"ATATÜRK'Ü
ANMAK" ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
I
Toplumların "büyük adam"lara, "kurtarıcı"lara, köklü
dönüşümlere yol açan "önder"lere borçlu olduğu saygı ve sevginin dile
getirilişinin çeşitli yolları vardır. Uygar toplumlar bu konularda da duygusallığa
çok yer vermeden ölçülü, biteviyelikten uzak, "kişi"den söz etme yerine
eylem ve düşünceyi inceleyip değerlendiren bir yöntemin izleyicisi olmuşlardır.
Buna karşılık, "büyük" evlâtlarını duygusallık içinde ve
"Muharrem Ayini" havasında gömüp anan toplumlar da vardır. Böylesi
toplumlarda "tören"in bitiminde ortada kalan bir inceleme, bir yapıt değil,
biraz gözyaşı ve hıçkırık, belki biraz da duygusal bir bilinçlenmedir. Uygarlık
ölçüsünde, "önder"lere karşı beslenen saygı ve sevginin dile
getirilişi, yüreği yakan köz küllendikçe ölüm ve doğum yıldönümlerinin
rastlaştığı yuvarlak sayılara kaymakta, "eser" öne geçerek
karşılaştırmalı ve tenkitçi bir değerlendirme önem kazanmaktadır.
Atatürk'ün ölümünü izleyen yıllar 1938'i daha gerilerde bıraktıkça bende
güç kazanan düşünce, Atatürk'ü anma törenlerini "biçimsellikten
kurtarma" gereği oldu. Kapılıp geldiğimiz uygulamanın Atatürk'e zarar vermeye
başladığını gördüğüm için bu konuyu Atatürk'e yürekten bağlı
ülküdaşların çevresi olan "Yeni Ufuklar"da ele almayı yerinde bulundum.
Böylece Atatürkçü düşüncenin bir gereğini yerine getirdiğim inancındayım.
Türk toplumunu "çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacını güden
Atatürk, büyük bir içtenlikle "naciz" vücudunun toprak olacağını, fakat
"Türk milleti"nin dünya durdukça yaşayacağını söylemişti. Onun temel
görüşleri bireysel açıdan tek bir ilkeye indirgenecek olursa bunun "aklı egemen
ve özgür kılmak" olduğu kuşkusuz ileri sürülebilir. Atatürk'e sevgi ve saygı
ile bağlı olan kuşaklara bugün düşen görev, akılcı bir tutumla Atatürk'ü
anmanın yararlı biçimini ortaya koymaktır. Alışılageleni sürdürmek ve bu konuda
bir tartışma açmayı sakıncalı bulmak, önce Atatürkçü düşüncenin özüne
karşı gelmek olur.
II
Bu "giriş"ten sonra gözlemlerimi ve önerilerimi şöyle özetleyebilirim:
Süregelen uygulama, ''On Kasım Atatürkçülüğü'' diyebileceğimiz ve 9'u 5 geçe
etrafında oluşan, bir yasak savma niteliği kazanan, cansız ve isteksiz bir tören olma
eğilimindedir. Yılın 364 günü ne düşünüp ne ettiği bilinenlerin Atatürk'ün
anısı karşısında giriştikleri gösteri kadar Atatürk'ün tinsel varlığını
rahatsız eden bir eylem düşünülemez.
10 Kasım'ları bir ''yas günü'' anlayışı içinde değerlendirme geleneği sürüp
gitmektedir. aslında, 10 Kasım'la başlayan bir haftayı ''Atatürk'e saygı''
anlayışında Cumhuriyetimizin kurucusuna bir hesap verme, özeleştiri çerçevesinde
değerlendirme gerekir.
Türk töresindeki yeri tartışmaya değer olan ''kara''larla her yanı donatmakla
kalmayıp insanları ''çift ahlaklı'' olmaya zorlayan eğlence-içki yasaklamalarıyla
sürdürülmek istenilen bir saygı gösterisi de Atatürk'ün gizlemesiz yaşantısına
aykırı düşmektedir.
Bir basmakalıplık, sadece tarihleri değiştirilmiş izlenimi veren konuşma ve
yazılar, Atatürkçülüğün özüne değil Atatürk'ün kaşına ve saçına yönelen
bakışlarla yaratılan yeni bir ''evliya'' tipi kadar Atatürk'e ve Atatürkçü
düşünceye kötülük edilemez. Böylece, ''bir'' kez ölmüş olan Atatürk ''bin'' kez
öldürülmüş olur.
Bugüne kadarki uygulamanın da gösterdiği gibi Türk düşüncesi, Atatürk'ü anma
ve Atatürk Devrimi'ni değerlendirme konularında her yıl ortaya yenilikler koyabilecek
bir güçte değildir. Aceleye getirilmiş, cılız ve kişisel çalışmaya dayalı
incelemeler yerine uzun süreli ve planlı küme çalışmalarına dayalı araştırma
olanaklarına ihtiyaç vardır.
III
Bu gözlemlerden yola çıkarak ileri sürebileceğim öneriler şunlardır:
1) Atatürk'ü anma toplantılarını 9'u 5 geçenin saygı duruşu olmaktan
çıkararak ''Atatürk Haftası'' niteliğinde ve araştırmaya dayalı toplantılara
dönüştürmekle kalmamalı, bu toplantıları 40, 50, 75, 100 gibi yıldönümlerinde
olağanüstü çalışmalarla beslenen bir toplantı haline getirmelidir. Söylemeye
lüzum yoktur ki, 9'u 5 geçe biçiminde bir uygulamanın tarihin ve dünyanın hiçbir
yerinde, Atatürk ölçüsünde ''büyük'' insanlar için de ''benzer''i yoktur.
2) Son yıllarda TRT'nin öncülük ettiği 10 Kasım programlarını normalleştirme
eğilimini, günlük yaşantıda herhangi bir değişiklik yaratma gereğini duymadan,
hayatımızın her alanında yaygınlaştırma yolu tutulmalıdır. Bunun açık anlamı,
eğlence yerleri ile içkili lokantaların da açık bulundurulması, gazete ve
dergilerdeki siyah başlık geleneğine son verilmesidir.
3) Giderek, 10 Kasım günü Anıtkabir ve yeni kuşakları eğitici toplantılar
dışında içtenlikten yoksun, törensel anma toplantısı yapılması geleneği de son
bulmalıdır. Devlet adına Ankara'da Anıtkabir'de yapılacak törene halkın da
dilediğince katılmasına imkân verilmelidir.
4) Atatürk ve Türk devrimleri konusunda yürütülmekte olan bölük pörçük,
çoğu kez birbirinden habersiz, dağınık çalışmalar bir ''merkez'' de toplanmalı,
bu konudaki araştırma ve incelemeleri özendirecek bir ödüllendirme düzeni
kurulmaladır. Devletin beş yılda bir açacağı uluslararası yarışmalarla ''Atatürk
Ödülü'' verilmesi çok yerinde olur. Böylece konunun evrenselliği korunup
sürdürülebilir.
5) Resmi ve özel kuruluşların, kişilerin giriştikleri belge ve kitap toplama
çalışmalarını da topluca bir yapıda araştırıcıların ve ilgililerin
yararlanmasına açık tutmak yerinde olur. Bu amaçla mümkünse Anıtkabir'de ya da
çevresinde bir ''Atatürk Akademisi''nin kurulması olanakları yaratılmalıdır. (*)
IV
Otuz iki yıllık bir uygulamadan sonra önerilerimden bazılarını
gerçekleştirmenin alışkanlıklarımıza aykırı düşeceğini biliyorum. Biçimsel
olandan kurtulmak kolay değildir. Ne var ki, duygusallık düzeyinde oluşan, Atatürk'e
yarar yerine zarar veren bu uygulama, 1938'i izleyen yakın yıllar için doğal sayılsa
da, her geçen gün anlamını yitirmektedir. Bugüne değin çoğunlukla ''gönül
gözü'' ile bakıp sevdiğimiz Atatürk'ü artık ''akıl gözü'' ile görüp saymak
zamanı çoktan gelmiştir. Fizik yapısını ve özelliklerini, kişisel yaşantısını
bir yana bırakarak ''Atatürk fenomeni''nin anlamı üzerine eğilmemiz gerekmektedir.
Bunun için de düşünce ve eylem planında Atatürkçü atılımın özüne inmek,
konuyu sadece bir tarih, olup bitmiş bir olaylar zinciri olarak ele almayıp Türkiye'nin
yaşayan gerçekleri ve gereksinmeleri açısından yeniden değerlendirmek ve
karanlığımıza ışık tutmak Atatürkçü kuşakların görevi olmalıdır.
''Tabu''ların her türlüsüne karşı çıkmış olan Mustafa Kemal Atatürk'ü ''tabu''
haline getirmek kadar ağır bir çelişmenin 1970'in uygarlık düzeyinde yeri yoktur,
olmamalıdır.
ATATÜRK'ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI
''Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir'' diyen
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı da, düşünce ve eylem planında kendini
göstererek Atatürk Devrimi dediğimiz ''bütün'' içindeki yerini alır. Makedonya
şehirlerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının izlerini taşıyan
milliyetçi duyguların Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Yeni Türkiye'nin kuruluşunda
gerçekçi düşünce ve eylemlere dönüşerek Kemalizmin dayanaklarından biri halini
aldığı görülür. CHP'nin ''Altı Ok''u arasında ikinci sırayı dolduran
''milliyetçilik'' ilkesi, giderek 1924 Anayasası'na da girerek devletimizin temel
niteliklerinden biri olur.
Wilson Prensipleri'nin yankılandığı 1919 Türkiye'sinde Mustafa Kemal Paşa,
olaylara tarihin gerçekçi açısından bakar: ''Tarih, vukuat, hadisat ve müşahedat
insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Ve
milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiili tecrübelere rağmen yine milliyet
hissinin öldürülmediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.'' Bu gerçekçi
gözlemden sonra 1920 yılında, ömrü boyunca düşünce ve eylem planında yürekten
bağlı kaldığını gördüğümüz bir açıklamada bulunur: ''Bize milliyetperver
derler. Fakat biz öyle milliyetperverleriz ki, bizimle teşriki mesai eden bütün
milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün milliyetlerinin icabatını
tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz herhalde hodbinane ve mağrurane bir
milliyetperverlik değildir.'' 1923 Martı'nda ABD Elçisi Bristol ile yaptığı
görüşmede konumuzla ilgili olarak söyledikleri, Makedonya izlenimlerinin yanı sıra
Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının tarihi açıklanmasını da ortaya
koymaktadır: ''Bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını
gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvam-ı muhtelife hep milli akidelere
sarılarak milliyet mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu,
onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca
anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladık ki,
kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.'' (19).
Anadolu ve Rumeli Müdafaa,i Hukuk Cemiyeti'ni ''Halk Fırkası''na dönüştürecek
olan 1923 seçimlerine "Dokuz Umde" ile giren Gazi Mustafa Kemal Paşa,
Cumhuriyet tarihimizin bu ilk seçim bildirgesinin birinci ''umde''sinde, ''Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir. Halkın kendi kendisini idare etmesi esastır. Milletin
gerçek ve tek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir'' diyordu (20). Bu
''umde''leri bir kitapçığında yorumlayan Ziya Gökalp'a göre, ''Eski
teşkilatımızda milletimizin adı bile ortadan kaldırılmıştı... Bugün yalnız
hususi surette lisanımıza, edebiyatımıza, milletimize (Türk) adını vermekle
kalmıyoruz, resmi ve kanuni bir surette, hatta devletimize, vatanımıza, hükümetimize
de (Türk) adını vermekteyiz. İşte, milli hâkimiyetimizin en bariz alameti budur''
(21). Gerçekten, bir ölüm-dirim savaşının eşiğinde ''devlet'' kurulurken,
''milliyetçi'' görüşün aydınlığında kendi adına da kavuşuyordu.
''Cumhuriyet Halk Fırkası'' 1931 Kongresi'nde, aralarında ''milliyetçilik'' de
bulunan ''Altı Umde''ye ilk olarak programında yer verdi. ''Cumhuriyet Halk Partisi''nin
1935 Kurultayı ise ''Altı Umde''nin anayasaya girmesini kararlaştırıyordu. Böylece,
5 Şubat 1937 tarihli anayasa değişikliği ile ''Altı Ok'' 1960'a kadar yürürlükte
kalacak olan 1924 Anayasası'nın 2. maddesi oldu: ''Türkiye devleti, cumhuriyetçi,
millilyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır.''
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, bir yandan topraklarımız gibi istilaya
uğramış ''Türk milletinin mazisi, medeni hüviyeti ve insanlık değerleri''ni yeniden
ortaya koymak, bir yandan da''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı
bir istikamet muhafaza etti. Biz dima Şark'tan Garbe yürüdük'' sözlerinde ifadesini
bulan çağdaş ''medeniyet ailesi'' içindeki yerimizi almak amaçlarına yönelmiştir.
Haklı olarak işaret edildiği gibi, ''Atatürk, kültürde milliyetçiliğin bir
cephesini teşkil eden Harf Devrimi'nden sonra Türk milletinin zaman içindeki medeni
oluşunu ve gelişmesini anlatacak olan tarih alanına dikkatini çevirdi'' (22). 3 Kasım
1928'de TBMM'de kabul edilen Türk alfabesi, felsefi bir terimle söylememiz gerekirse
Türk aydınlanmasının ilk belirtisi oldu. Bir yıl sonra okullardan Arapça ve Farsça
dersleri kaldırılıyor, 1930'larda ''encümen'' çalışmalarıyla başlayan Türk Tarih
Kurumu ve Türk Dil Kurumu, Türk aydınlanması içindeki yerlerini alıyordu. 1 Kasım
1936 tarihinde yaptığı Meclis'i açış konuşmasında Atatürk'ün, bu çalışmaları
nasıl değerlendirdiğini görüyoruz: ''Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun, her
gün yeni gerçek ufukları açan, ciddi ve sürekli çalışmalarını övgüyle anmak
isterim. Bu iki ulusal kurumun tarihimizin ve dilimizin karanlıkları içinde unutulmuş
derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunmaz bilimsel belgelerle
ortaya koydukça, bunların yalnız Türk ulusu için değil bütün bilim dünyası için
de, dikkatleri çeken ve uyanmayı sağlayan, kutsal bir ödev yapmakta olduklarını
güvenle söyleyebilirim'' (23).
Atatürk'ün düşünce ve eylem planında gerçekleştirdiği ''milliyetçilik''
anlayışı, bize kalırsa, CHP'nin programında açık-seçik ifade edilmiştir:
''Partimiz, Türk milletini, dil, kültür ülkü ve tarih birliği ile saadet ve felaket
ortaklığına inanmak, ortak yurt sevgisi taşımak gibi tabii ve ruhi bağlarla
birbirine bağlı yurttaşların kurduğu sosyal ve siyasal bir bütün olarak kabul eder.
Bu birliğin üzerinde kurulduğu kutlu vatan toprakları da hiçbir kayıt ve şart
altında ayrılık kabul etmez bir bütündür. Partimiz, milliyetçiliği, Türk
milletinin bütünlüğünü ve bunun dayandığı milli ruh ve milli şuuru yaşatmak ve
korumak manasına alır... Bizim milliyetçiliğimizin hiçbir millet için zarar verici
bir mahiyeti yoktur.'' (24).
Kemalizmin ideologlarından biri olan Tekin Alp, ''Kemalizmin esasını teşkil eden ve
onun dinamik unsuru olan Türk milliciliği'' konusunda dikkate değer bulduğumuz
işaretlerde bulunuyor. ona göre, başka ülkelerde milliciliğin ''en kuvvetli
muharriki'' olan mistikliğin Kemalist harekette yeri yoktur. Tekin Alp, Kemalist
milliciliği korunma içgüdüsüne dayandırmaktadır. ''Türk milliciliğine
karakteristik bir isim vermek'' gerekirse ona ''aksülâmel milliciliği'' (tepki
milliciliği) denmelidir (25). Yeni bir çalışmada da, ''Felsefi planda, Türk
Devrimi'nin temelinde sistemleştirilmiş bir pozitivizm mevcuttur'' (26) yargısına
varılırken, Tekin Alp'in üzerinde durduğu mistik olmama özelliğine yaygınlık
kazandırıldığını görüyoruz.
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı ''kültür milliyetçiliği'' olarak
nitelendirileblir. Başlıca özellikleri, ''mistik'' değil ''realist'', ''doğmatik''
değil ''rasyonalist'' oluşu ve ''irredentisme''e yer vermeyişidir. Öte yandan,
Atatürk öğretisinin temel taşı olan laiklikle bütünleşme halinde bulunduğu için
de, yaygın milliyetçilik anlayışına aykırı olarak ''din'' faktörü Atatürk
milliyetçiliğinin dışında bırakılmıştır. Ayrıca, ''ırk'' faktörü de bu
milliyetçilik anlayışının dışında kalmıştır. ''Hiçbir delil-i mantıkiye
istinat etmeyen birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin
terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz.'' (Ekim 1922) diyen Atatürk'ün
milliyetçilik anlayışı, ''geçmiş''e değil ''çağdaş'' olana ve ''gelecek''e
dönük bir milliyetçilik anlayışıdır. ''Sıvas Kongresi'' sonunda yayımlanan
''Umumi Kongre Beyannamesi''nin (Eylül 1919) 1. ve 4. maddelerinde sözü edilen
''anasır-ı İslâmiye''nin karşılıklı saygı ve fedakârlığa dayanan kardeşliği
ile ''aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bilcümle anasır-ı gayrimüslimenin
her türlü müsavat-ı hukukiyeleri'' (27) Atatürk milliyetçiliğinin değişmez
öğeleri olmuştur. Ne var ki, ''dil'' ve ''kültür'' birliği, uygulamanın da
gösterdiği gibi, arzu edilen fakat bütünüyle ulaşılamayan bir amaç olarak
kalmıştır.
ATATÜRK'Ü YAŞATMAK
Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 günü saat 9'u 5 geçe İstanbul'da,
Dolmabahçe Sarayı'nda ölmüştür. 1881 yılının hangi gününde Selanik'te
doğduğunu ise bilmiyoruz. 1881-1938 yıllarının sınırlandırdığı yaşantısı,
bir yandan toplumumuzun Tanzimat sonrası gereksinme ve isteklerini belli bir doğrultuda
yansıtırken, bir yandan da kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda
belirgin çizgileriyle sürüp gitmektedir. Bu anlamda Atatürk'ün yaşantısının,
tarih ve toplum açısından, 1881-1938 sınırlamasının öncesinde ve sonrasında var
olduğu söylenebilir. 1924 yılında ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket
devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz daima Şarktan Garbe yürüdük'' derken ''biz''
sözcüğüyle kendini olduğu kadar toplumumuzu da dile getirdiği kanısındayız.
Gerçekçi bir ''insan'' olan Gazi Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1926 günlü Hâkimiyet-i
Milliye'de yer alan demecinde insanın faniliği, toplumun sürekliliği kuralının
kendisi için de geçerli olduğunu şu sözleriyle açıklamıştı: ''Benim naçiz
vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyet'i ilelebet payidar
kalacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle medeniyet yolunda
tereddütsüz yürümeye devam edecektir.'' Öte yandan, ''büyük adam''ın doğuşunu
gerekirciliğe bağlayarak, benzer koşulların benzer sonuçları yaratacağı
görüşündedir. Konu bu açıdan ele alınınca ''bir'' değil ''iki'' Mustafa Kemal
vardır ve Atatürk daha 1921 yılında bu toplumbilim gerçeğini görerek dile
getirmiştir: ''İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben, fani Mustafa Kemal, öteki milletin
daima içinde yaşattığı Mustafa Kemal. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi tehlike
anında ben zuhur ettimse, beni bir Türk anası doğurmadı mı? Türk analar daha
Mustafa Kemal'ler doğurmayacaklar mı? Feyiz milletindir, benim değildir.'' (28). 1938
yılında ölen, yıllarca sonra Anıtkabir'e gömülen ve Ankara'nın bu anlamlı
tepesinde son uykusunu uyuyan, kuşkusuz, ''fani Mustafa Kemal''dir. ''Türk analar'' ve
''milletin feyzi'', toplumumuzun yaratıcı dayanakları olarak, dün olduğu gibi, bugün
ve yarın da var olmakta, toplumun gereksinmelerine karşılık vermekte devam
edeceklerdir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün konumuza aydınlık getiren, ilki 1922 ve ikincisi de 1929
yıllarında kamuoyuna açıklanan iki düşüncesini de hatırlamalıyız: ''Benim
müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur.'' Ve ikincisi: ''Beni görmek demek behemehal
yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve
hissediyorsanız bu kâfidir.'' Bu iki düşünce, öncekilerle birlikte ele alınırsa,
''Atatürk'ü Yaşatmak'' konusundaki bir ayrım zorunluluğu belirginlik kazanacaktır.
Bize kalırsa, bu ayrımı yapmadan bir düğümü çözmek ve konu karşısında
yeterince saygılı davranmak olanağı yoktur. ''Zübeyde'den doğma Mustafa'' ile
''Türk ulusunun bağrından doğan Mustafa Kemal Atatürk'' birbiriyle
karıştırıldıkça Atatürk'e ''yararlı'' olmak yerine ''zararlı'' olmak da
mümkündür. Toplumumuzun her bunalım döneminden çıkışında Atatürk'e sarılırken
''fani'' olanla ''düşüncede ve eylemde yaşayan''ı, zamanın akışı içindeki
durumların ve gelişmelerin gereksinmelerini de hesaba katmalıyız. Konumuza bu
anlayışla yaklaşınca aşağıdaki noktalar üzerinde durmamız gereklidir:
1) TBMM'de 23 Nisan 1970'te yapılan törende olduğu gibi, yoklama sırasında
''Mustafa Kemal Paşa'' diye bağırıp ''burada!'' diye yanıtlamak veya Atatürk'ün
uğradığı yurt köşelerinde yıldönümü günlerinde yapılan törenlerde
Atatürk'ün ''büst''ünü karşılayıp uğurlamak, kaş yapayım derken göz
çıkarmaktan başka bir şey değildir. Unutmamak gerekir ki, ''Atatürk'ü yakından
tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini
kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardı. Genç
kuşaklar için Atatürk, kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce
özelliklerine bağlı bir özenme konusudur.'' (29).
2) Atatürk'ü yaşatmanın doğru yolu, ''eser''ine sahip çıkmak ve onu
geliştirmekle bulunabilir. Böylece, ''Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak'' sorunu
karşımıza çıkar: ''Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık
savaşçılığı ise, öteki yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin
bütünlüğüdür... Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk
Devrimi'nin Bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır...
Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez; eksik kalan yanlarını tamamlamak
da gerekir. Atatürk'ü, tamamlamanın asıl anlamı Türk Devrimi'ne yeni katkılarda
bulunmaktır... Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir
toplum düzeni yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini
yitirerek kendi üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve
yaşama gücünü zayıflatır.'' (30).
3) Son ve çirkin bir örneğini Doktor Rıza Nur'un ''Hayat ve Hatıratım''
(İstanbul 1967-1968, dört cilt) adlı kitabında gördüğümüz karalamalar ve
saldırılar, ''Atatürk'e zarar vermek şöyle dursun, bazı kafalara haksızca kurulmuş
olan bir ''mythe'' in (Rıza Nur) tasfiyesine yarayacaktır... Tarihin büyük adamlarla
ilgili bölümlerinin bir papuçluğu andırması olağandır. Her büyük adamın yakın
çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde, onun pabucu bile olamayacaklara
rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk dönemi de bu kuralın içindedir.''
(31).
4) Atatürk'ü yaşatmak için yapma payandalara gerek yoktur. Atatürk, kendi
bütünlüğü içinde yaşama gücüne sahip olduğunu, bütün yozlaştırma ve bölme
çabalarına karşın, bugüne kadar göstermiştir. ''Atatürk ilkelerini saptamak''
gerekçesiyle onu dar kalıplara koymak, yoruma ve tartışmaya kapamak, Atatürk'ü hiç
sevmediği ''evliya'' derekesine indirmek olur. Bir ''Atatürk tabusu'' yaratmanın
gereği olmadığı gibi, Cumhuriyet Türkiye'sinde olanağı da yoktur.
5) Son olarak değinmek istediğimiz nokta, ''10 Kasım Atatürkçülüğü''
diyebileceğimiz uygulamanın yeniden düzenlenmesi gereğidir. ''Onun temel görüşleri
bireysel açıdan tek bir ilkeye indirgenecek olursa bunun aklı egemen ve özgür kılmak
olduğu kuşkusuz ileri sürülebilir. Atatürk'e sevgi ve saygı ile bağlı olan
kuşaklara bugün düşen görev, akılcı bir tutumla Atatürk'ü anmanın yararlı
biçimini ortaya koymaktır. Alışılageleni sürdürmek ve bu konuda bir tartışma
açmayı sakıncalı bulmak, önce Atatürkçü düşüncenin özüne karşı gelmek
olur.'' (32).
Görüldüğü gibi, mekân ve zamandaki kesişlerden yola çıkan bir hatırlama ve
anma geleneğinin yarattığı, içtenlikten ve içerikten uzak, fani Atatürk'e dönük
''yaşatma''lar yerine, Atatürkçü düşüncenin ve eylemin özüne inen onarmalar ve
katkılar, Atatürk'ü yaşatmanın biricik yoludur. Ölümünden bir yıl önce Türkiye
Büyük Millet Meclisi'ndeki "açış" konuşmasında söyledikleri, 1971
Türkiye'si için de bir "amaç" niteliğindedir:
"Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı
yükseltmektir.
Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli inkılâp yapmış olan
büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için
fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak,
türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir" (33).
Atatürk'ün sözünü ettiği "dinamik ideali" toplumumuzun gelişme
doğrultusunu gösteren bir pusula haline getirmedikçe, gösterişli törenler ve parlak
nutuklarla "Atatürk'ü Yaşatmak" bir avuntudan öteye gidemez.
İKİNCİ ATATÜRK
Başarısızlıklar, yılgınlıklar, sürekli bunalımlar toplumları
"kısa" yoldan "kesin" çözüm yolu bulma özlemine götürmüştür.
Antik sitelerde olduğu kadar çağdaş toplumlarda da gördüğümüz bu "büyük
adam kültü", çok insandan oluşan karmaşık yönetim biçimleri yerine tek
insandan meydana gelen bir karar organını yeğ tutar. "Diktatör" adı
verilen, bütün güçleri elinin altında toplayan tek insan, halk kitleleri için belli
koşulların yaratıp beslediği bir özlemdir. Bu özlemin gerçekleşmesi halinde bir
atılımın yurdu saracağı ve sarsacağı, toplum kaderinin hızla değişeceği,
kokuşmuşluktan temiz havaya varılacağı sanılır durur. Ne var ki, her diktatör
özleminin gerisinde aranan tek insan bulunsa bile, yaygaracı dövizlerin, büyük
bayındırlık çalışmalarının örtemeyeceği insan onuruna ilişkin temel sorunlar
vardır. "Kapalı kapı"lar ardında olup bitenlerin de kirli havası, gün
gelir, nefes almayı güçleştirir olur. Alkışlayan eller, düşünen başlara dayanak
olmakta gecikmez.
Konuyu toplumumuz açısından ele aldığımızda Ali Suavi Efendi'nin 3 Haziran 1868
günlü "Muhbir" gazetesinin (Sayı 37, sayfa 4) İngilizce "Özet"
bölümünde yer alan görüşleri dikkatimizi çeker. Üçe indirgediği Türkiye'deki
fikir akımlarını Ali Suavi Efendi İngiliz okuyucuları için şöyle özetlemektedir:
"I have reduced the parties into three: Ist party says: (Have a Constitutional
Assembly). 2 nd party says: (The appearance of a dictator, who could clear away at one
sweep, all internal and external obstacles...). 3rd party says: (The spread of education
will give birth to liberty, and liberty will give birth to a Constitution, and that will
give life to the empire-Educate)".(*)
Bu üç yoldan sonuncusunu "çok ideal" bulan Ali Suavi Efendi, 1868
yılında "Muhbir"de yayımladığı "Osmanlının Terakkisi" adlı
yazısında (Sayı 49, sayfa 2) konuyu yeniden ele almıştır: "Eğer denirse ki
(Meşveret'e hacet yok. Başta bir âkilin dudağı kımıldaması ile olabilecek işi
niçin kalabalığa düşürmeli?)
Evet, bu mümkündür. Fakat yapacak âkilin zekâ ve dehasını muaheze derecesinde
büyük olmak lazımdır. Haydi farzedelim ki, muaheze derecesinde dehalı bir zat bu işi
yapsın. Ya anın halefi ve halefinin halefi olacak zatların dehaları dahi o gibi
muaheze derecesinde olacağına kim kefil olacak?"
Ali Suavi Efendi'nin "Meşveret Meclisi" ile "Âkil diktatör"
arasında yaptığı kıyaslama ve düştüğü kuşku, ilk Osmanlı parlamentosu olan
"Meclis-i Meb'usan"dan günümüze değin zaman zaman tazelenmiştir.
Atatürk'ün ölümünden sonra ise, tek insana duyulan özlem, bize kalırsa yanlış
olarak, "İkinci Atatürk" biçiminde dile getirilir olmuştur. Bu düşüncenin
birinci yanlışı, oluşunu, özelliklerini ve dayanaklarını hesaba katmaksızın bir
"veri" olarak "diktatör" kabul ettikleri Mustafa Kemal Atatürk'ü
"yinelemek" düşüncesinde yatmaktadır. Halbuki Atatürk, 1935 yılında
kendisiyle konuşan Amerikalı gazeteci Gladis Baker'in "Niye diktatör diye
çağrılmaktan hoşlanmıyorsunuz" sorusunu şöyle yanıtlamıştı: "Ben
diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim arzu
edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket
etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine râmedendir. Ben kalpleri kırarak
değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim." (34).
Bu düşüncenin ikinci yanlışı, "biricik" olma niteliği taşıyan bir
tarih olayının, isterseniz eskilerin deyişiyle "Mustafa Kemal'in zuhuru"
diyelim, tekrarlanabileceği inancıdır. Büyük adamların ortaya çıkışı, belli
koşulların sonucudur. 1967 yılında bu sayfalarda yazdığımız gibi, "Büyük
adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş şey
değildir. Büyük adam, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde meydana
çıkar ve kendi kişiliği üzerinde yükselir. Atatürk'ün (Büyük adam kime derler)
sorusuna verdiği cevap, çevresindeki bazı insanları ve ölümünden sonraki bazı
olayları anlamamız bakımından ilgi çekicidir: (Bir adam ki büyük olmaktan bahseder,
benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti kurtarmak için evvela büyük adam olmak
lazımdır der ve bunun için bir de numune intihap eder, onun gibi olmayınca memleketin
kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam değildir)." (35).
"İkinci Atatürk" özleminin üçüncü yanlışı, gittikçe daha
karmaşık bir hale gelen devlet çarkının yönetiminde "halk" tercihlerinin
esas alındığı kadro hareketinin küçümsenmesidir. Dünün "Halka rağmen, halk
için" formülü günümüzde artık geçerli değildir. Mustafa Kemal paşa'nın
1923 yılında görüp söylediği bir gerçeği 1972 Türkiye'sinde duymamazlıktan
gelemeyiz: "Ben zannediyorum ki, efrad-ı umumiye-i milletin hiçbirinden fazla
yüksekliğe malik değilim. Bende fazla teşebbüs görüldüyse bu benden değil,
milletin muhassalasından çıkan bir teşebbüstür. Sizler olmasaydınız, sizlerin
vicdani temayülâtınız bana nokta-i istinat teşkil etmemiş olsaydı; bendeki
teşebbüsatın hiçbiri olamazdı." (36). Demokratik yönetimin özü olan
"milletin muhassalasından" doğma niteliği genel seçimlerin kazandırdığı
bir onaylamadır. "Halkla birlikte, halk için" formülünü geçerli kılan da
budur.
Görüldüğü gibi, akıl yoluyla temellendirilme olanağı bulunmayan, biraz da
dolaylı koşullandırmadan doğmuş görünen bu "özlem" bir
"özenti"den başka bir şey değildir. İnsanın kendisini bu
"özenti"ye kaptırıp "Atatürk nerdesin?" diye arananlara,
Atatürkçü değer sistemine ne denli bağlı olduklarını soracağı geliyor.
Karşıtlarının Atatürkçü görüntüye dört elle sarıldıkları ölümünün 34.
yılında Atatürk, bütün yozlaştırma çabalarına rağmen, yalnız bir
"tarih" olarak değil bir "yol açıcı" olarak da ağırlığını
duyurmakta devam etmektedir. "İkinci Atatürk" özentisine karşı çıkacak
ilk engel de onun tarihsel kişiliği olacaktır.
ATATÜRK VE ÜNİVERSİTE
Atatürk'ün düşünce ve eylem planında "üniversite" ile ilgili tutumu
araştırılacak olursa, bunun "Devlet Başkanı" niteliği kazanmasından sonra
ortaya çıktığı görülür. Bir "komutan" olmanın gerektirdiği eğitimden
sonra savaş alanlarında yaşamını sürdüren bir insan için bu doğaldır. Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin açılışı, Cumhuriyetin ilanı Başkumandanlıktan
Cumhurreisliğine dönüşümü gerçekleştirince, yeni bir "devlet"in kurucusu
olarak Mustafa Kemal Paşa, pek çok yurt sorunu gibi "üniversite" konusuyla da
ilgilenmiştir. Bu bakımdan, zaman sırası içinde üniversiteye ilişkin düşünce ve
eylemleri şöyle özetlenebilir:
c 1 Mart 1923 tarihli TBMM'yi açış konuşmasında, "Darülfünun, istiklâli
tabiîsi dahilinde serbest mesleklere verdiği istikameti, gittikçe daha mükemmel bir
hale isal edecek vesaiti maneviyeye maliktir" diyordu.
c 1 Mart 1924 tarihli açış konuşmasında söyledikleri, bugünün diliyle,
şöyledir: "Üniversiteye ve gelişmelerine ve yüksek bir üniversitenin, ulusun
genel eğitiminde ve uygarlık alanındaki ilerlemesinde yaptığı kesin etkilere,
özellikle dikkatinizi çekerim. Türkiye'nin milli eğitim siyasetini, her basamağında,
tam bir açıklıkla ve hiçbir duraksamaya yer vermeyen bir aydınlıkla belirtmek ve
uygulamak gerekir" (37).
c 3 Mart 1924 ve 1925 tarihlerinde "İstanbul Darülfünunu Emini"ne
çektiği cevap telgraflarından ilkinde, "Memleketimizde demokrasi ve cumhuriyet
umdelerinin mutlak ve kat'î surette tatbiki ve memleketimizin tarihi ilim ve medeniyette
layık olduğu mertebei refiaya isal hususunda Darülfünunumuzun kanaat ve kudreti
ilmiyeye müstenit türlü ve şuurlu fiiliyat ve irşadatının daima en kıymetli ve
müsmir âmil olduğunu" ifade eder (38).
c 5 Kasım 1925 tarihinde ise, bugünkü Ankara Hukuk Fakültesi'nin temelini teşkil
eden "Leylî Hukuk Mektebi"nin açılışında yaptığı konuşmada, dikkate
değer konulara ilişerek, 1972 Türkiye'sinden bazı devlet adamlarının nedense
"devrim"e itibar etmeyerek "inkılâp" dedikleri olgunun tanımını
yapar: "Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin vehleten ima ettiği
ihtilâl manasından başka, ondan daha vâsi bir tahavvülü ifade etmektedir".
Aynı konuşmada, açılışını yaptığı öğretim kurumunun amacını da belirtir:
"Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esasatı hukukiyeyi temelinden
hal'etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esasatı hukukiye ile elifbasından tahsile
başlayacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesatı açıyoruz"
(39).
c "İstanbul Darülfünunu'nun İlgasına ve Maarif Vekâletince Yeni Bir
Üniversite Kurulmasına Dair Kanun" gereğince 1 Ağustos 1933 tarihinde
"İstanbul Üniversitesi"nin kurulmasından sonra, 1 Kasım 1933'teki TBMM'yi
açış konuşmasında şunları söyleyecektir: "Üniversitemizin kuruluşuna
verdiğimiz önemi belirtmek isterim. Yarım tedbirlerin kısır olduğunda kuşkum
yoktur. Bütün işlerimizde olduğu gibi, millî eğitimde ve kurulan üniversitede de
köklü tedbirlerle yürümek, kesin kararımızdır" (40).
c 1 Kasım 1936'daki açış konuşması, yeni bir üniversitenin kurulması dileğini
getirir: "Yüksek öğrenim için, Ankara Üniversitesi'ni kurmak yolunda, Tıp
Fakültesi'ne de başlayarak yeni ve en zor adımın atılmasını dilerim" (41).
Kuruluş kanunu 1937 yılında hazırlanan "Ankara Tıp Fakültesi"nin
açılması, araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, ancak 1945 yılında
gerçekleştirilecektir.
c Meclis'te yaptığı son konuşma olan 1 Kasım 1937 tarihli açış konuşmasında
ise üniversiteler konusundaki son direktifini vermiştir: "...yurdu şimdilik üç
büyük kültür bölgesi olarak ele alıp, Batı bölgesi için İstanbul
Üniversitesi'nde başlanmış olan reform programını daha etkili bir biçimde
uygulayarak, cumhuriyete gerçekten çağcıl bir üniversite kazandırmak; merkez
bölgesi için Ankara Üniversitesi'ni kısa süre içinde kurmak gerekir. Ve Doğu
bölgesi için Van Gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her daldan
ilkokullarıyla ve sonuç olarak üniversitesiyle yepyeni bir kültür şehri yaratmak
yolunda, şimdiden işe girişilmelidir" (42).
Daha önce kuruluşuna işaret ettiğimiz kurumlara ek olarak, sonraki yıllarda
büyük gelişmeler gösterecek olan "Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü 1933,
"Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi" 1935 ve İstanbul Üniversitesi'ne
bağlı "İktisat Fakültesi" de 1936 yıllarında, başka bir deyişle Atatürk
döneminde kurulmuşlardır.
"Yurdun büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik
elemanları yetiştirmek, yurt sorunlarının dayandığı temel düşünceleri anlayacak,
anlatacak, kuşaktan kuşağa yaşatacak insan ve kurumları yaratmak" çerçevesi
içinde üniversitelere de büyük görevler düştüğünü söyleyen Atatürk,
günümüzde de bu konuya aydınlık getirmektedir. Zaten Atatürk'ü "canlı"
tutan, güncel sorunlarımıza kadar uzanan aydınlatıcı elidir.
Atatürk döneminin ilgi çekici olaylarından biri de 1933'te gerçekleştirilen
"Üniversite reformu" olmuştur. Aradan 40 yıl geçtikten sonra bugün de,
bazı çevreleri kişisel çıkarlarına alet etmek için, Atatürkçü düşünceyi
"tasfiye" amacına yönelen bir "Üniversite reformu"nu işleyenler
eksik değildir. Bu sebeple, 1933 reformunu doğuran "sebepler"i hatırlatmakta
yarar vardır. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in öne sürdüğü gerekçe,
laboratuvar çalışmalarıyla ilgili 7., yayınla ilgili 8. ve Haydarpaşa Tıp
Fakültesi'nin nakliyle ilgili ve günümüzde anlamını yitirmiş 11. maddeler bir yana,
şu önemli konulara dayanıyordu:
"1- Darülfünunun fakülte ve müesseseleri arasında ilmi mesai teşrikini temin
edecek bir irtibat bulunmaması,
2- Bazı fakültelerin münhasıran tedrisat ile alakadar olarak bir meslek mektebi
vaziyetinde kalmaları,
3- Tedris heyetinin, ekseriyet itibarıyla, kendisini yalnız muayyen saatlerdeki
derslerden mesul sayarak ilmi tetkik ve taharrilerden uzak kalması,
4- Talebe ile tedris heyeti arasındaki münasebetin dershane hududu dahilinde kalarak,
bunun haricinde talebenin her türlü rehberlikten uzak, kendi başına kalması,
5- Tedrisatın gene ekseriyet itibarıyla müderrisin takririne inhisar etmesi,
talebenin öğrenme mesuliyetinin de muayyen bir kitabın sayfaları veya müderrisin
takririnde tutulan notlar dahilinde kalması,
6- Seminerlerin ekseriyetle, lâfzı murat bir halde kalması,
9- Ekseri müderris ve muallimlerin, harici iş ve alakalarının çokluğu yüzünden
Darülfünundaki vazifelerini ikinci derecede sayacak kadar müesseseye ilişiklerini
azaltmaları,
10- Darülfünun tedrisatının memleketin hayat ve faaliyetleriyle temasını
kaybederek nazarî bir tecerrüt halinde kalması,
12- Bir kısım müderris ve muallimlerin yıllardan beri Darülfünunda
çalıştıkları halde ortaya henüz ilmi kıymeti haiz belli başlı bir eser
çıkaramamaları,
13- Basit bir tecrübenin bile tez olarak kabul edilmesi ve bu yüzden şahsi tetkik ve
telifin hiçe indirilmesi,
14- Aynı fakülte dahilindeki müderris ve muallimler arasında bile mesut ve semereli
bir fikir ve ideal birliği, ilmi mesai teşriki yerine zıddiyet ve münaferetler hüküm
sürmesi,
15- Eminlik, reislik, divan azalıkları gibi vaziyetlerin, sadece bazı müderrisler
arasında ihtiras ve hased doğuran birer mansıp ve makam halini alması,
16- Darülfünun muhtariyetinin yalnız mevki ve makam ihtirasları kaynaştıran menfi
bir amil derekesine inmesi" (43).
Yukarıdaki maddeleri günümüzün Türkçesine çevirecek olursanız, ülkemizde
yapılacak gerçek bir üniversite reformunun dayandırılması gereken gerekçeleri de
bulmuş olursunuz. Ne var ki, Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'in bir
benzerini, arasanız da, kolay kolay bulamazsınız. Bunun içindir ki, üniversite
sorunları karşısındaki ''vukuf''uyla tanınan bir meslektaşımızın kaygısını,
uyarıcı niteliği nedeniyle anmakta yarar görüyoruz: ''Günümüzün ortamından
yararlanabileceklerini sananlarca üniversite ''reformu'' üniversiteyi ''rayına oturtma
kaygısı'', bir türlü sönmeyen eski kinlerin, bağnaz siyasal değerlendirmelerin,
üniversite içi ve dışı kıskançlıkların, kişisel çatışma ve çekişmelerin de
besleyebileceği bir boşanışla, ya da bir ölçüde doğru fakat abartılmış
gözlemlerle yön değiştirerek bir yörüngeye sokulursa, yalnız dünkü, yalnız
bugünkü üniversitelerimizden hınç almakla kalınamayacağını da bilmemiz gerekir.
aynı zamanda, gelecek yıllar için de, ülkemizde ''üniversite'' kavramının
hırpalanmış, gözden düşürülmüş, ışık kaynaklarının kısılmış
olacağını şimdiden görmeliyiz.'' (44).
Adını taşıyan ''üniversite''den yükselen falsolu sesler, Atatürk'ün özgür
ruhunu, ölümünün 34. yılında, tedirgin etmiş olmalıdır