SUNUŞ
Elinizdeki kitap, 1953 yılından bu yana Atatürk ve Cumhuriyet Türkiye'si üzerine
yazıp yayımladığım makalelerle yanıtları, bunlara eklediğim belgesel yazıları
kapsamaktadır. Güncel olaylarla bağlantılarını korumak için makaleleri ve
yanıtları kendi aralarında sıraya koydum, yayım yerlerini de sonda belirttim. Yirmi
yılı aşan bir sürede kamuoyuna iletilen bu yazıları, dil ve düşünce bakımından
bir değişiklik yapmaksızın, şimdi de topluca sunuyorum.
Kitabın adı olan "Atatürk'ü Anlamak ve Tamamlamak", topluca okuyucu
karşısına çıkma olanağı bulan yazıların odak noktasıdır. Bu
"derleme"nin tümü okunduğu zaman görüleceği gibi Atatürk'ü Anlamak,
Atatürkçü düşünceyi canlı tutmanın ilk basamağı, Atatürk'ü Tamamlamak ise
Atatürkçü eylemi geliştirmenin ilk koşuludur. Düşünce-eylem bütünlüğü içinde
ele alınıp değerlendirilmedikçe, Atatürk'ün yüklendiği "mission"un
ulusal ve evrensel tarih sahnesindeki yeri açıklıkla belirlenemez.
Geniş sayılacak bir zaman aralığı içinde yayımlanmış olan bu yazılarda
öncekilerden yapılmış bazı alıntılar görülecektir. Okurlarca bu durum, bir
yinelemeden çok bir vurgulama olarak değerlendirilmelidir. Yazarın hangi düşüncelere
ağırlık verdiği böylece ortaya konulmuş olmaktadır.
Ulusal planda olduğu kadar evrensel planda da uyandırdığı saygı süregelen Gazi
Mustafa Kemal Paşa, 1934'ten bu yana da Atatürk adı, Türkiye Cumhuriyeti ile iç
içedir. "Türk Devrimi" adı verilen tarihsel olay, Atatürk'ün önderliğinde
ulusça başarılan ve gerçekleştirilen bir "kurtuluş"lar dizisidir.
Cumhuriyet'in 52. yıldönümünde, onun kurucusu ve ilk Devlet Başkanı Mustafa Kemal
Atatürk'ün aziz anısına sunulan bu yazı demetinin yapıcı düşüncelere ortam
hazırlaması en içten dileğimdir.
Levent, Ekim 1975
C.O. TÜTENGİL
BİRİNCİ BÖLÜM
DENEMELER VE İNCELEMELER
KURTARICI ATATÜRK
Büyük insan, fani hayatın ötesinde yaşamakta devam edendir.
Ölümünün 14. yılında beni en çok duygulandıran olay, Atatürk'ün izinde
olmaktan gururla bahseden General Necib'in milletimize mesajı oldu. Ustaoğlu gibilerin
de gözünden kaçmamış olmasını dilediğim bu mesajında Mısır devlet adamı,
Atatürk'ün bütün hür milletler için bir önder, bir kahraman olduğunu belirterek
diyor ki:
"Atatürk'ün yarattığı büyük eser ve inkılâpların tesiri yalnız
Türkiye'de kendisini göstermekle kalmamış, aynı zamanda bütün hür milletlerde ve
bilhassa Mısır üzerinde derin akisler bırakmıştır. Bugünkü Mısır, Atatürk'ün
izi üzerinde yürümekte ve her Mısırlı Atatürk'ü hürriyet ve kahramanlık lideri
olarak kabul etmektedir. Atatürk ölmemiştir. Atatürk'ün ruhu, her Türkün ve
hürriyetsever her insanın kalbinde yaşamaktadır."
Vatanları uğrunda seve seve ölüme atılan Tunuslu hürriyetseverlerin üzerlerinde
bulunan Atatürk resimleri kalpte yaşatılan insanı göstermiyor mu?
Atatürk'ün mağdur milletlerin başında kurtarıcı olarak her görünüşü, onun
adeta yeniden doğuşu gibidir. Asya, Atatürk'ün şahsında kurtarıcısını
selamlamıştı; daha başka isimler altında, Asya yahut Afrika onu selamlamakta devam
edecektir.
ATATÜRK VE DOĞU ÜNİVERSİTESİ
Van Gölü kıyılarında bir üniversite kurulmasının Atatürk'ün özlemleri
arasında yer aldığını biliyoruz. 1937 yılındaki Büyük Millet Meclisi açış
konuşmasında bu özlemini dile getirmişti. Ölümünden önceki son konuşmasında da
dileğini tekrarladığını görürüz. Atatürk'ün fikir dünyasını belirten
özellikler arasında kültüre verilen yer başta gelir. Çağdaş medeniyetlere
yetişebilmek için müspet ilim kaynağı ile beslenen fikri ve sanatı geliştirmek,
korumak ve yaratma şartlarını hazırlamak onun için belli başlı devlet
hizmetlerinden biri idi. Türk kültürünü ortaya çıkarmak, yapmak ve yaymak bir
yandan kültürümüzün doğuşunu ve gelişmesini bize öğretecek tarihe onu çekerken,
bir yandan da kültürümüzün gelişmesinde büyük yeri olacak Türk dilinin arınması
meselesini onun için önemli meseleler katına çıkarıyordu. İstanbul
Darülfünunu'ndan İstanbul Üniversitesi'ne geçiş, altında "Hayatta en hakiki
mürşit ilimdir" sözleri parlayan yeni bir üniversitenin doğuşuna önayak olma
nice kültür çalışmaları arasında üniversitelere Atatürk'ün verdiği önemi
belirtmeye yeter. Bugünlerde kapılarını Erzurum'da açan "Atatürk
Üniversitesi" yine hızını Atatürk'ten alan büyük bir kültür adımı
olmaktadır. Gerçekleştirilmesi bir hayli geç kalmış bu isteğin sağlam temeller
üzerinde yükselmesini sağlayarak yitirilen zamanın birazını olsun kazanmaya
bakmalıyız.
Doğu Anadolu'da bir üniversite açılması fikri, işin başından beri her çevrede
büyük ilgiyle karşılanmıştır. Fakat açılacak üniversitenin yeri, Doğu ve
Güneydoğu Anadolu'daki bütün şehirler tarafından istenmekte olduğu için, kolay
kolay tespit edilememiştir. Atatürk'ün yeni üniversitenin yerini kesinliğe yakın bir
şekilde belirtmesine rağmen bu üniversite, Atatürk'ün adını alarak Erzurum'da
hizmete girmektedir. Daha önce yeni üniversitenin yerini seçmek için kurulmuş bulunan
üniversiteler arası bir kurulun, çeşitli yönlerden yapmış bulunduğu incelemelere
göre Elazığ-Van kesimini Erzurum ve Diyarbakır'a tercih ettiğini biliyoruz. Konuya
yakın ilgi duyanlar, "Doğu Üniversitesi Hakkında Rapor" (İstanbul 1952)
adlı kitaba başvurabilirler.
Lüzumuna inandığımız Doğu Ünversitesi'nin yeri konusunda bir tartışma kapısı
açmak belki artık lüzumsuzdur. Umarız ki bizim bilemediğimiz birtakım haklı ve
yerinde sebepler Erzurum'un seçilmesinde ağır basmış bulunsun. Fakat yine de
hatırlatılmasında fayda gördüğümüz bir görüş üzerinde durmak için vakit
geçmiş değildir. Yeni üniversite Doğu'nun kalkınmasında bir faktör olarak ele
alındığına göre Doğu Anadolu'daki elverişli bütün şehirleri üniversitenin
nimetinden birlikte faydalandırmak yolların en doğrusu olurdu. Üniversitenin yeri
meselesinin basınımızı düşündürdüğü günlerde fikrimizi şu satırlarla ortaya
koymuştuk: "Bize göre düşünülmekte olan üniversite, fakülteleri ve
enstitüleri ile Doğu'nun bütün şehirlerinde parça parça kurulmalıdır. Böyle bir
hareket noktası, her şehrin özelliklerini ilk planda göz önünde bulunduracak canlı
meselelere yönelen, yaraya merhem olan, ihtiyaçlara cevap veren ilmi üniversitenin
gayesi haline getirecektir. Bu zihniyet ve kuruluşla Doğu'da yer alacak bir üniversite
kalkınmaya hizmet eder; aksi halde gösterişli binalarda can veren bir göstermelik
meydana getirilmiş olur."
Diyarbakır'da yayımlanan Çizgi dergisinin 1 Nisan 1953 günlü 5. sayısından
aldığım düşüncelere bugün de katılıyorum. Üniversite fikrinin mahiyeti icabı
bir bütünlük demek olduğu belki de hatırlatılmak istenecektir. Başka yerlerdeki
örnekleri bir yana, bizim özel şartlarımızın, ilimden medet uman ve cevap bekleyen
meselelerimizin bizi aynı şehirlerde kurulacak fakültelere, araştırma merkezlerine
götürmekte olduğu bir gerçektir. Kars'ın, Van'ın, Elazığ'ın, Diyarbakır'ın ve
belki de öteki şehirlerin Erzurum'la birlikte üniversitenin nimetlerinden
faydalanmasını yürekten dilerim. Erzurum'da atılmakta olan ilk adım, bu dileğin
gerçekleşmesi imkânını da birlikte getirmektedir.
Atatürk'ü yitirdiğimiz 1938 yılından bu yana belki de ilk defa anma törenlerinin
en büyüğünü onun büyük adını taşıyan üniversiteyi Erzurum'da açarken yapmış
oluyoruz. Atatürk'ün beylik sözleri, birbiri ile bağdaşmaz davranışlara, üstü
kapalı hücumlara reva gördüğümüz aziz hatırası bu adımla biraz olsun umduğuna
yaklaşıyor. Kendisini sevmenin, yolunda yürümenin, izini bulmanın umudunu diriltiyor.
Atatürk Üniversitesi'ni, kuruluşunu gerektiren ödevleri gerçekleştirmek yanında,
taşıdığı adın kendisine yüklediği bir ödevin de beklemekte olduğunu sanıyorum.
Bu ödev, adını taşıyan üniversitenin çatısı altında Atatürk'ün ve eserinin
bilimsel anlayışla incelenmesidir: Bir yandan Atatürk ve devrimle ilgili yayınları,
vesikaları toplamak, tez konularını Atatürk'e ayırmak ilk adım olabilir. 1919
yılında toplanan Erzurum Kongresi'nin ruhu ile ruhlanacak bir üniversiteden bu konuda
çok şeyler beklemek hepimizin hakkıdır.
ATATÜRK'Ü ANLAMAK VE TAMAMLAMAK
''Siyasi cidallerin çoğu basittir. Fakat içtimai mesai her vakit için müsmirdir.
bizim münevverlerimiz buna çalışmalı. Neden Anadolu'ya gelip uğraşmazlar? Neden
milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Memleketi gezmeli, milleti tanımalı,
eksiği nedir görüp göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa lafla muhabbet fayda
vermez.''
MUSTAFA KEMAL
(Ekim 1919)
''Varlık Yılığı 1964'' için ''Ölümünün bu yirmi beşinci yıldönümünde,
Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine çıkabilmemiz için bize çizdiği yolun
neresindeyiz. Büyük önderin dilekleri sizce gerçekleşmiş midir. Gerçekleşmediği
kanısındaysınız bunun nedenleri neler ve sorumluları kimlerdir'' sorularını şöyle
cevaplandırmıştık:
''Çağdaş uygarlık düzeyine çıkan yolun neresinde olduğumuzu söylemek
güçtür. Çağdaş uygarlık düzeyinde olan toplumlarla olmayan toplumlar arasında
yapılacak kıyaslamalarda ele alınacak ölçülere göre değişik sonuçlara varmak
mümkündür. Biçim benzerlikleri ve aynı kelimeleri özdeş kurumlar için kullanmakta
olduğumuz sanısı objektif bir kıyaslamayı yetesiye güçleştirmektedir. Dünyada
olup bitenlere sırtını çevirerek kendi kendisini tekrara yönelen toplumumuz için,
gerçek dışı zorlamalar olumlu bir sonuç vermeyince, kurtuluşu (bile bile lades)
lerde aramak eğilimi güç kazanmaktadır, denebilir.
Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamamış olan toplumumuz, Atatürk'ü
tamamlamak için zorunlu olan hamleyi elbette gösteremez. Sorumlulara gelince; yanlış
Atatürk yorumcuları ile Atatürk goygoycularının, Atatürk'e karşıt olanlardan daha
çok bu sorumlulukta payı olduğunu sanmaktayım.'' (1).
Atatürk'ü anlamak, Atatürkçü akımın temeline inmeyi zorunlu kılar. Bu temel
nedir? Atatürk, ''İstiklâl-i tam, bizim bugün, deruhte ettiğimiz vazifenin ruhu
aslisidir'' derken Atatürkçülüğün üzerine bina edildiği temeli dile getirir ve
''istiklâli tammımızın temini ve idamesi'' için ''siyasi, mali, iktisadi, adli,
askeri, harsi ve ilah...'' alanlarda bağımsızlığımızı gerekli sayar. Ona göre,
bunların herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, bütününden mahrumiyet demektir.
Görüldüğü gibi Atatürk bir ''Bağımsızlık Savaşçısı''dır. Sadece söz
konusu ettiği alanlarda bağımsızlık savaşçılığı etmekle kalmaz, daha da
önemlisi düşüncenin bağımsızlığını şart koşar. Aklın üzerinde sulta kuran
hurafelere, inanışlara ve kurumlara karşı oluşu sebepsiz değildir.
Atatürk'ü anlamanın bir yanı onun bağımsızlık savaşçılığı ise öteki
yanı da gerçekleştirdiği devrimlerin bütünlüğüdür. En büyük eseriniz
hangisidir? sorusuna verdiği şu cevapta bu düşünce açık ve seçik olarak ifade
edilmiştir:
''Benim yaptığım işler biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir.''
Toplum olarak Atatürk'ü anlamak basamağına henüz ulaşamadığımızı söylerken
''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin bütünlüğü'' anlayışında açılan
gediklere işaret etmek istemiştik. Bu gedikler Atatürk'ü tamamlamak meselesini ortaya
çıkarmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrası düzeyine yeniden ulaşmak için Atatürk'ü
tamamlamanın yanı sıra, Türk Devrimi'nin gerçekleştiremediği hedeflere ulaşabilmek
için de Atatürk'ü tamamlamak söz konusudur.
.
Atatürk'ü tamamlamanın ilk anlamı ''istiklâl-i tam'' ve ''Türk Devrimi'nin
bütünlüğü'' anlayışında açılan gedikleri kapatmaktır. Bu davranış
Atatürkçülüğe yeni bir şey katmayacak, onu eski düzeyine kavuşturacaktır. Yeni
bir ''Kuvay-ı Milliye ruhu''na muhtaç olduğumuzu ileri sürenler bunu söylemek
istiyorlar. Atatürkçülüğü eski düzeyine ulaştırmak yetmez, eksik kalan
yanlarını tamamlamak da gerekir. Atatürk'ü tamamlamanın asıl anlamı Türk
Devrimi'ne yeni katkılarda bulunmaktır.
''Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur'' diyen Atatürk kendi eksiklerini
dile getirmekten de çekinmez. Konuşmalarından birinde, ''Ben çok içtimaiyat ile
meşgul olmadım'' der. İktisadi meseleler karşısındaki durumunun da aynı olması
olağandır. Müstesna bir sezişle ortaya koyduğu bazı meselelerin gerçeklik
kazanamamış olması çevresinin ve o günkü Türkiye koşullarının da bir sonucu
olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, ''Biz daha çok hatveler atmak
mecburiyetindeyiz.''
Türk Devrimi'nin ilkelerinden biri olan devrimcilik, katılaşmış bir toplum düzeni
yerine yeni oluşlara açık bir anlayışı zorunlu kılar. Dinamizmini yetirerek kendi
üzerine kapanmak Atatürkçülüğü donmuş kalıplar haline getirir ve yaşama
gücünü zayıflatır. Batılı bir toplum olmak ve halkın mutluluğunu daha ileri bir
düzeye çıkarmak, değişen dünya koşulları içinde, Atatürk'ün sürekli bir
ülküsü idi. Bu ülküye bel bağlayan genç kuşaklar ve düşüncede genç kalanlar
için Atatürk'ü tamamlamamın yolu daima açıktır. ''Bugüne kadar istihsal
eylediğimiz muvaffakiyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır.
Yoksa terakki ve medeniyete henüz isal etmiş değildir. Bize ve ahfadımıza vazife bu
yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir.'' (Ağustos 1923) (*)
.
''Sen ölmedin'' edebiyatı ile Atatürkçülüğe ve Türk milletine yararlı
olunamaz. Atatürk'e yapılacak kötülüklerin en büyüğü onu bir evliya haline
getirmektir. Basmakalıp, şekilci ve çıkarcı Atatürk sevgisi artık yerini
gerçekçi, tenkitçi ve tamamlayıcı çalışmalara bırakmalıdır. Atatürk
sömürücülüğüne bir son verilmelidir. Yazımızın başına aldığımız
cümlelerinin son ikisindeki ''millet'' kelimesi yerine ''Atatürk'' kelimesini koyarak
bir daha okumalı ve düşünmeliyiz.
Şurasını unutmamalıyız ki, Türk milletinin hayatında Atatürk bir fasıl değil,
yeni bir başlangıçtır. Onun öncülük ettiği eser eksiksiz olmadığı gibi
tamamlanmış da değildir. Genç kuşakları bekleyen en önenli görev bu
''başlangıç''ı sürdürmektir.
ATATÜRK VE ''MAZLUM MİLLETLER''
Atatürk'ün konuşmalarında ''mazlum milletler'' sözünün ilk kullanılışı 3
Ocak 1922'de, Ukrayna Cumhuriyeti Olağanüstü Temsilcisi General Frunse'nin
şölenindedir. Birinci Dünya Savaşı'nın bütün insanlığın düşüncesinde önemli
izlenimler bıraktığını ve Afrikalıları savaş içinde yakından tanıdığını
belirttikten sonra Mustafa Kemal Paşa şunları söyler: ''Müstevliler ve onların
mütecaviz orduları kendilerini hiç bir vakit tazyikten hali kalmadı. Fakat bu tazyik
ne kadar kuvvetli olursa olsun bu büyük fikir hareketine karşı duramayacaklardır.
İnsanlığa müteveccih fikir hareketi ergeç muvaffak olacaktır. Bütün mazlum
milletler zalimleri bir gün mahv ve nâbut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve
mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar
olacaktır.'' (2).
Aynı yılın 7 Temmuzu'nda yaptığı bir başka konuşmasında Türkiye'nin
giriştiği Kurtuluş Savaşı'nın evrensel anlamına değinirken de dedikleri
şunlardır: ''Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı
belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim
bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün
Şark'ın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan
Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Türkiye şimdiye kadar mevcut
tarih kitaplarının icabatını değil, tarihin hakiki icabatını takip edecektir.''
(3).
Afrika ve Asya uluslarının Türkiye'nin açtığı çığırdan mutlaka
geçeceklerine yürekten inanan Atatürk, daha 1933 Martı'nda, uzak görüşlülüğün
ve çağdaş dünya anlayışının en değerli belgeleri arasında sayılması gereken
şu konuşmayı yapmıştı: ''Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam,
uzaktan, bütün Şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklâl ve
hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu,
şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün
güçlüklere ve bütün mânilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen
istikbale ulaşacaklardır.
Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler
arasında hiç bir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği
çağı hâkim olacaktır.'' (4).
Atatürk'ün 21 Haziran 1935'te Gladys Baker'e verdiği demeci, bugün de dünya
sorunlarının çözümünde göz önünde bulundurulması gereken genel bir ilke olarak
nitelememiz gerekir: ''Eğer devamlı sulh isteniyorsa insan kitlelerinin vaziyetlerini
iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın heyet-i umumiyesinin
refahı, açlık ve tazyikin yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset,
açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.'' (5).
Atatürk'ün ''mazlum milletler'' kelimeleriyle dile getirdiği tarihsel gerçek,
günümüzde yaygınlıkla ''az gelişmiş ülkeler'' veya ''üçüncü dünya'' gibi
terimlerle anlatılmaya çalışılan büyük dünya sorununun göbek adıdır. Böylece
Atatürk, eylemde olduğu kadar düşüncede de bir çığır açıcı olarak dünya
sahnesine çıkmaktadır.
Gerek sağlığında, gerek ölümünden sonra yapılan yayınlarda Atatürk'ün tarihe
yön veren büyük ıslahatçılar, devlet kurucuları ve şeflerle
karşılaştırıldığı görülür. Saint Etienne, Gustave Wase, Büyük Pierre (Deli
Petro) ve Lenin onunla birlikte en çok anılan adlar arasındadır. (6) Yakın tarihin,
hayatları dramatik biçimde sona eren iki şefinden biri kendisi için ''Milano
Ankara'sının Mustafa Kemal'i'' derken Hitler de ''Onun ilk talebesi Mussolini, ikinci
talebesi de benim'' der (7). Öte yandan, Asya'da ve Afrika'da ulusal kurtuluş
savaşlarını başarıya ulaştıran devletadamlarından bazılarının da Atatürk'ün
etkisi altında kaldıkları bilinmektedir. 1963 yılında Pandit Nehru ''Kemal Paşa,
gençlik günlerimde, benim kahramanımdı... O, Doğu'da modern çağın
yapıcılarından biridir. Onun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam
ediyorum'' diyordu. (8) Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiba ise 1965 yılında şunları
söylemiştir: ''Sakarya Savaşı, Sakarya zaferi yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası
olmuştur. O zamanlar kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber
edemez miyim, onun ruhuna bu kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası
aşılayamaz mıyım?'' (9)
Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Yapılan karşılaştırmaların doğru
yanlarının yanı sıra yakıştırma yanları da bulunabilir. Fakat bütün benzetme ve
etkilenmelerde ulusal bağımsızlık, onur içinde yaşama ve bir toplumun
alınyazısını değiştirme iradesi gibi ortaklaşa yanlar vardır. Cezayir'in
özgürlüğü için savaşanların ceplerinde ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin
resimleri'' ne rastlandığını herkes bilir (10). Daha dünkü Pakistan - Hindistan
çatışmasında adı geçen ''Kemal Atatürk Taburu'' (11) benzeri olayların en
yenisidir, ama sanırım sonuncusu değildir.
Türk Devrimi'ni, Fransız Devrimi kadar önemli ve etkili sayanlar vardır.
Gerçekten, başta Müslüman ülkeler olmak üzere Asya ve Afrika ulusları siyasal
bağımsızlıklarını elde edebilmek için savaşmak ve toplumu yenileştirmek
zorunluluğunu geniş ölçüde Türklerden öğrenmişlerdir. Türkiye'nin savaşımı
(mücadelesi) onlar için bir özlem olduğu denli bir umut ve inanç kaynağı da
olmuştur. Ne var ki iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmeyen siyasal
bağımsızlıkların amaca ulaştıramayacağı çok geçmeden anlaşılmış, bu da yeni
bunalımların, arayış ve artışların konusu olmakta gecikmemiştir. Yeni
sömürgecilik adı verilen bu bağımlılık biçiminde askerlerin ve silahların yerini
kültürel yakınlaşma, çıkar uyuşması ve dayanışma biçimine sokulmuş ''şekerli
haplar'' almıştır. Bunun içindir ki az gelişmiş ülkeler iki başlı bir kurtuluş
savaşının içindedirler.
Atatürk'ün ölümü üzerine bir Çin gazetesinde yer alan şu satırların aradan
geçen 27 yılla daha da güçlenen gözlemi çok yerindedir: ''Onun sayesindedir ki,
Çin'den Tuna havzasına kadar bütün milletler, aynı idealin etrafında kardeşçesine
birleşmişlerdir. Bu ideal şudur: Hürriyeti ve milli istiklali emperyalistlere ve
ecnebi müstevlilere karşı her ne pahasına olursa olsun müdafaa etmek ve asri bir
devlet vücuda getirmeye çalışmak. Büyük ölü, bu iki işin birincisini tamamıyla
ve ikincisini de kısmen yapmıştır.'' (12)
Bizim de katıldığımız bu görüş günümüz Türkiye'sinin Atatürk'ü anlamak ve
tamamlamak sorunu ile karşı karşıya getirmiştir (13). Çeşitli bakımlardan az
gelişmiş ülkeler arasında bulunan Türkiye'nin, Asya ve Afrika uluslarını etkileyen
şahlanışına karşın, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmesi için çözümlemesi
gereken güçlükleri vardır. Güçlüklerin çözüm yolu ''gerçek Atatürk''ten
geçmekte ve en güzel anlatımını onun şu sözlerinde bulmaktadır: ''Bundan sonra pek
mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve
ilim zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar istihsal ettiği muzafferiyetler
memleketimizi halâs-ı hakikiye sevketmiş sayılmaz. Bu zaferler ancak müstakbel
zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Muzafferiyat-ı askeriyemizle
mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.'' (13a)
Türkiye'nin bunalımlardan kurtulması, başarıya ulaştırdığı Kurtuluş
Savaşı'nı yeni bilim ve iktisat utkularıyla sürdürmesine bağlıdır. Mazlum
milletlere umut ışığı olan Türkiye'nin kendisini geride bırakanlardan yol yordam
öğrenmesi kadar incitici ne olabilir? Atatürk'ü anlamaya ve tamamlamaya bakmalıyız.
(*)
''Az gelişmiş ülkeler topluluğunu anlatmak için kullanılan ''Üçüncü Dünya''
kelimesinin yaygınlık kazanması gerçi 1955 yılında toplanan ''Bandoeng
Konferansı''na bağlanabilir. Fakat, sömürgecilik dönemini geride bırakarak ''milli
uyanış'' basamağına ulaşan ya da ''müstevli''leri ülkelerinden atmak için silaha
sarılan ''Üçüncü Dünya''yı nitelemek için çok önceleri kullanılan ''mazlum
milletler'' terimi Mustafa Kemal'e aittir. Bunun içindir ki günümüzde sık sık
kullanılan az gelişmiş ülkeler teriminin göbek adı Atatürk tarafından
konulmuştur, diyoruz.
Atatürk Türkiye'sinin ''Üçüncü Dünya'' ile ilişkileri kötü bir dönemden de
geçmiştir. Son yıllardaki yeni belirtilere rağmen bu kötü dönemin izlerinin tamamen
silindiğini söylemek maalesef mümkün değildir. Cezayir'in özgürlüğü için can
verenlerin koynundan ''Kurtuluş Savaşı Mustafa Kemal'inin resimleri'' çıkarken
Birleşmiş Milletler'deki Türk delegasyonu oyunu ''mazlum milletler'' aleyhine
kullanmakta idi. Bu tutumun yankıları kadar tahribatı da büyük olmuştur. az
gelişmiş ülkeler açısından Türkiye'nin önderliği bugün tartışma konusudur.
Atatürk'ün özlemi gerçekleşmiş, gün nasıl ağarıyorsa ''mazlum milletler'' de
uyanmışlardır, özgürlüklerini kazanmaktadırlar. Ne var ki, iktisadi
bağımsızlıkla perçinlenmeyen kurtuluş savaşlarının amaca ulaştıramayacağı
çok geçmeden anlaşılmıştır. ''Üçüncü Dünya'' şimdi de ''yeni sömürgecilik''
(14) karşısında verdiği savaşların içindedir.''
ATATÜRK'ÜN ÇİLESİ
Atatürk Cumhuriyet Türkiye'sinin bir simgesi olmuştur. Bunun içindir ki Atatürk'e
yöneltilen saldırılar dolaylı olarak Cumhuriyet Türkiye'sine, onun temel ilkelerine
karşıdır. Yeni Türk Devleti'nin kurucusunu yakışıksız kötülemelere karşı
korumak amacını güden ''Atatürk Kanunu'' da esasında bir kişiyi değil Cumhuriyet
Türkiye'sini esirgemek istemektedir. Atatürk ile Cumhuriyet Türkiyesi arasındaki
özdeşlik devam ettiği sürece bu yalnız olağan değil zorunludur da. Çünkü bir
yandan Cumhuriyet kök salıp bilinçlere yerleşirken bir yandan da eski dönemin
özlemcileri bir karşı-devrim çizgisi üzerinde buluşmaktadırlar.
Söz konusu ettiğimiz özdeşlik bazı sakıncaları da birlikte getirmektedir. Haklı
olarak yakındığımız, bir aşırı uçtan ötekine herkesin ''Atatürkçü''
geçinmesi bu yüzdendir. Böylece, bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılan
''Biçimsel Atatürkçülük'' ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, Atatürk'ün
kişiliğine ve görüşlerine bir dokunulmazlık, bir ''tabu'' havası getirmeye
çalışanlar Kemalizmi dar kalıplara hapsedip Atatürk'ü de bir ''evliya'' haline
sokmaktadırlar. Öze inmeyen tek bir davranış ya da tümceden yola çıkan yorumlar o
kadar değişik ve karşıt Atatürk'lere varmıştır ki ''Gerçek Atatürk''ü bulmak
bir hayli güçleşmiştir. Atatürk'ün yaşamı ve Türk Devrim Tarihi'nin taktik
gereği izlediği doğrultular, onayalım ki, temele inmeyip yüzeyde dolaşanlara bazı
ipuçları vermektedir.
Atatürk, kişiliği ve devrimleri ile bir bütündür. Doğrusunu söylemek gerekirse
ayrı ayrı devrimler değil, birbirini tamamlayan tek bir ''devrim'' vardır.
Koşulların, belli bir amaca ulaşmanın zorunlu kıldığı eylem ve düşünce
ayarlamalarının dışında izlenen tek bir yön olmuştur. Atatürk bunu şu kelimelerle
dile getirir: ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet
muhafaza etti. Biz daima Şark'tan Garb'e yürüdük.'' Bu sözlerin de açıklıkla
ortaya koyduğu gibi Atatürk Devrimi yüzyıllardır süre gelen bir oluşun, tarihle
hesaplaşmanın kazandığı biçimdir, kesin bir ''durum alış''tır.
Uzak geçmişi bir yana bırakıp yaşadığımız günlere bakacak olursak Atatürk
Devrimi konusunda ikili bir uyanışın belirginlik kazandığını görürüz. Bu ikili
uyanış, olumsuz ve olumlu iki yüzü ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Her ikisinin
ortaklaşa yanı, zaman içindeki bir birikimin eylem alanına çıkacak kadar
bilinçlenmiş ve güçlenmiş olmasıdır. Uyanışlardan ilki, Cumhuriyet ile başlayan
''tortu''ların çok partili hayatta biçim ve güç kazanarak ulaştığı Nurculuk
aşamasıdır. Gerçek Müslümanlığa dönüş parolası arkasında Şeriata dayanan
devleti, bağnazlığı ve Atatürk düşmanlığını savunan Nurculuk, iç ve dış
desteklerle yığınlara kök salan bir akım olmuştur. Saldırılarının baş hedefini
''deccal'' diye nitelendirdiği Atatürk ve Türk devrimi teşkil etmektedir. Bu akımın
yanı sıra ''yarı aydın''ların ve ''kötü politikacı''ların Atatürk'ün ve
devrimin bütünlüğüne uzanan bölücü yorumlarını görmekteyiz. Bunlara göre
''Mustafa Kemal'' ve ''Atatürk'' birbirine karşıttırlar. Mustafa Kemal'e sığınarak
Atatürk'ün kuyusunu kazmaktadırlar. Devrim konusunda ise parçalayıcı bir tutumla
tasniflere girişmekte, ''tutmuş'', ''tutmamış'' gibi ayırımlar yapmaktadıdrlar.
İkinci uyanış, Atatürk'ü eserleri ve fikirleri ile tanıyan gençlikten
gelmektedir. Geniş bir açıdan bugünden düne doğru Atatürk'e baktıkları zaman
ülkücü gözlerinde Atatürk daha da yücelmekte, benzer koşullar içinde kesin
davranışı ve büyük devlet adamı nitelikleri gençleri adeta büyülemektedir.
Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik
görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay
yolunu bulmuşlardı. Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç ve göz öğelerine
değil, eylem ve düşünce özelliklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun
önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir
sorumluluk anlayışıyla bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini
yapmaktadırlar.
1966 Türkiyesi Atatürk'ün çilesine yeni bir çizgi getirmiştir. Adalet yılını
açış konuşmasını Nurculuğun tehlikelerine dikkati çektikten sonra Atatürk'ün
"Bursa Nutku" ile bitirmesi Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in üzerine
yıldırımlar çekmiştir. Bazı gençlik kuruluşlarının "Bursa Nutku"nu
yayması ise bir kovuşturmanın konusu olmuştur. Bu vesile ile yargılanan gençler
değil Atatürk'ün kendisi olmaktadır. "Bornova Savcısı"na göre "Bursa
Nutku'nun el yazısı ile yazılmış müsveddeleri veya fotokopisi bulunmadıkça"
Atatürk'e ait olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Bize kalırsa, bu konuda üzerinde durulması gereken Atatürk'ün yargılanması
değil, bu yargılanmanın niçin 1966 yılına rastladığıdır. Bilindiği gibi
"Bursa Nutku" yeni bir konu olmayıp 1949 yılından bu yana siyasa
çatışmaları içinde zaman zaman ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün Bursa
konuşmasının ana teması ise Cumhuriyet'e kasteden davranışlar karşısında
gençliğin, ilgililerin işe el atmasını beklemeden olaya karışması, güç
kullanarak Cumhuriyet'i savunmasıdır.
"Bursa Nutku"nu sorguya çeken "savcı"nın 1966 yılını seçmiş
olması sebepsiz olmasa gerektir. Gelecek yılların doruğundan geriye bakarak 1966
üzerinde durunca bu seçimin bir rastlantı ötesinde bağlandığı nedenleri açık ve
seçik olarak görebileceğiz. Şimdiden insanın zihninde böylesine bir soru
canlanmaktadır: Bin dokuz yüzlerin bilmem hangi yılında ülkemizin koşulları
Atatürk'ün aşağıdaki sözlerini "savcı"lardan biri için soruşturma
konusu yaparsa durum ne olacaktır? "El yazısı" ya da "fotokopi"
istenmesi halinde Türk Tarih Kurumu ya da Türk Devrim Tarihi Enstitüsü yetkilileri
Atatürk'ü savunmaya hazır mıdırlar? Ellerindeki belgeleri titizlikle korumaları
için "Bursa Nutku" ile eşanlamlı olan tümcelere ilgilerini çekmekle
yetinelim. Atatürk diyor ki: "Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak
üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet
içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin
siyasi emelleriyle tevhidedebilirler. Millet fakrü zaruret içinde harap ve bitap
düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen;
Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!"
Çeşitli bakımlardan Atatürk'ü kemirenlerin yanında bir gerçek, bütün
görkemiyle karşımıza çıkıyor. Geçen zaman Atatürk'ü eskiteceğine gözlerimizde
daha da büyütmektedir. Buna bakarak, gelecek kuşakların onu daha iyi
değerlendireceklerine ve anlayacaklarına inanıyorum. Atatürk'ün çilesi dediğimiz
şeyler bizim çilemizdir. O, görevini yapmış insanların iç huzuru ile bizi
gözetliyor. Sorumluluğunu duyan ve bilen evlatlarının Türkiye'nin devrim
bayrağını, canları pahasına da olsa elden bırakmayacaklarına inanıyor. Atatürk
Türkiye'sinin yörüngesini değiştirmeyi tasarlayanlar ateşle oynadıklarını
bilmelidirler.
ATATÜRK'ÜN PABUCU
Büyük adamlığa özenti duyanların gerçekten büyük adam olduğu görülmüş
şey değildir. Büyük adamlar, tarihi koşulların yarattığı bir ortam içinde
meydana çıkar ve kendi kişiliği üzerinde yükselir. Atatürk'ün "Büyük adam
kime derler?" sorusuna verdiği cevap, çevresindeki bazı insanları ve ölümünden
sonraki bazı olayları anlamamız bakımından ilgi çekicidir: "Bir adam ki büyük
olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki milleti kurtarmak için evvelâ
büyük adam olmak lâzımdır der ve bunun için bir de nümune intihap eder, onun gibi
olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur, bu adam değildir." (15).
Halbuki yakın geçmişimizde Atatürk örneği etrafında oluşan büyük adam kopyaları
eksik değildir. Ancak küçük adamların büyük adam kopyası olabileceği ise su
götürmez. Bunun içindir ki dünyanın hiçbir yerinde büyük adam uşaklığından
"büyük adam"lığa yükselenler yoktur.
Yakın arkadaşlarından biri, ölümünün birinci yıldönümünde Cemal Gürsel'in
kişiliğini anlatırken önemli bir noktaya parmak basmıştır: "Merhum Gürsel'i
en fazla kızdıran şey, yalan ve riya ile methedilmesi idi... Bir gün, kendisini
Atatürk'e benzeten birisine sertçe dönerek (Bırakın, ben onun pabucu bile olamam)
demişti." (16). Dilimizdeki "ayağının pabucu olamamak" deyimini
kullanan Cemal Gürsel, alçak gönüllülük payı bir yana, yalın bir gerçeği dile
getirirken Atatürk'ün pabucu bile olamayacakların tafrasını, özentilerini
düşünmüş olmalıydı. Türkiye'de tanıklık ettiği iç çekişmelerin ve sosyal
çalkantıların gerisinde belirgin iki çizginin ortaya çıktığını elbette
görmüştü. Bir yanda "pabucu dama atılmak" istenen bir Atatürk vardı. Öte
yanda ise, oy-sandık-millet teraneleriyle gürültü koparanlara karşı "pabuç
bırakmamak" azminde olanlar bulunuyordu. Hangi biçim altında sürdürülürse
sürdürülsün temeldeki çatışmanın Atatürk devrimleri ile karşı-devrimciler
arasında geçtiğine şüphe yoktu.
Bana kalırsa, Atatürk'ün etkisi, ölümünün onu bizden ayırdığı mesafe
çoğaldıkça bilinç kazanmakta, Bağımsızlık Savaşı ile onu izleyen devrimlerin
özüne inilmektedir. Bir yazımda da işaret ettiğim gibi, "Atatürk'ü yakından
tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini
kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardır."
Halbuki Atatürk'ün sofrasında oturmamış ve onu sadece "akıl gözü" ile
görmüş olanlar Atatürk'e daha yakın olmanın yörüngesindedirler: "Genç
kuşaklar için Atatürk kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce
özgürlüklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun önderliğinde nereden nereye
geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk anlayışıyla
bilmektedirler. Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar." (17). Söylemeye
lüzum yoktur ki Türkçede "özenti" ve "özenme" kelimeleri
arasında ince bir anlam farkı vardır.
"Benim müstesna olduğuma dair bir kanun yoktur" diyen Mustafa Kemal
Paşa'nın ölümünden 29 yıl sonra yayımlanan bir kitapta adının "......"
ile geçiştirildiğini gördük. Böylece devekuşu durumuna düşenler ellerindeki
silahın geriye tepeceğini bilmelidirler. Sözü edilen kitap Doktor Rıza Nur'un
"Hayat ve Hatıratım" adlı eserinin ilk cildidir.
Türk kamuoyuna ilk defa tarafımızdan tanıtılan dört yazma eserden biri olan
"Hayat ve Hatıratım"ı okuyuculara sunanlar, bizim "Dr. Rıza Nur
Üzerine" (Ankara 1965, 79 sayfa) adlı kitabımızı öne sürerek şunları
yazmaktadırlar: "Bu kitapta Rıza Nur'un, Mustafa Kemal aleyhindeki beyanlarından
birçokları, orjinallerinin klişeleriyle birlikte yer almış bulunmaktadır. Mes'ut bir
hâdise olarak kaydedilmelidir ki, bu kitap hakkında hiçbir resmi muamele
yapılmamıştır." (18). Adı geçen kitap hakkında "hiçbir resmi
muamele" yapılmadığı doğrudur, fakat bu kitapta "Mustafa Kemal aleyhindeki
beyanlara" yer verildiği doğru değildir. "Hayat ve Hatıratım" adlı
kitaptan alınan ve elimizin altında bulunan fotokopiler, yayınlanması suç teşkil
edeceği için, kitabımıza konulmamıştır. Şimdiden haber verelim ki "mes'ut bir
hâdise" paravanası arkasına gizlenerek Rıza Nur'un Mustafa Kemal aleyhindeki
beyanlarını yayımlamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Yasalardan önce ahlâk
kuralları bunu engeller "Naşir"e birinci cildin 177. sayfasında "Buradan
müstehcen birkaç sayfa çıkarılmıştır" notunu yazdıran Rıza Nur'un hayat
hikâyesindeki çarpıklıklardır.
Yayımlanan birinci cildin özellikle 83, 84, 93, 135, 174, 177 ve 180-181.
sayfalarına göz atacak olanlar kendi yazdıkları ile Rıza Nur'un kişiliğini
yakından tanımak fırsatını bulacaklardır. Zaten bütünü ile bir
"hatırat"tan çok "itiraflar"ı andıran bu kitap Atatürk'e zarar
vermek şöyle dursun bazı kafalara haksızca kurulmuş olan bir "mythe"in
tasfiyesine yarayacaktır. Bu sebeple Doktor Rıza Nur'u yakından tanımak isteyenler bu
kitabı okumalıdırlar. O zaman "Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini
al" gibisine, "Hayatına ve kişiliğine bak, hatıralarını değerlendir"
yargısına varacaklardır.
Tarihin büyük adamlarla ilgili bölümlerinin bir pabuçluğu andırması
olağandır. Her büyük adamın yakın çevresinde, özellikle de bunalım dönemlerinde,
onun pabucu bile olamayacaklara rastlanır. Türkiye tarihinin Mustafa Kemal Atatürk
dönemi de bu kuralın içindedir.