi amacına götürecektir. Cumhuriyet'in ilanı,
devletin niteliğini gösteren önemli aşamalardan biri olmuştur.
"Nutuk"ta bu önemli doğuşun öyküsüne geniş bir yer verilmiştir. 28
Ekim günü akşam yemeğinde Çankaya'da bir araya gelen "paşa"lara ve
"mebus arkadaşlar"ına söylediklerini şöyle anlatır:
"Yemek esnasında; yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz! dedim. Hazır bulunan
arkadaşlar, derhal fikrime iştirak ettiler. Yemeği terk ettik. O dakikadan itibaren,
sureti hareket hakkında, kısa bir program tespit ve arkadaşları tavzif ettim."
Öykünün gelişmesi önce bir hazırlık çalışmasından geçer:
"O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar, erkenden beni terk ettiler. Yalnız
İsmet Paşa, Çankaya'da misafir idi. Onunla yalnız kaldıktan sonra bir kanun
lâyihası müsveddesi hazırladık."
1921 tarihli Anayasa'nın bazı maddelerini değiştirmek suretiyle Cumhuriyet'in
ilanını düşünüp kararlaştıran Kemal Paşa, ertesi gün, yani "29
Teşrinievvel (Ekim) 1923 Pazartesi" öğleden önce saat 10'da "Halk
Fırkası"nın Grup Yönetim Kurulu'nda ele alınan "Heyet-i Vekile
intihabı" sorununun çıkmaza girmesi üzerine kendisine başvurulunca 28/29 Ekim
gecesi hazırladığı kanun taslağını önerir. Uzun tartışmalardan sonra önerinin
kabul edilmesi üzerine de konu Meclis'e gelir. Teklifin kanunlaşması üzerine
alkışlarla "Yaşasın Cumhuriyet!" sadaları birbirine karışır.
"Nutuk"ta "tarihi an" kısaca anlatılmıştır:
"Efendiler, Meclisçe Cumhuriyet kararı 29/30 Teşrinievvel (Ekim) 1923 gecesi
saat 8.30'da verildi. On beş dakika sonra, yani 8.45'te Reisicumhur intihap olundu.
Keyfiyet aynı gece bütün memlekete tebliğ ve her tarafa gece yarısından sonra, yüz
bir pare top endaht edilerek ilan olundu."
158 üyenin oybirliği ile "Ankara Meb'usu Gazi Mustafa Kemal Paşa"nın
Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesinden sonra yaptığı kısa konuşmada yer alan şu
sözleri bugün de hatırlanmaya değer:
"Daima, muhterem arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir surette
yapışarak onların şahıslarından kendimi bir an bile müstağni görmeyerek
çalışacağım. Milletin teveccühünü daima noktai istinat telâkki ederek hep beraber
ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mes'ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır."
Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar yeni atılımların yöneticileri ve aydınları
sardığı yıllar olur. Devrimler birbirini izler. Devrimin ideolojisini yapmak için bir
araya gelen aydınların oluşturduğu "Kadro" hareketinin 1932 yılında
başlayabilmesi kadar, "İlkkânun-Sonkânun 1934-1935" işaretini taşıyan
35-36. sayı ile sona ermesi de Türk Devrimi açısından onulmaz bir kayıp olmuştur.
Derginin 1. sayısında yer alan imzasız başyazıda söylenenler düşündürücü bir
tanık sayılabilir:
"Türkiye, bir inkılap içindedir. Bu inkılap durmadı.
Bu güne kadar geçirdiğimiz hareketler, şahit olduğumuz muazzam kıyam
manzaraları, onun yalnız bir safhasıdır. Bir ihtilâl geçirdik. İhtilâl,
inkılabın gayesi değil, vasıtasıdır.
Bu ihtilâl safhasında dursaydık inkılabımız akim kalırdı. Halbuki o,
genişliyor, derinleşiyor. O henüz son sözünü söylemiş, son eserini vermiş
değildir. Tesviye edilmiş bir zemin üstünde yarınki Türk cemiyetinin, kendine has ve
kendine uygun binası kurulabilmek için, inkılabımız, derinleşme ve genişleme
istikâmetindedir."
Biz, yine Cumhuriyet'e dönelim.
Kuruluşunun 10. yılında Atatürk'ün Ankara'da yapılan büyük törende söylediği
ve tarihe "Onuncu Yıl Söylevi" olarak geçen konuşmada, Cumhuriyet'in 50.
yılında da düşünülmeye değer ışıklı tümceler yer almaktadır:
"Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli,
Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir."
"Yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük
işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz."
"Yurdumuzu dünyanın en mâmur ve en medeni memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.
Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız."
"Geçen zamana nisbetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük
işler başaracağız."
"Türk Milleti,
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük
şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim."
Atatürk'ün büyük "Nutuk"u sona erdirirken 20 Ekim 1927 günü
söyledikleri "Cumhuriyet" ve "Gençlik" kavramlarını birbirine
bağlamaktadır:
"Bugün vâsıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin
intibahı ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini,
ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir."
Zihinlere yer eden bir uğursuz tabloyu çizdikten sonra da sözlerini şöyle
bağlayacaktır:
"Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi,
vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır."
Cumhuriyetimiz ikinci 50 yılına başlarken, "yaşta" ve "başta"
genç "cumhuriyetçi"ler olarak görevimizi bilelim. (*)