ULUSAL EĞİTİMİN
ATATÜRKÇÜ İLKELERİ
Amaçları, ilkeleri ve sınırları belli bir düşünce ve eylem dizgesi olan
Atatürkçülük günümüz Türkiye'sinde karşıt düşünce ve eylem dizgelerini de
kapsamına almış görünüyor. Bunun nedeni Atatürkçü dizgenin yeni bir atılımla
çevresini genişletmesi değil, içinde bulunduğumuz ortamda karşıtlarının
Atatürkçü görüntüyü de paylaşmayı çıkarlarına daha uygun bulmalarıdır.
Sonuç olarak, herkesin Atatürkçü göründüğü bir düzeyde bulunuyoruz. Birbiriyle
çelişen Atatüklerin yaratıldığı böyle bir ortamda gerçek Atatürk'ü, eylemlerine
de kaynaklık etmiş olan düşüncelerinde aramak en çıkar yoldur. Atatürkçü
görüş açısından ulusal eğitim ilkelerini saptayabilmek için 1921-1938 yıllarında
yaptığı konuşmalar bu nedenle zaman sırası içinde ele alınmıştır. Ulusal
eğitimin Atatürkçü ilkeleri bu düşüncelerden çıkarılacaktır.
1. Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri
İki yapıta dayanarak (*) derleyip düzenlediğimiz bu buyruk ve görüşler şöyle
bir tabloyu ortaya koymaktadır:
1921. ''Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarih-i
tedeniyyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye
programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de
münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle
tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür
kastediyorum. Çünkü dehayı milletimizin inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür
ile temin olunabilir.''
''Silahla olduğu gibi dimağı ile de mücadele mecburiyetinde olan milletimizin
birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.
Milletimizin saf seciyesi istidat ile malidir. Ancak bu tabii istidadı bilecek usullerle
mücehhez vatandaşlar lazımdır.''
1922. ''... bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hututu esasiyesi
şöyle olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahibi aslisi ve heyeti içtimaiyemizin
unsuru esasisi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar nuru maariften mahrum
bırakılmıştır. Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli,
evvela, mevcut cehli izale etmektir. Teferruata girmekten içtinaben bu fikrimi birkaç
kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki, alelitlâk umum köylüye okumak, yazmak ve
vatanını, milletini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi ve ahlaki malumat
vermek ve amali erbaayı öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir.''
''Bir taraftan izalei cehle uğraşırken bir taraftan da memleket evladını hayatı
içtimaiye ve iktisadiyede fiilen müessir ve müsmir kılabilmek için elzem olan iptidai
malumatı ameli bir tarzda vermek usulü maarifimizin esasını teşkil etmelidir.''
''İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir... Mektep namını
hep beraber hürmetle tazimle zikredelim. Mektep, genç dimağlara insanlığa hürmeti,
millet ve memlekete muhabbeti, şeref-i istiklali öğretir. İstiklal tehlikeye
düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi muvafık olan en salim yolu belletir.''
''Milletimizin siyasi, içtimai hayatında milletimizin fikri terbiyesinde de
rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Mektep sayesinde, mektebin vereceği ilim ve fen
sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı
bütün bedayiile inkişaf eder.''
''Maarif işlerinde behemehal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halas-ı hakikisi
ancak bu suretle olur. Bu zaferin temini için hepimizin yek can ve yek fikir olarak
esaslı bir program üzerinde çalışması lazımdır. Bence bu programın esaslı
noktaları ikidir:
1. Hayatı içtimaiyemizin ihtiyacına tetabuk etmesi,
2. İcabatı asriyeye tevafuk etmesidir.
Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir
çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis müterakki, mütemeddin
bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve
fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferdi milletin kafasına
koyacağız: İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.''
''... her şeyden evvel cehli izale etmek lazımdır. Binaenaleyh maarif
programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı, cehlin izalesidir. Bu izale
edilmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir.''
''Hanımlar, Beyler!
Ordularımızın ihraz ettiği zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için
yalnız zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz ihraz ve idame edeceksiniz ve behemehal
muzaffer olacaksınız.''
''Hiçbir delil-i mantıkıye istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin
muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.''
''Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu
ne olursa olsun en evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istiklaline , kendi benliğine,
ananat-ı milliyesine düşman olan bütün anasırla mücadele etmek lüzumu
öğretilmelidir.''
''Hükümetin en feyizli ve en mühim vazifesi maarif umurudur. Bu umurda muvaffak
olabilmek için öyle bir program takip etmeye mecburuz ki o program milletimizin
bugünkü haliyle, içtimai, hayati ihtiyacıyla, muhitin şeraitiyle ve asrın
icabatıyla tamamen mütenasip ve mütevafık olsun. Bunun için muazzam ve fakat hayali
ve muğlak mütalaalardan tamamen tecerrüt ederek hakikate nazar-ı nafizle bakmak ve el
ile temas eylemek, lazımdır.''
1923. ''Efendiler!
Terbiye ve tedriste tatbik edilecek usul, malumatı insan için fazla bir süs, bir
vasıtai tahakküm yahut medeni bir zevkten ziyade maddi hayatta muvaffak olmayı temin
eden mali ve kabili istimal bir cihaz haline getirmektir.''
''(Devlet Kitabı) namı altında, meccani olarak neşredilecek ameli ve basit ifadeli
eserlerle halkımıza hakayik-i hayatiyeyi öğretmek, çok faydalı bir usul olarak
şayan-ı tavsiyedir.''
1924. ''Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli
muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsaf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.''
''Muallimler!
Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve
terbiyelerinin ameli olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde iktisadi
hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır. Milli
ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır.''
''Sizin muvaffakiyetiniz, Cumhuriyetin muvaffakiyeti olacaktır... Hiçbir zaman
hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden (fikri hür, vicdanı hür, irfanı
hür) nesiller ister.''
''Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye
halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.''
... Ben burada yalnız Türk Cumhuriyeti'nin yeni nesle vereceği terbiyenin milli
terbiye olduğunu kat'iyetle ifade ettikten sonra... işaret ettiğim manayı kısa bir
misal ile izah edeceğim.
Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba,
hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. fakat maalesef hakikat-ı hadise
şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esaret ve zillet
zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye, ahlak onlara bu esaret zincirlerini
kırabilecek meziyet-i insaniyeyi vermemiştir, vermiyor. Çünkü hedef-i terbiyeleri
milli değildir.
... Milli terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da
milli yapmak zarureti gayr-ı kabil-i münakaşadır. Milli terbiye ile inkişaf ve ilâ
edilmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali
zevaitle doldurmaktan dikkatle içtinap etmek lazımdır.''
1925. ''Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için,
muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit
aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her
dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip
eylemek şarttır.''
''Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir. Muallimden, mürebbiden mahrum
bir millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir
kitle denir, millet denmez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka mürebbilere,
muallimlere muhtaçtır. Onlardır ki bir heyet-i içtimaiyeyi hakiki millet haline
koyarlar.''
1927. "Uzun asırların uyuşturucu idare ve terbiyesinin, bir heyet-i
içtimaiyeyi, bir günde bir senede azâd edebileceğini tasavvur ve kabul etmek doğru
değildir."
1928. ''Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe,
hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi
biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki bir milletin, bir heyeti içtimaiyenin
yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni doksanı bilmezse bu, ayıptır.
Bundan insan olanlar utanmak lazımdır.
Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için
yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni
okuma yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir; Türk'ün seciyesini anlamayarak
kafasını bir takım zincirlerle saranlardadır.''
''Maarif faaliyetimiz ilk tahsilin fiilen umumi ve mecburi olmasını, memlekette
terbiye birliğini, orta tahsilin iyi vesaitle teksif ve teshilini, meslek tahsilinin ilk
ve orta derecesinden en yüksek derecesine kadar memlekette teminini, yüksek tahsilin de
adette olduğu kadar kıymette de bu asrın ihtiyaçlarına kifayetini hedef tutmuştur.''
''Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.
Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve
anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindeyiz.''
1929. ''Meclisinizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumi hayatına
tamamen tatbik olunmuştur. İlk müşkilat, milletin mefkûre kuvveti ve medeniyete olan
muhabbeti sayesinde kolaylıkla yenilmiştir. Millet mektepleri, normal tedrisat
haricinde, kadın ve erkek, yüz binlerce vatandaşımızın nurlanmasına hizmet etti. Bu
mekteplerin, daha fazla bir gayret ve şevk ile idame edilmesi lazımdır.
1932. "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine
kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını
isteriz."
"Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin titrediğini bilirsiniz.
Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri üzerine kurmak; öz Türk
diline, değeri olan genişliği vermek için candan çalışılmakta olduğunu
söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimler vereceğine şimdiden
inanabilirsiniz."
1933. "Üniversite tesisine verdiğimiz ehemmiyeti beyan etmek isterim. Yarım
tedbirlerin kısır olduğuna şüphe yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi maarifte
ve kurulan üniversitede de radikal tedbirlerle yürümek kat'i kararımızdır."
1935. "Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye
Cumhuriyeti'nin ulusal çehresini keskin çizgileriyle, ortaya çıkarmıştır. Yeni
harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını
erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir."
1936. "İlk tahsilde hedefimiz bunun umumi olmasını bir an evvel tahakkuk
ettirmektir. Bu neticeye varmak, ancak fasılasız tedbir almakla ve onu metodik tatbikle
mümkün olabilir. Milletin başlıca bir işi olarak, bu mevzuda ısrar etmeyi lüzumlu
görüyorum."
1937. "Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı
yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp
yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda
başarmak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste
başarı, ancak türeli bir planda ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir.
Bu sebeple, okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma
savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket
davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve
kurumları yaratmak; işte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür
Vekâleti'nin üzerine aldığı, büyük ve ağır mecburiyetlerdir."
1938. "Geçen sene tecrübelerinin ümit verici mahiyette olduğunu kaydettiğim
eğitmen okulları çok iyi neticeler vermiş ve eğitim kadrosuna bu yıl 1500 kişi daha
ilave edilmiştir. Önümüzdeki yıllar içinde bu miktarın artırılacağı
şüphesizdir.
Dil kurumu en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri
tespit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı
adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle
yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir
hâdise olarak kaydetmek isterim."
II. Ulusal eğitimin Atatürkçü ilkeleri
Atatürk'ün 1921-1938 döneminde çeşitli vesilelerle ortaya koyduğu ulusal eğitim
üzerindeki görüşlerinden Atatürkçü ulusal eğitim siyasetinin temel ilkelerini
aydınlığa çıkarmak mümkündür. Bu ilkeleri şöyle saptayabiliriz:
c Yabancı fikirlerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelecek etkilerden arınmış bir ulusal
eğitim programı,
c Yurt çocuklarının, bütün öğretim evrelerinde iktisadi hayatta yararlı ve
etkili olacak biçimde donatılması,
c Cehaletin ortadan kaldırılması, yurttaşların tümünün okur-yazar duruma
getirilmesi,
c Okulun eğitim ve öğretimde bir "merkez" olarak ele alınıp
değerlendirilmesi, bağımsızlığın korunmasında görevler yüklenmesi,
c Bilimin ve tekniğin, başka bir deyişle akılcı dünya görüşünün başlıca
kılavuz olması,
c Ulusal eğitimde başarının iki koşulu: a) Toplumsal hayatın gereksinmelerine
uygunluk, b) Çağdaş gereklere bağlılık.
c "Düşünce özgürlüğü" de diyebileceğimiz bilim ve teknik için
belli, sınırlı bir kaynağın kabul edilmemesi,
c Türkiye'de gerçek zaferin ulusal eğitimle sağlanabileceği,
c Bilginin insan için bir süs, bir buyurma aracı ya da uygar bir zevk yerine
başarıya ulaşmada işe yarar bir aygıt haline getirilmesi,
c "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" kuşaklar yetiştirilmesi,
c Ulusları kurtaranların öğretmenler olduğu, öğretmenlerin başarısının
"Cumhuriyet"in başarısı sayılacağı,
c Gerçek yol göstericinin bilim ve teknik olduğu,
c Öğretim birliğinin, ilköğretimin genel ve zorunlu olması ilkesiyle birlikte
temel araçlar arasında sayılması,
c "Millet Mektepleri"nin daha geniş ölçüde devam ettirilmesi,
c Üniversitede ve ulusal eğitimde köklü tedbirlerle yürünülmesi,
c Büyük kalkınma savaşının istediği teknik elemanların yetiştirilmesi,
c "Eğitmen okulları" diye söz ettiği "Eğitmen Kursları"nın
başarılarının arttırılması,
c Türkçe terimlerle kitap yazılmasının önemi,
c Türk ulusunun dinamik ülküsünün varlığımızı yükseltmek olduğu, bunun
için de fikir ve eylemi birlikte yürütme zorunluluğu.
Önemli olan, ulusal eğitimin Atatürkçü ilkelerinin saptanması değil bu ilkelerin
ulusal eğitimimizde ne ölçüde uygulama olanağı bulabildiğidir. Konu bu açıdan ele
alınacak olursa Atatürkçülük savlarının çoğu yerde "hava"da kaldığı,
Atatürk'e karşı bir Atatürkçülük politikasının izlendiği görülecektir. Ulusal
eğitim alanında olduğu kadar başka alanlarda da karşımıza çıkan bu temel
çelişki ortadan kaldırılmadıkça ne söylense ve yazılsa boşunadır.
Atatürk'ün ulusal eğitimle ilgili buyrukları ve görüşleri, öteki konulardakiler
gibi, insana geniş ufuklar çiziyor, açık seçik amaçlar gösteriyor. Ne var ki,
uygulama alanına yöneldiğimizde bir burukluğun, kötümserliğin insanı sarmaması
mümkün değildir. Gerçekçi ve ülkücü atılımlar giderek yerini umursamazlığa,
bir yozlaşmaya bırakmış, Atatürkçü özlemlerin karşıtları serpilme olanağı
bulmuştur. Bunu, toplumumuzun eğitim ve öğretim kesiminde, güncel olaylar içinde bol
bol buluyor ve görüyoruz. Böyle bir ortamda yapılacak şey, herhalde kaynağına
dönerek güç tazelemek ve Atatürk'ün yaptıkları, söyledikleri dışında
Atatürkçü öğretiye kaynak tanımamaktır. Yazımızın ağırlık noktasını
Atatürk'ün görüşlerine bırakmanın ana nedeni budur. Ağacın "orman"ı
görmemize engel olmasına fırsat vermemeliyiz.
BİR "BARIŞ SAVAŞI"NIN ÖYKÜSÜ
İnsanoğlunun yaşam öyküsü diyebileceğimiz tarih, bir anlamda
"savaşmak" mastarına indirgenebilir. Bireysel düzeyde yaşamak için
sürdürülen savaşmak, toplumsal düzeye yönelince yaşatmak için başvurulan bir
eyleme dönüşür. Doğanın yanı sıra, bizim ona kattığımız toplumlar ve
devletler, savaş eyleminin tarafları olarak sahneye çıkarlar. Gerçek nedenleriyle
sözde nedenlerini her zaman kolaylıkla ayırdedemediğimiz savaşın bir
"araç" mı, yoksa bir "amaç" mı olduğunu kestirmek gerçekten
güçtür. Söylenebilecek şey, uygarlıkta ileri giden ulusların, savaşmak eylemini
barış uğrunda yapan ya da gösteren tutumlarıyla seçildikleridir. Ne var ki, dün
olduğu gibi bugün de, bireysel düzeyde olduğu gibi toplumsal düzeyde de savaşmak,
varlığımızın vazgeçilmez bir tözü olmuştur.
Savaşların en haklısının, yurdunu ve onurunu korumak için
"müstevli"lere karşı sürdürülen kurtuluş savaşları olduğu
kuşkusuzdur. İnsanoğlu, dilin olanaklarından, savaşla bağdaşmaz görünen
sözcükleri savaşla yan yana getirmek suretiyle yeni bireşimlere ulaşmasını
bilmiştir. "Barış savaşı" bunların en belirgini ve yaygını olsa
gerektir? Anadolu'da giriştiğimiz Kurtuluş Savaşı'nın İsviçre'deki bir uzantısı
olan Lozan Barış Savaşı bu açıdan çok anlamlıdır. 1943 yıllarının
"Başvekil"i "Milli Kurtuluş tarihi üç askeri, bir de siyasi zafer
üstüne kurulmuştur" derken, İnönü-Sakarya-Dumlupınar çizgisinden geçen
"Lozan Muahedesi"ni zincirin son halkası olarak sayıyordu.
Lozan Barış Savaşı, sözcüğün gerçek anlamında da barış için bir savaş
olmuştur. Antlaşmanın imzasından sona 1924'te dilimize çevrilen konferans
tutanaklarını 1933'te C. Bilsel'in "Lozan" adlı iki ciltlik yapıtı ve
1943'te de A.N. Karacan'ın "Lozan Konferansı ve İsmet Paşa" adlı
kitabının izlediği görülür. Konuyla doğrudan ilgili yayınların, olayın önemiyle
orantılı olmadığı kesinlikle söylenebilir. Bereket versin ki, Lozan
Antlaşması'nın 50. yılında Cumhuriyetimize dayanak olan bu tarihsel olay, Prof. Seha
L. Meray'ın 1973 yılında tamamlanan değerli çevirisiyle, "Ellinci Yıl"a
sunulan anlamlı bir armağan olmuştur.
Sayın Seha L. Meray'ın dilimize yeniden çevirdiği "Lozan Barış Konferansı,
Tutanaklar Belgeler" 8 kitap halinde 1969-1973 yıllarında yayınlanmıştır (45).
Kitaba yazdığı "Önsöz"de İsmet İnönü'nün belirttiği gibi,
"Birinci Cihan Harbi'nden kalan muahedelerin hiçbiri yaşamaz. Yalnız Lozan
Muahedesi ayaktadır... Lozan Muahedesi Türkiye için esaslı değerini ve uluslararası
münasebetlerde kılavuz olacak ilkeleri taşımakta devam etmektedir."
Prof. Seha L. Meray'ın açık anlatımı ve duru diliyle bize yeniden kazandırdığı
Tutanaklar ve Belgeler, bu tarihsel olayın resmi belgelerle ortaya konulan bir
öyküsüdür. Büyük emek ve sabırlarla gerçekleştirilen bu başarılı çeviriden
ötürü sayın Meray'ı ve eserin basımını gerçekleştiren Siyasal Bilgiler
Fakültesi'ni yürekten kutlamalıyız. Genç kuşaklar kadar olgunlar da bir
"barış savaşı"nı adım adım izlemek olanağını hazırlayan bu çeviriden
yararlanacaklardır.
Olayın resmi nitelikteki öyküsünü, Ali Naci Karacan'ın 1971 yılında ikinci
baskısı yapılan "Lozan" adlı kitabı, heyecanlı bir röportaj havasında,
tamamlamaktadır (46). "Bir çeşit hikâye, bir çeşit yazılı film"
biçiminde sunulan kitapta, olayımızda yer alan kişilerin başarılı portrelerini,
konferansın "hava"sını ve tutanakların arkasında kalan
"mutfak"ın düşündürücü, gülünç ve acıklı öykülerini buluyoruz. Bu
özellikleriyle, Karacan'ın kitabı, Meray'ın çevirisini bir anlamda tamamlıyor, bir
başka anlamda da özetliyor sayılabilir.
Karacan'ın kitabı hakkında en doğru yargıları, yeni baskıya İsmet İnönü'nün
yazdığı önsözde bulabiliriz: "...Karacan'ın eseri Lozan Konferansı hayatının
resmi yanı dışında milletlerarası geniş bir âlemin renkli yaşantısını da
verir... Karacan, ciddi bir görev adamı vasfıyla Lozan müzakeratını
değerlendirmiştir."
Öyle görünüyor ki, her savaş gibi, söz konusu ettiğimiz "barış
savaşı"nın da bir iç cephesi ve iç sorunları vardı. Bunların neler olduğunu,
ilkel bir düzeyde anlatılmış olarak, Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım"
adlı kitabının "Lozan Konferansı" başlıklı bölümünde (C.III,
s.959-1250) okuyoruz. Bir ruh hastasının açısından olayların nasıl
değerlendirildiğini anlamak için şu kadarını hatırlatmak yeter: "Her akşam
ertesi günkü içtimaların saat ve müzakere mevzuları umumi kâtiplik tarafından her
hey'et-i murahhasaya tebliğ ediliyor. Buna göre İsmet Paşa'nın komisyonda
söyleyeceği şeyleri müşavirlerle müzakere ediyoruz. Birkaç saat içinde mesele
tenevvür ediyor. Bir kâtibe 'Yaz' diyorum. Söylüyorum, yazıyor. Sonra bir defa da
okutuyorum. İlave ve tashihe ihtiyaç varsa yapıyorum. Hikmet Bey'e veriyorum. O da
Fransızca yazıp daktiloya veriyor, makineyle yazdırıyor. Bu, İsmet'e veriliyor.
İsmet bunu umumi celsede okuyor. İşte kendi nutuklarını İsmet kendisi hazırlayacak
yerde, onları da ben hazırlıyorum. Bu suretle zabıtnamelerde mevcut İsmet'in
söylediği nutukları hep ben yazmışımdır.''
Lord Curzon'un öncülüğünü ve sözcülüğünü yaptığı bir husumet dünyasına
karşı çetin bir savaşı yürüten İsmet İnönü, öyle görünüyor ki, kendi iç
cephesiyle de uyumlu bir çalışma içinde değildir. Barış savaşının da
çıkarcıları, işbirlikçileri, dönekleri ve kaytarıcıları vardır. İnsan
olayların özüne inince, bir avuç ülkücünün hangi koşullar altında bir savaşı
yürüttüğünü üzüntüyle izliyor ve kazanılan her şey gözünde biraz daha
yüceliyor. Kurtuluş Savaşı'ndan Lozan Barış Konferansı'na kadar!